ELEŞTİRİ
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...

Ahmet Altan ve toplumsal FAYDA

Ahmet Altan, edebiyata "toplumsal fayda" açısından bakıp, edebiyatı "bizim takım" oyunculuğuna çeviren eleştirmenleri, ürettiği toplumsal fayda ile haksız çıkardı. Ahmet Altan’ın tarihsel romanları gerçekten de büyük toplumsal faydalar üretti.

GÜRSEL KORAT

    "AGATHA Christie mi yoksa Marcel Proust mu daha önemli bir yazardır?" sorusuna, hiç Proust okumamış olanların bile Proust’daki derinliği sezerek tereddütsüz "Proust önemlidir" diyeceğini tahmin ediyorum. O zaman ne demeye bu insanlar Proust yerine Christie’yi okur? Çok satmanın mantığı nedir ve çok satmakla "edebi değer taşımak" arasında ters bir orantı olduğu söylenebilir mi? Çok satan kitaplara bakıp "Bunları medya şişiriyor" diye itiraz etmek, gerçeği bütünüyle açıklar mı? Kitapların bir "satış değeri" ve bir de "edebi değer" taşıdığına şüphe yok ama acaba bunlar arasında nasıl bir korelasyon vardır? Satış değeri yükseldikçe edebi değer düşer mi?

    Bu soruları Christie veya Proust gibi Batılı örnekler yerine doğrudan Türkiyeli yazarlara uyguladığımızda, kitapları çok sattığı için pek çok okurun, haklarında şu ya da bu türden yargı belirttiği bazı yazarları nasıl değerlendirebiliriz? Bu sorulara doğru yanıt verebilmek için "edebi değer" ve "çok satma" kavramlarının varyasyonlarını düşünmeliyiz: Çok satan bir kitabın edebi değeri olmayabilir. Bir kitap hem çok satabilir hem de edebi değer taşıyabilir. Az satan bir kitabın edebi değeri yüksek olabilir. Az satan bir kitabın edebi değeri olmayabilir. Bu dört önerme, tek tek örneklere indirgendiğinde hem doğrulanabilir hem de çürütülebilir olduğundan, bu konuda kesin yargıda bulunmak hayli zor. Dördünün de doğru olduğunu hissettiğime göre, konunun birbiriyle çelişik dört yargıyla birlikte tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Bu durumda bir yazarı "edebi açıdan değersiz", başka birini "değerli" bulmuşsam, bu yargıların doğruluğu tartışmalı olmayacak mı? Edebiyatta bir yargıya varırken, gidilen yolun öznel olması büyük bir güçlük değil mi?

    Edebi değer kavramı
    Bu güçlüğü aşabilmenin tek yolu "edebi değer" kavramını mümkün olduğunca üzerinde anlaşabileceğimiz bir netlikte tanımlamak... Neyse ki "çok satma" kavramının tanıma ihtiyacı yok; onun ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Yazar açısından edebi değer, o güne değin karşılaşılmamış, olağan dışı bir konu, anlatım veya dil düzenine ulaşmakla mümkün olan şeydir.

    Edebi değer kavramı, gücünü sadece edebiyattan alır; bu kavram herhangi bir biçimde sosyolojik, tarihsel veya bilimsel desteğe gerek duymadan var olur. Edebi değer, insanı anlatma becerisiyle belirginleşir; insanı anlatmayan bir edebiyat yapıtı yoktur, Jack London gibi hayvanı anlatsanız da, anlatım duyarlılığı insana aittir. Edebi değer kavramı "estetiköle sınırlı, duyularla ve imgelerle kavranabilen, geçmiş edebi birikimi damıtmış, yenilik getiren ve "herhangi bir mal" olarak indirgenemeyen, ödül almakla veya almamakla niteliği değişmeyen şeydir. "Ödül"uyarısını şunun için yaptım: Ödül almış yapıta tepki duyan ve bunun "medya şişirmesi" olduğunu düşünen kimi okurlar, aynı zamanda ödül almamış, medya rüzgârı görmemiş hiçbir şeyi okumadığı için aynı konu üzerinde çelişik bir yargı taşıdığının farkında değildir. Ödül bir yapıtın edebi değerini değil, satış rakamlarını etkiler. Ödül alan bir yapıt edebi açıdan ne değer kazanır ne de yitirir. Ödülün zararlarından başlıcası okuyucuyadır; ödül almış ama edebi değeri düşük bir kitabı şaheser sanabilir.

