SÖYLEŞİ
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...


kimsin sen Moiz Kohen?

Liz Behmoaras, Mazhar Osman kitabından 4 yıl sonra bu kez, bir hahamın oğlu olarak doğup, zamanla Türkçülüğün ateşli neferlerinden olan gazeteci, yazar, avukat, tüccar Moiz Kohen’i anlatıyor.

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

LIZ Behmoaras, son kitabı ''Bir Kimlik Arayışının Hikayesi''nde Moiz Kohen’in, sonradan değiştirdiği adıyla Munis Tekinalp’in öyküsünü anlatıyor. Bir hahamın oğlu olarak doğup, zamanla Türkçülüğün ateşli bir neferi olan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en heyecanlı dönemlerinde Selanik’te bulunan, Kemalizm hakkında ilk ciddi incelemeyi yazan Moiz Kohen’in yaşamöyküsü boyunca okur da onun arayışına ortak oluyor. Hiçbir zaman sahip olamayacağı bir hayale ömrünü adayan bir adamın kaçınılmaz hayal kırıklığına da...

    Bu ilk biyografi çalışmanız değil. Sizce biyografilerin cazibesi nerede?
Bir kere salt biyografi kelimesini kullanmayalım, dürüstçe olmaz. Klasik anlamda biyografi tamamen belgelere dayalı ve hiç kurgu payı içermeyen bir çalışma türü. Benim yaptığıma romanlaştırılmış biyografi diyelim, hatta kısaca roman. Ama gerçeklere çok bağlı bir roman! Beni cezbeden kendime bile açıklayamadığım bir merak, ilgi! Bu bir insana da olabilir, bir mekana da... Söz konusu, hayatta olmayan bir insansa, onunla birlikte olmanın, onu tanımanın en iyi yanı onu yazmaktır. Öncekilerde de, Moiz Kohen Tekinalp’te de öyle oldu!

    Moiz Kohen’de yazılmaya değer bulduğunuz neydi?
Bir çocukluk anısıyla başladı. Oğlu ve gelini bizim kapı komşularımızdı. Dolayısıyla ailem onu zaman zaman konuşurdu. Hem kınama hem de beğeni vardı bu konuşmalarda. Fakat kimse ne yapmış olduğunu tam olarak anlatamıyordu. Sonraları onun hakkında daha çok bilgi edindiğimde, Tekinalp’in kimi davranışlarını garipsedim: Tabii ki yaşadığı ülkeye entegre olacak, kültürünü benimseyecek, dilini konuşacak! Bu istek ancak saygı uyandırabilir. Ama o gidip (en azından başlangıçta diyelim) kendisini doğal olarak itecek bir ideolojiyi seçti. Türkçülük’ün sadece kültür ve dil birliğini değil, din ve ırk birliğini de ön gördüğünü anlamadı mı? Globalizasyondan, mozayikten, kültürlerin etkileşiminden yana olabilir, bunları övecek yazılar yazabilirdi. Ama o tutup dışında kalacağı ideolojiyi savunuyor, övüyor, yayıyor! O halde bu adam neydi? Oportünist miydi, kıt zekalı mıydı? Hiç biri değildi! Jacob M.Landau’nun onunla ilgili yazdığı kitap (ki belge açısından çok yol gösterici oldu bana), onu tam bir yurtsever olarak tanımlıyor. Ama Tekinalp’in yeğeniyle konuştuğumda, yeğeni son yıllarını Nice’de geçirmek istediğini söyledi. O kadar yurtseverse, niye son yıllarını Nice’de geçirdi? Sonunda biraz trajikomik, biraz dokunaklı bir hikaye çıktı ortaya. Hatta zaman zaman sinirlendim. İnteraktif bir yazım tarzı seçtiğim için, bunu okurumla paylaşıp ''Canım artık yazmak istemiyor!'' diye belirttim. Sonra tekrar işe koyuldum: Çocukluğunu araştırırken kahramanımın bir yanının hep çocuk kaldığını gördüm. Herkes gibi olmak istiyor, müthiş bir sevilme, kabul görme ihtiyacı var onda! Belki de onu kimi yanlış kararlara götüren budur.

