TALAT KIRCAN
BİR GAZETECİNİN ARKA ODASI
Hüzün ikizidir aşkın
Birlikte otururlar yol ortasında
Ayten Mutlu
Bir kaç yıl önceydi.
Cezmi Ersöz'ün "Arka Oda" başlıklı yazısını okuduğumda çok etkilenmiştim. Yazıyı bitirip arkama yaslandığımda "Bir gün, bir arka odam olursa, oraya hiç kimsecikleri sokmam. Sığınağım olur" demiştim. Gerçi hiçbir zaman bir arka odam olmadı. Bundan sonra da olacağını sanmam.
Sonra birgün anladım ki, aslında "arka oda" diye bir yer yok. Arka oda, bir simge, arka oda bir sığınak. Yaşamın karmaşasından, yaşamın riyakar yüzünden kaçıp sığındığımız bir yer. Kendi içimizde, ruhumuzun çocuk kalmış köşelerinde bir liman. Gerçek kişiliğimizin ortaya çıktığı bir kaçış yeri.
Bu kimi için şan şöhret. Bu kimin için para. Bu kimin için dostluğun huzur veren ruh ikizliği. Kimi için sevgiliye duyulan aşk.
Son kitabı Aşk-ı Hakiki'yi okuyup bitirdiğimde anladım ve inandım ki, gazeteci Ünal Ersözlü'nün arka odası şiirin büyülü dünyası.
Bu yazıyı yazarken, Ersözlü'nün şiirini mi yazayım? Yoksa Aşk-ı Hakiki'yi mi tanıtıyım sizlere, bilemedim. Daha doğrusu Ersözlü'nün beni her zaman derinden etkileyen şiirini irdelemeyi göze alamadım. "En iyisi ve kolayı" dedim. "Aşk-ı Hakiki'ye hapsedeyim kendimi."
Kitap uzun, nehir şiir diyebileceğimiz. "Kendime Fısıltılar" ile başlıyor. Bir insanın,bir şairin kendini, daha doğrusu seni, beni, onu, hepimizi bu kadar duygulu, yalın ve güzel anlatmasını şaşırarak okudum.
Şiiri kim ki okur, kendinden, çocukluğundan, "ellerimizden kayıp giden yıllarımızdan" bir şey bulmaması olanaksız.
Ancak hepimiz biliriz ki, yaptığımız işi severek yaparsak, güzel olmaması mümkün değil. Ersözlü de bunun ayırdındaki
"Sanki yabancılar mahallemizde yıldızlar
Ağlayarak akacaktı gökkubbeden
Çocuksu sevinç, aşk tökezlemişti
Yüzümü şiire döndüm"
***
Yazının başında Ersözlü'nün arka odasının şiir olduğunu işte bunun için yazdım.
Yoksa çocuksu sevincin, aşkın tökezlediği, yıldızların ağladığı bir anda niye yüzünü şiire dönsün? Niye şiire sığınsın?
Çünkü biz biliyoruz ki insan yüzünü şiire dönünce, aşkı, acıyı, dostluğu, hiç büyümeyen içindeki çocuğu, yalansız dolansız yaşamayı öğrenir. Bu yaşamayı sevgili ile paylaşmayı ve hep çocuk kalmayı da:
"Dünyanın en muhteşem
çocuk uykularını
yakalıyor ellerim
Dilaram, karım, sevgilim
Yürürsün, ömrümün ağustos böceği
Denizlerden bakıyor sana gözlerim"
***
Yalnız aşk değildir kitabı okuduğunuzda aklınızda baki kalan. Araplı Ovası'ndaki son tulumba sesleri. Ölümünde hiçbirimizin yanında olamadığı ninelerimizin anlattığı cinli, perili, uçan halılı masallarla yitip giden bir kültür. Dentansal çağlarımızı anımsatır bize şair. Bununla kalmaz. Oğluyla bir güzel dağıtır İstanbul'da. Parası yetmediği için gişe önlerinde ağlayan babalarımızı anımsatır.
Bütün bunları üst üste koyduğumda, şiirinin niçin hep hüzünler içinde olduğunu anlarım. Niçin hep hüzünler içinde olduğumuzu da: Ruh ikizliği...
Sonra birgün babalarımız ölür. Bizim çocuklarımızın babalarının da bir gün öleceği gibi. İşte o zaman, şiirinin niçin hep hüzünler içinde olduğunu anlarım. Niçin hep hüzünler içinde olduğumuzu da: Ruh ikizliği.
"Annemiz ölür öksüz kalırız.
Babamız ölür, kendimiz oluruz
Kendimiz olunca, yeniden ölürüz"
***
Aslında tabii ki, "Mümkün olsaydı bütün ölümlerde oğullar dayanacaklarını seçerdi". İşte bütün bunları üst üste koyduğumda anlıyorum ki, yüzü her daim gülen şairin, hüzün yapışıyor yüreğine.