    Piyasaya yönelik haklı eleştirilerin kaynağı da budur: Çünkü piyasada edebi değerden çok "kârlılık", "toplumsal fayda" veya "ideolojik değer" ölçütleri önem taşır. İdeolojik ölçütler kadın merkezli, siyaset merkezli veya edebiyat iktidarlarının görüşleri merkezli olabilir. Bu nedenle edebiyat tartışması yaptığımızda edebiyattan çok piyasayı, politikayı, günlük olayları, ideolojiyi veya ekonomiyi tartışmak zorunda kalırız.

    Ahmet Altan romancılığı
    Edebiyatta kitapları çok satan yazarlarımız az; ben bu yazıda sayıca zaten az olan bu yazarları karşılaştırmak yerine son "çok satan" kitabın yazarını ele alacağım. Ahmet Altan, edebiyat dışındaki yazarlık etiğiyle, toplumu sarsan makaleleriyle benim nicedir toplumsal uyanıklık kaynaklarımdan biri oldu. Denebilir ki, Ahmet Altan’sız bir politik makale yazıcılığı değerinden çok şey yitirirdi. Öte yandan Ahmet Altan’ın romancılığında, geniş ve sakin bir nehrin görünümünü bulsam da derinliğini görememişimdir. Gerçi edebiyatçılığı yüzünden uğradığı eleştiriler de derin değildi; eleştiriden çok hınç alırcasına yazan "büyüklerimiz" ona adeta eziyet etmişti. Bu durum Ahmet Altan hakkında edebi değerlendirme yapmayı güçleştiren bir etkendir; çünkü Ahmet Altan, edebiyata "toplumsal fayda" açısından bakıp, edebiyatı "bizim takım" oyunculuğuna çeviren eleştirmenleri, ürettiği toplumsal fayda ile haksız çıkardı. Ahmet Altan’ın tarihsel romanları gerçekten de büyük toplumsal faydalar üretti; kadın sorunlarını tartışanlar onu merkeze aldı, resmi tarihi sorgulayan tartışmalar yarattı ve böylece eleştirmenler hezimete uğrasa da, sonuçta Ahmet Altan bir Pyrhus zaferi kazanmış oldu, çünkü kazanılan zafer bir "edebiyat zaferi" değildi.

    Ahmet Altan, büyük çıkışlar yaptığı "Tehlikeli Masallar", "Kılıç Yarası Gibi" ve "İsyan Günlerinde Aşk" adlı kitaplarında yer yer ışıldayan roman pırıltılarını, cinselliği beklenti haline getiren bölümsel döngüleriyle ve sosyal olayları "kanıtlamak" için kullandığı mekanik kurgusuyla heba etti. Milyonlarca insanın izlediği bir televizyon programında "roman" başlığı altında "sosyal tarih" tartışıldı ve yazar da "tartışılan tarihtir, ben böyle bir tartışmada yokum" demedi. Demek ki, bizatihi Ahmet Altan, yapıtlarının edebi değerinden çok, toplumsal faydası ile ilgiliydi; çünkü bir edebiyatçının kendi yapıtına "edebi değer" açısından bakması durumunda, böyle bir tartışmada yer alması söz konusu bile olamazdı. Edebiyatçı, yapıtıyla ilgili bir tartışmada, sınırını edebiyatın çizmediği yaklaşımlara kuşku ile bakan bir insan olmak zorundadır. Ahmet Altan, teknik açıdan "makas değişimi" yaptığını "klasik roman"a döndüğünü dile getirmişti. Yazarın kendi edebi yaklaşımını açıklayan bu sözlerden üstü kapalı olarak şu iddia çıkıyordu: Hakiki roman, klasik romandır. Tartışılmaya değer bir iddiaydı bu; çünkü bizde pek adet olmadığı üzere, bir yazar kendisinin hangi yaklaşımla algılanacağını ilan etmişti. Tam o sırada, araya başka tartışmalar girdi: Ahmet Altan’ın kadın ruhuna bu kadar vakıf olmasının sırrı nedir, kadınlar niye bu kadar Ahmet Altan’ı önemsiyor gibi sorular ve yanıtları ortalığa çıktı. O günlerde kadınların, onları etkin bir sosyal ve cinsel konuma getirdiği için Ahmet Altan’ı sevdiklerini açıklayan bir kadın yazarın makalesini okumuştum. Gerçi böyle bir iddiayı ortaya atmak Ahmet Altan’ın çağdaşı olsun olmasın, pek çok yazara saygısızlıktı; bu tür bir iddiaya Ahmet Altan’ın itirazını beklerdim, ama korkarım o da kendisini aşk ve cinsellik konusunda o makalede tanımlanan yerde görüyor olmalı ki, sessiz kaldı. Klasik roman, aşk söz konusu olduğunda, "kadının erkek karşısında bir birey olarak özgürlüğünü göstermek" için değil, "kadının ve erkeğin özünde saklı duran insani cevheri bulmak" için yazılırdı. Klasik romanın yazarları kadın ve erkek konusunda hem gözleme dayanır, hem de antik Yunan’dan beri süregelen mantıktan hareket ederlerdi: Bir bakıma "özcülük" olarak açıklayacağımız bu bakış, cinsiyet farklarına dayanan ve değişmez olarak kabul edilen insan niteliklerinin adını koyar, sözgelimi Balzac gibi bir dehanın elinde geçerliliği şüpheli ama çok etkili aforizmalara dönüşürdü. Bugün aynı şeyin aynı araçlarla yapılması, tüm tekniğin ve psikolojinin iki yüz yıl geriye gitmesiyle makûl olabilir. Ahmet Altan aşk ve kadınlar hakkındaki aforizmalarında yer yer bu klasikçi çizgiyi hissettirse de, sanırım bir sezgiyle "klasik romana ihanet" pahasına klasik romanların "özcü" diliyle değil, genel bir aforizma diliyle konuşuyor. Romanlarının en parlak noktaları bence bunlar ve klasik romana dönüş yaptığını, bunları böyle yazacağını düşünüp de ifade etmiş olmalı.

