METİN ÖRCAN

ÖCÜ


       Koşarak içeri girmişti arkadaşım. Montunu bile çıkarmadan elindeki CD'yi kutusundan çıkarıp bir şeylere geç kalma teleşıyla VCD'ye yerleştirmişti.
"Ne filmi seyredeceğiz bu akşam?" demiştim kuru bir sesle.
"E tabi ki korku filmi" demişti cinayete hazırlanan katillerin soğukluğuyla.
       Onu bildim bileli korku filmi izliyordu. Diğer filmlere dudak bükmüş bu adam, şimdi korkmayı bekleyen gözleriyle, elleriyle, dikenleşmeyi bekleyen tüyleriyle ve irkilmeyi bekleyen bütün uzuvlarını tek kişilik bir oyunda sergilemeye günler öncesinden hazırlanmış gibi sahneye çıkacağı anı bekliyordu. O bir oyuncuydu şüphesiz; ilk önce karanlıktan korkmayı öğrenecek sonra da aldığını başkasına satar gibi kendi korkusuyla beni de korkutacaktı.
       Oldum olası korkmuştum karanlıktan. Şimdi bu izbe odada ekranda birilerinin bağırması, çağırması, kanların her bir yana dağılmasından çok arkadaşımın hareketleri tedirgin ediyordu beni. Sonra kafamı geriye yaslayıp gerileri evet çok gerileri düşünmeye koyulup, "ilk ne zaman korktum" diye geçirmiştim içimden.


       Babam o gün vaktinden geç gelmişti işten ve yorgunluğu beynini de uyuşturmuş olmalı ki, gelirken ekmek almayıda unutmuştu. Oturduğu yerde uyuklarken kardeşimin sayılı günler sonra gelmesini bekleyen annem soluğu bir mutfakta babama yemek hazırlamakla bir de aşerirken yediği yemekleri tuvalete aktarmakla alıyordu.
"Bu akşamlık sen gidiver bakkala" demiş ve kapıdan yolcularken "Hem artık kocaman adam oldun" diye eklemişti sıcak bir sesle.
       Halbuki daha yedi-sekiz yaşlarındaydım. Annemin koltuklatlarıma sıkıştırdığı güven aynı zamanda ışık düşürmüştü gözlerime. Belki de bu yüzden ellerimi arkamda birleştirmiş, yoldan geçen kızlara bıyık burkmuş, adımlarımı ağırlaşmıştım. Ola ki ben aslında hiç küçülmemiştim de çocukluğumu hatırlıyordum şimdi ve çocukluğumda nasıl büyüklere özendiğimi, dedemin sakallarına ilk yapıştığım anı geçiriyordum gözlerimden, "bakın ben de büyüdüm" diyordum sözgelimi.
       Bakkala adım attığımda farketmemişti beni mavi önlüklü-yaşlı-adam. Ben de hiç seslenmemiştim. Sigaradan boğazı tıkananları taklit ederek uzun uzun öksürüp "ekmek var mı?" demiştim devasa bir sesle.
"Sen ne zamandan beri orada dikiliyorsun, hiç farketmedim" demişti ve yanıt alamayıp kızdığımı görünce "Yok, kalmadı" diye kestirip atmış, "Aşağı sokaktaki bakkala bakıver, bir de" diye seslenmişti arkamdan.
       Eve ekmeksiz gitmemem gerektiğini biliyordum. Gecenin karanlığı da sokaklara iyice çökmüş, mesai saati biten işçiler yorgunluğunu koynuna alıp uykulu gözlerini ovalayarak geçeli uzun zaman olmuştu. Koşarak çiğniyordum kaldırımları. Hızlı bir şekilde, kocaman dev adımlarımı....
       Çok uzun zaman sonra düşünmüştüm neden aşağı sokaktaki bakkala giderken korkmayıp da dönerken korktuğumu. Giderken epey yorulmuştum. Eve dönüşe gelince sırtımdaki ter iyiden iyiye soğumuştu. Artık daha ağır adımlarla karanlığı gözetleye gözetleye bulmaya çalışıyordum evin yolunu. Biliyordum; korkum karanlıkla kolkolaydı, karanlıksa telaşımın arkasına gizlenmiş onu farkedeceğim anı sinsice bekliyordu. Başımı bir kaldırsaydım görecektim belki, belki de beni korkutan karanlık değilde korkunun ta kendisiydi.
       Sonra aniden bir ses duydum ve etrafıma bakmadan gözlerimi kapatıp olanca hızımla koşmaya başladım. Meğer o kadar şidedetli bir şekilde ağlıyormuşum ve hatta bağırıyormuşum ki annem kapıda bir çırpıda kollarının arasına almıştı beni.
       Evin içine girdiğimizdede ağlamalarım kesilmemişti. Babam gülüyordu halime. İkide bir anneme dönüp "Çocukluğumu hatırlatıyor bana" demişti. Gerçi annem sürekli kaşlarını çatsa da babam farkında olmayıp aynı şeyi bozuk plak gibi tekrarlayıp duruyordu.
       Derken annem beni kucağında yatağıma taşıyıp uzunca saç okşamalarının sıcaklığıyla başbaşa bırakıp "İyi geceler, tatlı rüyalar" diye kapıya doğru yönelmişti. "Artık annem gidiyor" demiştim, "Bir kere daha yalnızım" demiştim, bir taziye edasıyla. Ta ki ışığı kapatacağı an gelip çatıncaya dek susmuş, ışıklar kapanıp da her yer tekrar karanlığa gömülünce korkularım duvarların ardından, rafların arasından uçup bir karabasan gibi üstüme çökünce dayanamayıp yine bağıra çağıra ağlamaya başlamıştım. Annem ışığı açtıktan sonra yanıma sokulduğunda;
"Ne oldu niye ağlıyorsun" diyordu defalarca gözyaşlarımı silerken.
"ÖCÜÖCÜÖCÜ" demiştim korkarak...


       Arkadaşım elindeki kumandayı bir kenara atmış, ellerini beline koyup;
"Ne oluyor be ne bağırıyorsun" demişti korkudan arınmış gözleriyle.
       Ben de hiç utanmadan ve hatta farkında olmadan,
"ÖCÜ" deyip ellerimle yüzümü kapatmıştım.