Buraya kadar yazdıklarımda Ersözlü için geçmişe, hüzünlere yapışıp kalmış bir şair portresi çizdiğimin farkındayım. Ancak o sadece, hüzünler, aşklar şairi değil elbette. Yaşadığı kanlı yüzyıla tanıklık eden bir aydın. 24'ünde Osman Nort'la ufacık bir koğuşta üstünden geçip giden bulutlara göz kırpan bir devrimci:
"Ben kendim
on yedisinde Üniversiteli
on sekizinde mahkum
on dokuzunda aşık
yirmisinde kaçak
Yirmi birinde tersane işçisi
Yirmi ikisinde baba
Yirmi dördünde saçları sıfır numara bir hükümlüydüm.
Şimdi kırk üçündeyim
İçimdeki devrimden hala vazgeçmedim"
***
İnsanlar nedense, özellikle orta yaşı geçtikçe, geçmişi özler. Eskiden her şeyin güzel olduğunu sanır. Eskiden dünyanın güllük gülistanlık olduğunu düşünür. Artık, ahlak, vefa, saygı, dostluğun, eski aşkların yok olduğunu varsayar. Bana göre geçmişi özleyen, gelecekten korkandır.
Bunu şunun için yazdım. Yaşı ortanın üzerinde olanlar anımsayacaktır. Orta okul mu, lise mi tam anımsamıyorum. Ders kitaplarında 5 hececilerin en önemli şairlerinden Faruk Nafiz Çamlıbel'in Çoban Çeşmesi başlıklı bir şiiri vardı. Birazını anımsayalım:
"O zaman başında aşkındı derdi
Mermeri oyardı,taşı delerdi
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi
Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda
Bir susuz yolcu yok şimdi bu dağlarda
Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi.
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar
Tarihe karıştı eski sevdalar
Beyhude seslenir, beyhude çağlar
Bir sağa, bir sola çoban çeşmesi"
Çoğu şair, çoğu insan bu duyguları taşımıştır, taşımakta. Ancak ben diyorum ki; hiç merak etmeyin. Hiç de korkmayın. Ünal Ersözlü gibi şairler, duygu insanları, gönül adamları olduğu sürece ne eski sevdalar tarihe karışır. Ne de aşk-ı hakikiler biter. Sadece bizler arasıra ruhumuzun derinliklerindeki arka odalarımıza çekilir, o şahane hüzünlerimizi yaşarız. Şairler onları dile getirir. Aşk-ı Hakiki adıyla kitaplaştırır. Biz de onu bir güzel okuruz.
***
Böyle bir yazıda, bir şairi, bir kitabı anlatmak mümkün değil elbette. Zaten amacım da bu değil. Sadece şiirin çok sığlaştığı günümüzde, ruhumuzda derin izler bırakan bir şiirler toplamını sizlerle paylaşmak, duyurmak istedim. Gerçi bu dergiyi okuyanların çoğu çoktan duydu ve gördü ama, olsun.
Burada şunu da yazmadan geçemeyeceğim.
Kitabın son bölümünde alışılmış Ünal Ersözlü şiiriyle ilgi kuramadığım bir bölüm var. Onu bir kenara koydum. Şiirimize Orhan Murat Arıburnu ile giren, Orhan Veli ile zirveye çıkan, son olarak sevgili Sunay Akın ile yeniden sevmemize neden olan, şiiri zeka oyunu gibi gören "denemeleri" bir kenara koydum. Bu aykırılıklara, şiirin okunmasını zorlaştıran ve 1980 yerine bindokuzyüzseksen gibi yazımlara pek de aldırmadım.
***
Sözün özü, son olarak diyeceğim ki; bir gün bir yerlerde, bir kitapçı vitrininde, bir dost kütüphanesinde, bir yer sergisinde kapağında "Aşk-ı Hakiki" yazan bir kitap görürseniz, alın ve bana kalırsa mutlaka okuyun.
Çünkü onun sayfalarını çevirdikçe, yalnızca hüznü ve aşkı ve dostluğu ve emeği ve vefayı herşeyin üstünde tutan bir şairin şiirlerini okumayacaksınız. İçinizde zaman zaman kabaran, ancak dile getiremediğiniz kendi hayatınızı da bulacaksınız. İçinizdeki arka odanın yansımasını göreceksiniz. Acılarınızla, gizli ve aşikar aşklarınızla, çocukluğunuzla, hüzünlerinizle.
Hüzün derindeki izidir aşkın
Birlikte otururlar yol ortasında.
Ayten Mutlu
|
|