KAAN VOLKAN

AY SURAT


       Bildiğim en güzel kadındı. Sonradan sarıya boyanmış saçları ve geniş omuzlu ufak tefek vücuduyla... Orta Asyalı atalarından almış olduğunu tahmin ettiğim yüz hatları vardı. Şişman denemezdi. Biraz toplu olabilirdi ancak, rahmetli anneannemden kalma bir tanımla, olsa olsa ay suratlı denecek kadardı fazlası bana kalırsa.
       Her gün neler olup bittiğini anlatıyordu bana. Gözlerime bakarak ve cevap beklemeden. Olan bitenlerden etkilendiğini seziyordum. Açmıyordu kendisini ötesinde. Terbiyesizlik edip sormaya cüret etsem, herhalde cevap alamazdım. Onu görmeyi ve duymayı seviyordum sadece.
       Bir şey istediği yoktu benden. Beklentilerinden ya da umutlarından da bahsetmezdi. Sakindi çok zaman. Hiç kavga etmemiştik mesela bir ölçüt olacaksa.
       Onunlayken genellikle ikinci kadehimi içiyor olurdum. Fazla yaklaşmamaya özen göstererek içki kokum rahatsız etmesin diye sessizce dinlerdim bir kaç adım öteden.
       Her zaman son derece itinalı giyinirdi. Hiç makyajsız görmemiştim. Bana verdiği değere mukabele edebilmek için ben de olabildiğince şık giyinmeye özen gösterirdim. Onun da beni traşsız gördüğünü hiç zannetmiyorum.
       Ciddiydi. Ben de belli bir ağırlığı muhafaza etmek kaygısıyla sorulmadan konuşmaktan çekinirdim. Hiç bir şey sormamıştı. Ben de hiç cevap vermemiştim.
       Bütün ciddiyetine rağmen, gözlerinin ardında bir çocuğun muzipliği ve bir kadının doymak bilmeyen tutkuları olduğunu seziyordum. Romantik olabileceği kadar gerçekçi de olabilecek bir yapısı vardı hissedebildiğim kadarıyla. Yerli yersiz konuşarak çekiniyordum kızdırmaktan dolayısıyla...
       Telaffuz etmemiş olsa da biliyordum beni sevdiğini... Konuşmadan varılmış bir mutabakat neticesinde, ortalıkla görünmediğinden, ailesiyle geçirdiğinden emin olduğum Pazar günleri hariç her öğleden sonra, hem de tam saatinde konuşuyordu benimle.
       Benim içki kadehlerinde yitmeme sebep olarak arada bir kaybolsa da dönüyor ve kaldığı yerden anlatmaya devam ediyordu. Onu dinlemeye doyamıyordum. Bir kaç saat sonra, yine o esrarlı dünyasına dönüyor ve ertesi güne kadar görünmüyordu.
       Meraktan çıldırmama rağmen sormuyordum nerede olduğunu, kararlıydım sorularla onu bunaltmamaya. Sonumuz, önceki ilişkilerime, olmamışlardı aslında, olsalardı muhtemelen benim aşırı kıskançlığımdan biterlerdi, dönmesin diye susuyordum.
       Hem hayatımdaki en saygın insana nasıl böyle bir kabalık yapabilirdim? İlkel bir herif zihniyetiyle, nerede olduğunu sorgulayabilirdim. Benimleyken, sadece bana aitti ve bu yetmeliydi. Gitmesine rağmen döndüğüne göre sadakatini sorgulamak zorbalık olurdu.
       Bir bakıma gitmesi de iyi oluyordu. Tahlil etmesi zor ama ya o gideceğinden ya da miyadım dolduğundan, gitme saatine yakın ben hafiften çakırkeyif oluyordum. Aklım çıkıyordu o gitmeden bir terbiyesizlik yaparım ya da babama yakalanırım endişesiyle.
       Tanrıya şükür böyle bir densizlik yapmadım hiç, babam da gelmedi o varken. Her onurlu erkeğin yapması gerektiği gibi, haysiyet çerçevesinde gitmesini bekleyip öyle daldım uykuya.
       Utanıyorum ama çok şiir yazdım ardından. Bir kısmı geldiği için teşekkür eden, bir bölümü ertesi gün yüzünü esirgememesi için yakaran şiirler. Yazdıklarımı karşısında temize çekiyordum ama ne yaptığımı sormadı hiç. Benim ona gösterdiğim saygıyı o da bana gösteriyordu. Keşke sorsaydı neyle uğraştığımı çekingenliğini yenip ve ben de okuyabilseydim yüzüm kızararak yazdıklarımı.
       Sormadı. Okuyamadım.
       Kibarlığımın esaretindeki, çekingenliğinin zerafetindeki suskunluğumuz her ne kadar bizi ilişkimizi daha ileri taşımaktan alıkoysa da ben de, o da mutluyduk. Kapıya gelen hizmetçi değildi o yaptıklarıma kusur bulan, hareket tarzımı eleştiren.
       Her Pazartesi sabahı gelen, giyinmeme mani olarak geç kalmama sebep olacağını farketmeyen beyaz gömlekli, yaşlı şahıs da değildi. Babamın sürekli üzerine basarak önemini vurguladığı bir iyi aile kızıydı. Boşuna bağırmıştı babam onca yıl, bulmuştum işte birini... Torunları olacaktı sonunda.
       Bağırtılar. Küfürlerle karışık edepsiz çığlıklar. Koskoca evin her yanında yankılanan kahır belalardan uzaktı o. Sesi her zaman ölçülü bir sadelik taşıyordu. Asla küfretmiyordu.
       Aslında gizliden gizliye dua etmiyor da değildim daha erken gelebilmesi için. Herhalde onun da benim gibi bir ev yaşantısı vardı ve odasının kapısını sadece öğleden sonraları açıyorlardı. Olsun açıyorlardı. Benim kapım hiç açık kalmıyordu.
       Hizmetçi, yaşlı beyaz önlüklü şahıs ve babamdan başka ziyaretçim de olmuyordu. Mutluydum yine de. Öğleden sonraları o geliyordu. Tam saatinde. Ne yazık ne erken, ne de daha geç...
       Düşündükçe gelmek için yalnız kalmamı beklediğini düşünür oldum. Karışık oluyordu sabahları odam. Dağınık oluyordu. Pis kokuyordu. Gizliden gizliye sabahları erken gelmediği için mutlu oluyordum, geceleri kalmadığına mutlu olduğum gibi...
       Geceleri de babam geliyordu, ağzı benden beter kokarak ve asla bir hanımefendinin yanında sarfedilmemesi gereken, yakası açılmadık küfürler ediyordu. Sadece öğleden sonraları yalnız kalabiliyordum ve sadece öğleden sonraları gelebiyordu. Mutluyduk.
       Bir gün babam bizi yakalayana dek... İnanılması güç ama o konuşurken babam girdi içeri. Gitmesini söyledim. Kürfettti. Susmasını söyledim. Devam etti. Kendimi kaybetmişim.
       Uyandığımda o yoktu. Babam da... Odamda da değildim. Lacivert elbiseli adamlar bağırarak bir şeyler soruyorlardı. Gelmeyecekti artık biliyordum. Babamın davranışlarını gördükten sonra asla gelmezdi...
       "İyi günler, onbeş haber bülteniyle karşınızdayız. Ben spikeriniz..."