Kaderinin efendisi
Türk okuyucusu Orhan Pamuk’u her zaman kulesindeki yazar olarak gördü. Kitabı çıktığında her yerde konuşma, görünme hali bile onun yazı ve edebiyat için yaşadığı izlenimini, ona yüklenen "gizemli yazar" kimliğini kıramadı.
ŞEBNEM İŞİGÜZEL
ORHAN Pamuk’un seçme yazılarının ve "Pencereden Bakmak" isimli hikâyesinin yer aldığı "Öteki Renkleröde kitaplarından söz ettiği bölümün adı, "Kitaplarım Benim Hayatım". Bu çok anlamlı bir cümle. Kitapları ve yazı Orhan Pamuk’un hayatı. Bir röportajında kitapları için "işte raflarda duruyorlar," demiş ama hemen ardından da gönüllerini almıştı: "Onlarla birlikte yaşadım".
Bir insanın kendini yazıya kapatması olabilir bir şey. Ancak Orhan Pamuk’un kendisini yazıya kapatma hali büyülüymüş gibi. Ya da Orhan Pamuk bunu bize öyle sunuyor ki hiç kimse kendisini dünyaya ve yazıya böyle kapatamaz sanıyoruz. Ama öyle. Orhan Pamuk gibi yazıya, edebiyata karşı böyle kararlı olmak zor.
Orhan Pamuk 18 yaşına kadar ressam olmak istemiş. Resme olan ilgisi yıllar yıllar sonra yazacağı "Benim Adım Kırmızı"da işine çok yaramış. Onu yazar yapan, hayat denilen ve akıl karıştıran o karmaşaya adımlarını atmaktaki çekingenliği olmuş. "Çekingenlikten çok sıkılganlık" diye de düzeltmiş bunu Orhan Pamuk. Aynı röportajında yazıyla olan ilişkisini de "Yazmak yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır," diye özetlemiş.
Orhan Pamuk, roman yazmak üzere odasına kapandığında mimarlığı bırakmış, üniversite diploması olsun diye gazetecilik okuyan 22 yaşında bir gençmiş. Bir masal gibi anlatıyorum ama Pamuk da yazma halini hep böyle anlatıyor. "Yeni Hayatödan sonra çok satan medyatik bir yazar olması bile onun yazma halinin büyüsünü bozamadı. Türk okuyucusu onu her zaman kulesindeki yazar olarak gördü. Kitabı çıktığında her yerde konuşma, görünme hali bile onun yazı ve edebiyat için yaşadığı izlenimini, ona yüklenen "gizemli yazar" kimliğini kıramadı. Oysa son kitabıyla Orhan Pamuk’un satış rakamlarını yakalayan Ahmet Altan "Kadının etli butlusunu severim" başlığını yedi, ne yazarsa yazsın, ne kadar iyi bir yazar olursa olsun "kadını anlayan ve yazan yazar" damgasından kurtulamadı. Mazhar Alanson "Ahmet Altan kadınları anlama kursu açsa da gitsek, anlasak şu kadınları" deyip çıktı işin içinden. Orhan Pamuk’un medyada böyle bir şeye muhatap olmama durumu, edebiyata ve yazıya olan bağlılığını herkese çok derinden hissettirmesinde olabilir mi?
Yazar olacağım diye 22 yaşında odalara kapanmasından sonra ilk romanı "Cevdet Bey ve Oğulları"nı dört yılda yazmış Orhan Pamuk. İlk romanı yayımlanmadan ikincisini yani "Sessiz Ev"i ve üçüncü romanı "Beyaz Kale"nin büyük bir bölümünü... Sekiz yıl sonra odasından çıktığında yayımlanmamış iki buçuk romanı varmış. İlk romanı henüz basılmadan 1979’da Milliyet Yayınları Roman Ödülü’nü almış. Ancak ilk romanını yayımlatabilmesi için öfkeli bir üç yıl geçirmek zorunda kalmış. Sanat dergilerine ciddi ciddi "Ödül Almış Roman Satılıktır" ilanı vermeyi bile tasarlamış. Bir başarısızlık hikâyesini konu edinen "Cevdet Bey ve Oğulları" bildiğiniz üzere yayımlandığında yazarına büyük bir ün kazandırdı. Buraya kadar yazarın yazma ve edebiyatla uğraşma halini efsaneleştirmek için elimizde her türlü malzeme var.
Orhan Pamuk için roman yazmayı ilginç kılan şeylerden biri de her yeni romanda yeni bir söyleyiş tarzını bulmak olmalı. Bu yüzden ikinci romanı ilkine benzemiyor, üçüncüsü hepsinden farklı kalıyor. Orhan Pamuk, "Beyaz Kale"nin düşsel ortamından, karanlık sahnelerinden "Kara Kitap"a düştüğünde artık dışarıda da tanınmış bir yazardı.
Her ne kadar Doğan Hızlan, Selim İleri’den Adalet Ağaoğlu’na kadar pek çok değerli ve önemli yazarımıza dışarıda şans tanısa da, yeni dünyada var olmak iyi yazarlığın yanı sıra profesyonellik diyebileceğimiz bir şeyi de gerektiriyor. Ajanlar ve ajanslar ama en önemlisi burada ve burası için yazıyor olma halinden kurtulma durumu. Hatta çıkacağı zirveyi en başından gözüne kestirmek!
Orhan Pamuk her adımını hesaplayan bir yazar. Bütün kitapları çok satmasına rağmen bir kalemde çok satabilmenin ince yollarını buldu. "Yeni Hayat", Türkiye şartlarında edebi bir eserin yüz binlerce satabileceğini, banka memurelerinin, terzi yanında çalışan çırak kızların kitapçılara koşabileceğini, bir kitabı okumaya çalışacaklarını, dahası okuyup sevebileceklerini herkese gösterdi. "Benim Adım Kırmızı" ile bu rakam düşmedi; daha da yükseldi. Son romanı Amerika’da da çok konuşuldu, hatta söylenenlere bakılırsa Türkiye’ye yansıyan bunun onda biri bile değildi. Orhan Pamuk, "Benim Adım Kırmızı" ile çok zor bir kaleyi, Amerika’yı fethetti. Son olaylardan önce Amerika’da gözü kapalı 20 bin satabileceğinden söz ediliyordu. Orhan Pamuk’un New York’ta Hürriyet’e verdiği röportaj burada yararlı ve hayırlı bir tartışmayı başlattı: "Türkiye’de eleştiriler ve eleştirmenler yetersiz mi?"
Astrolog Hakan Kırkoğlu’nun Orhan Pamuk için çıkardığı ve Internet’te yayınlanan bir yıldız haritası var. Buna göre Orhan Pamuk yazmak ve odalara kapanmak için yaratılmış. Nobel’i sorarsanız yıldızların önünde iki seçenek var: Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk. Batı’daki edebiyat çevrelerine göre insan hakları ve Kürt sorunu çözülmeden Nobel Türk edebiyatına gelmez. Amerika’daki editörü George Andreou "Daha politik yazsaydı Nobel’i almıştı," dese de Orhan Pamuk’un gerek düşünce özgürlüğüne verdiği destek, gerek Kürt sorununa bakışı bu açığını çoktan kapadı. Üstelik, Orhan Pamuk’un bütün romanları gibi kışın yayımlanacak olan kitabında nelerden söz edeceğini bilmiyoruz.