MÜJDAT KANTARCI

DİLİMİZE EGEMEN OLALIM


       Bir insan topluluğunda duyguları, istekleri, fikirleri konuşarak veya yazarak anlatmaya yarayan dil, özel kanunları olan ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlıktır. Hayatla beraber dil de değişeceği için, belirli değişmez, basmakalıp kelimelere, deyimlere bağlı kalmak doğru değildir. Bir düşünüre göre “Dil, düşünmenin evidir.”
       Dil, uygarlığın temelidir. Bir konuşma ve anlaşma yolu bulunmasaydı, bilim ve sanat doğup gelişmeyecekti. Dil yalnız bir sesler topluluğu, sadece düşünüşü, dileği ve duyguyu bildiren bir araç yığını değil, aynı zamanda kültür, ahlâk, hukuk gibi topluluğun kuruluşunu yaratan en önemli öğedir. Çünkü insan topluluğunun kültür ve uygarlığı dil olgunluğu ile ölçülür.
       Dil bir toplumu oluşturan en önemli kurumlardan birisidir. Öyle ki toplumların ilerlemesiyle dilin yaptığı aşamalar arasında derin ilişkiler vardır. Son yüzyıl içinde Türkiye’de beliren köklü değişiklikler Türk diline de baş döndürücü bir biçimde yansımıştır.
       Türk dilinin gelişme ve değişme gösterdiği bir gerçektir. Bu değişim sürecinin başlangıcı olarak Tanzimat’ı alabiliriz. Çünkü Tanzimat, Türk ulusunun yüzyıllar boyunca içinde bulunduğu İslâm kültürü çerçevesinden çıkıp Batı kültürüne yönelmesi hareketidir. O dönemde Batı kültürüne hakim olan ve Batı toplumlarının gelişmelerine yön veren ulusçuluk akımı, Türk dilinde de değişmelere yol açan etkendir. Ulusçuluk her şeyden önce tarihsel bir insan grubunun kendi benliğine ve öz değerlerine dönmesi, bunları araması demektir. Dil, ulus bilincinin varlığını yansıtan en nemli unsurlardan biridir. Ancak, İmparatorluk Türkiyesi ulusları birleştirici bir unsur olmak zorunda bulunduğundan, ulusal bilinci imparatorluk dağılıncaya kadar öne sürememiştir. Evrensel çerçevede ulus ayrılıklarını yok etmek isteyen İslâm ümmet düşüncesinden ayrılmak Tanzimat ile birlikte gerçekleşen bit aşamadır.
       Cumhuriyet çağı; Türkçemizin temiz örnekler kazandığı, Arapça, Farsça tamlamalardan arındığı, cümle yapısının büyük bir aydınlığa kavuştuğu, kısa, derli toplu ve yanlışsız bir duruma geldiği çağdır. Yazmakta ve konuşmakta olduğumuz Türkiye Türkçesi, bugün tam bir yozlaşma, çirkinleşme ve gerileme içerisindedir. Türkçemizin yeniden kendi benliğine kavuşturulması, özleştirilmesi ve dıştan gelen olumsuz etkilerden kurtarılması gereken bu dönemde, Atatürk’ün şu sözleri üzerinde önemle durmalıyız. “Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil bilinçli işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
       Dil devrimi ile Atatürk kulaklarımızı karanlık sözlerden, kafalarımızı kalıplaşmış düşünce ve deyişlerden kurtarmıştır. Konuşmamızı, yazışmamızı, bir mutlakiyet ve saltanat rejimi ve geleneklerinin yığdığı körükörüne bağlılık ve kulluk ifadelerinden ayıklamıştır. Yabancı kelimeleri dilden temizleme çığırını açarak, duyduğumuz ve kullandığımız sözcüklerle kafalarımız arasında yabancılığa, anlaşmazlığa son vermiş, bizi anlamlarını bildiğimiz, köklerini, kuruluşunu bildiğimiz, içini dışını görebildiğimiz sözcükle düşünüp yazma, konuşup anlaşma olanağına kavuşturmuştur.
       Büyük filozof Konfüçyus’a sormuşlar:
-Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız yapağınız ilk iş ne olurdu?
       Filozof şöyle yanıtlamış:
-Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Dilimize özgür, dilimize kuvvetli olalım. Kelimelerin kuvvetini anlamadan insanların kuvvetini anlayamazsınız.