    Altan’ın kadın karakterleri
    Ahmet Altan’ın kadın karakterleri gerçekten iddia edildiği gibi özgür mü? Yazar, kadınları "kadın gözüyle" mi kavramış? Kadın okurlar birer kadın olarak o cinsel betimlemelerde ne görüyorlar bilemem, ama bir erkek okur olarak kesinlikle şunu söylemeliyim: Ahmet Altan’ın cinsellik betimlemeleri bütünüyle erkeği merkeze koyan bir mantık taşıyor. Onun tarihsel romanlarındaki kadınlar hep "sevdiğin yemek hazır" rolünde. Eli ev işine yakışan bu kadınlar, sevişirken, sevişmeyi düşünürken, erkeğinden nefret ederken kadından çok "dişi" olabiliyorlar. Kitap okurken bile erkeğin tanımına muhtaç olan kadınları anlatan bu romanlar fazlasıyla "erkek" ve bizim ülkemizin kadınları, tuhaf bir biçimde aynı kitaplarda kadının cinsel özgürlüğünü görüyorlar.

    Sanırım bunda Ahmet Altan’ın romanları dışındaki yazarlığının ve misyonunun etkisi var. Eğer bu etki olmasaydı ya da kitap "fazlasıyla erkek" toplumun kadın olan diğer yarısının yaşamımızda yer almadığını söyleyen bir yazar tarafından yayımlanmasaydı, "İsyan Günlerinde Aşk"ın basbayağı cinsel bir köle olan Hediye adlı kahramanının özgür olduğu söylenebilir miydi? Bu durumda "Tehlikeli Masallarödaki bir otel odasında buluşulan "özgür" kadın, sadece kendini "verebildiği" için mi özgür sayılacaktı?

    Sorular çoğaltılabilir, ama soruları soyut hale getirmekte büyük yarar var: Edebiyat yapıtının toplumsal işlevine mi, yoksa edebi değerine mi bakmak gerekir? İdeolojik veya toplumsal bir tartışmayı edebiyat aracılığıyla yürüttüğünüzde, tartışılan şey neden edebiyattan başka her şey olur? Bunun edebiyata faydası nedir ve neden bu tartışmalar edebiyat üzerinden yapılır?



[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





    Dilsiz Dengbej
    DİLSİZ Dengbej, dünü bugüne bağlayan bir söylence. Üstünde yaşadığımız toprakların, bu topraklarda yaşayan halkların acıları, sevinçleri, türkülerin tanıdık sözleri ve şiirin yıpranmamış imgeleriyle yeniden anlatılıyor. Acılar yaşanmasın, sevinçler çoğalsın ve kan silinsin diye... "Bir su verin bir su / Gönlüm serinlemez / Gülbahçesine dönmedikçe örenler / Sıvas’ta, Çorum’da, Maraş’ta. / Bir yudum suyunuz yok mu? / Yanmasın daha güller / Tunceli’de, Lice’de, Diyarbakır’da..."

ŞİİR
Dilsiz Dengbej
Sennur Sezer
Evrensel Basım Yayın
Fiyatı: 2.000.000 TL


MİLLİYET SANAT DERGİSİ
ARTIK AYLIK

Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
ÖZgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım

12 Ağustos 1999'da kaybettiğimiz
Can Baba'ya sevgiyle...








Tadımlık Kitaplık Söyleşi Yeni Kitaplar Kim Ne Okumuş Bir Yazar