ÖMER GÜNAY
KARA TREN GELMEZ M'OLA
1980'li yıllardı. İhtilal fırtınası, beni Ankara'dan havalandırmış, Sivas ile Erzincan arasında ki bir dağa, bir demir cevheri ocağına fırlatmıştı. Tek ulaşım imkanı kara trendi. Karayolu vardı. Ancak,çok zor ve tehlikeli idi. Demiryolu nehrin güneye bakan yamacındaydı. Karayolu ise kuzeye bakan yamaçta. Özellikle kışın demiryolu bu nedenle fazla kar tutmaz, erirdi. Ancak karayolu kar ve buz ile kaplı olurdu. Karayolundan gitmek bir macera idi. Bir tarafınız yüksek tepe, diğer tarafınız ise ırmaktı. Aracı kaydırdığınız zaman ırmağa düşme ihtimali çok yüksekti. Baharda ise ırmaklara karışan küçük dereler coşar, karayolunu kapatır, sizi kara trene davet ederdi.
Kısa süreli karayolu maceralarından sonra, bu davete uymak zorunda kaldım. Bütün gezilerimi trenle yaptım. Bir bayram arifesi idi. Ankara'ya gidecektim. İstanbul-Kars arası işleyen tren gece saat 01.30 civarında gelirdi. Valizimi hazırladım. Tren, 2 saatlik gecikme ile geldi. Kapıyı açayım istedim ama içerisi tıklım tıklımdı. Ben kapıyı açmak istedikçe içerden kapıyı açmamaya direnenler vardı. İstasyon şefinin yardımı ile kapıyı açtık, ancak kapı açılır açılmaz birkaç kişi üstüme yıkıldı. İçerisi öyle dolu idi ki, kapı açılınca içerdekiler dışarı fırlamıştı. İstasyon şefi ile başka bir kapıya yöneldik. Aynı durum burada da vardı. En son açmayı başardığımız kapıda ümit vardı. Ben valizimi başımın üstüne aldım. Benim yüzüm trenin içine doğru, istasyon şefi sırtını benim sırtıma dayayarak ve beni içeri iterek yerleştirmeye çalıştı. Ayakları ile yere tutunarak ve dizlerinden aldığı güçle sırtı ile benim sırtımı iterek beni içeri soktu. Ayağım yerden kesilmişti. Hemen kapıyı kapattı. Arkasından bir düdük sesi. Hareket ettik. Hareketin sarsıntı ile sırtım kapıda sadece ayaklarımın ucuna basabiliyordum. Ayaklarımı yere tam basayım istedim, ayağımı koyacak yer yoktu. Başkalarının ayağının üstüne basmıştım. Tekrar ayak parmaklarımın ucuna dikildim. Ayaklarımı koyacak yer bulabilmek için yavaş yavaş kıpırdatmaya başladım. Bir süre sonra başardım. Vücudumu çevirmek, kollarımı oynatmak şansım yoktu. Bir de tepemde tuttuğum valizimi yerleştirebilsem diye düşünüyordum. Valizim aslında yalnız benim değil, üç dört kişinin kafasının üstünde idi. Onlarla birlikte çare üretildi. Oturanların birinin kucağına kondu.
İl merkezine gitmeliğim oldu. Tahta sıralar... Trende, kendine has pis, kirli; fakat emek dolu, hasret dolu, belki biraz çaresizliğin, ezilmişliğin kokusu vardı. Tünele girmeden önce, kompartımanın açık camı var ise hemen kapatmayı öğrendim. Aksi olursa kara trenin kömür isi açık pencereden kompartımanın içine doluyordu. Kara trenin raylar üzerinde çıkardığı seslerde harmoni aramak başka bir zevkti. Tünellere girmek ve çıkmak ise sanki hayat öğretisi. Tünele girdiğinizde, dünyanız birden kararıyor, sıkıntılar basıyor, is kokusu her tarafa yayılıyor, hep böyle olacak sanıyorsunuz. Tünelin ucunda ufak, minik bir ışık görüyorsunuz. Işık büyüyor, karanlığı bastırıyor. Gittikce artıyor. Tünelden çıkınca, her yer birden aydınlanıyor, gözleriniz kamaşıyor. Seviniyorsunuz. Tahta sıraya arkanızı yaslayıp rahatlıyorsunuz. Yağlı ve isli pencerenin görüşe izin veren bir yerinden, dışarıyı seyretmeye çalışıyorsunuz. Zaman zaman yol kenarında üzerinde rakamlar yazılı ufak levhalar, makaralara asılı yol boyunca uzanan haberleşme telleri, beli bükülmüş traversler...
Tekrar karanlık, umutsuzluk ve tekrar aydınlık... Ne zaman karanlığa gireceğiniz ne kadar süreceği ve ne zaman aydınlığa çıkacağınız belirsiz. Ama mutlaka aydınlık ve karanlık var. Aydınlık, karanlığın içinde hep var. Karanlığın içinde döllenen, beslenen ve filizlenen aydınlık, karanlığı yiyerek, hazmederek ve mutlaka acı çekerek aydınlığa dönüşüyor olmalı.
|
|