    Kitabınızın adı ''Bir Kimlik Arayışının Hikayesi''; ama Moiz Kohen kendini katıksız Türk olarak tanımlıyor zaten. Bir kimlik var ve o başkalarını buna ikna etmeye çalışıyor gibi...
Onu hayal kırıklığına götürecek şey de bu zaten. Kendi de pek inanmış değil herhalde ki ısrarla, inatla bu edindiği kimliği etrafına kabul ettirmek istiyor! Ama her şey için çok erken. Çelişki içinde. Çok doğal seyredecek bir süreci hızlandırmak istiyor. Ne zaman, nerede bunu yapmaya çalışırsanız, yenilgiye uğrarsınız. Osmanlı mirası öyleydi ki, bütün gayrımüslimler birer adacıktaydı: Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu zihniyet bir süre devam etti, her ne kadar Türkiye artık laikdiyse de, Türk hâlâMüslümanla özdeşleşiyordu. Bütün bu gruplaşmalar zamanında doğaldı. Yahudiler Türkçe bilmiyorlardı; isimleri, kültürleri farklıydı. Tekinalp bütün bunları görmeyi reddetti. Bir mazereti var ama! Bence Ziya Gökalp’ten çok etkilenmiş ve Ziya Gökalp’in o müthiş hümanizması, bayraktarlığını yaptığı ideolojinin kendisine göre olmadığını görmesini engellemiş. Tekinalp bir yandan çok da iyi bir iktisatçı. Gökalp’in fikirlerinden yola çıkarak milli ekonominin temellerini o attı. Burada yine trajikomik bir durum var. Milli ekonominin ilkelerinden biri de Müslüman milli burjuvazi oluşturmaktı. Bu amaçla da Varlık Vergisi kondu. Yani kendi ortaya attığı ilkeler, ona geri dönünce onu derinden yaraladı. Özetle bu hikayede çelişkiler var, yanılgılar var, aşırı bir sevilme ve kabul görme isteği var. İyi niyet ve sonunda çok büyük de bir hayal kırıklığı var.

    Bir yandan da pasif bir adam Moiz Kohen...
Biyografik çalışmalar çok görecelidir, subjektiftir. Örneğin güncelerini ele alalım: Aynı günceleri başkaları okusa bambaşka bir insan görebilir. Ben günceleri okudukça bazen soğuk terler döküyordum, ''Niye bu kadar pasif'' diye. Mesela, İttihat ve Terakki’ye cemaat gizli olduğu dönemde üye olduğunu söylüyor, fakat güncelerinde o heyecan yok! Meşrutiyet ilan edildiğinde bile... Evet ama öte yandan, Meşrutiyet’in ilanını, basılmış bir makalesinde çok tantanalı anlatıyor. Yani yalancı değilse de, tam olduğu gibi görünmüyor: Büyük bir kalabalığın içinde yok olup erimek istiyor. Bunu yaparken de onu geriye çeken şeyler var: Ailesi, bambaşka bir kültür ve dinden geliyor olması, din kurallarını ister istemez yerine getirmesi... Bu çelişkiler içinde kraldan çok kralcı oluyor, Orta Asya’daki ulu atalarımız gibi laflar etmeye başlıyor, Moiz Kohen iken Tekin Alp oluyor ve kimi zaman insanların dudağında hafif bir gülümsemeye yol açıyor. Bazen de bir anti-kahraman kendisi. Fakat bunun geç farkına vardım. Yola çıkmıştım, kitap bitmeliydi, başka yönlerini sevmeye çalıştım. Sonunda onunla -ve kendimle- daha barışık bir şekilde kitabı bitirdim.

    Savundunuz mu onu? Çünkü bir insanı -özellikle politik konularda- pasif veya kötü niyetli göstermek arasında çok ince bir çizgi var. Nasıl bir bağ kurdunuz Moiz Kohen ile?
Hafif acıma, sinir olma ama zaman zaman da iyi niyetini ve çalışkanlığını takdir etmek gibi hisler vardı içimde. Takdir edersiniz ki, bunlar pek heyecan verici hisler değil. Bundan dolayı belki Moiz Kohen’i yer yer ‘terk edip’ kitabımda başka kişilerle ilgilenip onları ön plana çıkardım. Bir yandan olumlu yönleri de var tabii. Çok şaşırtıcı şeylerden biri de 1936’da yazdığı Kemalizm kitabı. Belki de bu sözcük ilk kez zikrediliyor. Çok önemli bir eser, çok iyi bir analiz. Sonuçta çok çalışkan bir insan Moiz Kohen. Bence Atatürk’e hayranlığı çok büyük ve kendini en iyi, Kemalist ideolojide buluyor.

    Varlık Vergisi’nden büyük zarar görmesine rağmen, CHP’ye girdiğinde partisini bu konuda savunuyor. Neden yapıyor bunu?
Moiz Kohen, bir hahamın oğlu. Böyle bir insan, belli bir yoldan gidiyorsa oradan şaşmaz. Sonra CHP’nin bir neferiydi. CHP’yi Atatürk’ün partisi olarak gördüğü için, partinin kendisi -içindekiler değil- dokunulmazdı. Onu sonuna kadar savundu!

    Sonunda Nice’e yerleşiyor ve orada ölmeyi tercih ediyor. Kırılma noktası nedir sizce?
Bence tam bir kırılma noktası olmadı. Yavaş yavaş, dalgaların bir kayayı asırlarca aşındırması gibi... Moiz Kohen de bir ömür boyunca aşındı. Konsolos yapılmaması, bardağı taşıran son damla oldu. Ayrıca, belli bir yerde de duramıyor. Hep ileriye doğru bir kaçış içinde ve Nice’te hayat boyu kovaladığı mutluluk ve huzuru nihayet yakalayacağına inanıyor.

    Konuşmamızın başında, Kohen’in doğal bir sürecin hızlanmasını istediğini söylediniz. Peki siz bugün Kohen’in ideallerinin gerçekleştiğini düşünüyor musunuz?
Elbette! Herkes çok daha rahat. Sadece Yahudiler değil hep onları ele almak istemiyorum, zaten bu kitabı kendini şu ya da bu şekilde azınlıkta hisseden herkes için yazdım. Her türlü gruplaşmada, giderek daha demokratik bir ortam oluştukça herkes bir olsun, kimse ‘öteki’ olmasın, farklı davranmasın kaygıları önemini yitiriyor. Yerini, ötekini tanıma, anlama isteği ve farklı kültürlerin etkileşimi alıyor. Hele İstanbul gibi büyük bir şehirde.

    Zaman biraz da Kohen’in fikirlerini çürütmüş, Yahudiler kimliklerini yitirmeden entegre olmuşlar. Ama onun hayallerinden biri de Yahudilerin Türkçeyi iyi bilmeleri ve kullanmaları. Ve siz onun hayatını Türkçeyi fevkalade kullanarak yazdınız. Herhalde ruhu huzur bulmuştur.
Bu da benim ona yılların ötesinden kişisel selamım olabilir. Sembolik bir anlam yükleyebiliriz. ''Sen olmasaydın, bu çabaların olmasaydı, ben bu kitabı seni yer yer eleştirmek için yazmayabilirdim,'' gibi bir selam yollamış olabilirim. Sonuçta belki de tüm alaycı yaklaşımıma rağmen, Türk Yahudileri, bir noktada Tekinalp ve onun gibilerine bir teşekkür borçlu da diyebiliriz.
Bir Kimlik Arayışının Hikayesi /
Liz Behmoaras /
Remzi Kitabevi

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





Türkiye’nin Büyük Avrupa Kavgası

    Mehmet Ali Birand
    Doğan Kitapçılık
    Fiyatı: 25 YTL (25.000.000 TL.)
    İNCELEME
Mehmet Ali Birand, ülkemizin, hem sıcak haberde hem de ‘araştırmacı gazetecilik’ alanında en başarılı gazetecileri arasında yer alıyor. Mehmet Ali Birand ile birlikte mesleğe başlayan ve bugün pek çok başarıya imza atmış genç gazeteciler de unutulmamalı. İşte Birand, bu kez de Türkiye - AB ilişkilerine dair kapsamlı bir araştırmaya imza attı. Avrupa Birliği ile ilişkilerin başlangıcından müzakere tarihin alındığı 17 Aralık 2004’e kadar devam eden süreci ele alan, yol boyu yapılan müzakerelerin, pazarlıkların, verilen ödünlerin hikayesine yer veren, konuyla az ya da çok ilgili herkesin elinin altında bulunması gereken bir kitap. Birand’ın kitabında yer verdiği bilgiler, Türkiye’nin önce Ortak Pazar ile, sonra Avrupa Topluluğu ile, ardından da AB ile ilişkilerinin kronolojisi, tamamen resmi kaynaklara ve özel görüşmelere dayanıyor. 17 Aralık 2004 tarihine kadarki gelişmeler, müzakere tarihinin alınması için yapılan pazarlıkları da içeriyor. Kitapta ayrıca Türk ve dünya gazetelerindeki değerlendirmeler, dünya liderlerinin konu hakkındaki görüşleri de yer alıyor. Titiz bir gazetecilik ürünü.


EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
TEK BAŞINA

Ölürken çocuklarımı unuttum
Küçük deniz kiprikleriyle sabah
Denedim bütün sabahları

Sana sürgünümün şarabını bıraktım al
Mumlarını güzelliğin ve hiçliğin
Bir de kaygumun soluk ellerini

Denedim bütün ölümleri
Ama görmedim büyülü ağaç
Ezilmiş sevdaların giysileri
MELİH CEVDET ANDAY




Susan Sontag Don Kişot 400 yaşında  Söyleşi  Yeni Kitaplar Portre