Tarih yazarlığı mı, tarih romancılığı mı?
Reha Çamuroğlu, son romanını çıkarmaya hazırlanıyor. Ne var ki Çamuroğlu roman yazmıyor. Birisi bunu ona söylemeliydi. Ben söyledim, ama pek de mutlu değilim.
GÜRSEL KORAT
EDEBİYATÇI ile tarihçi aynı kişi olabilir mi? Şüphesiz, sınırlarını ve ayrımını bildiği sürece bir insan her iki alanda da ürün verebilir. Sanat felsefesi, dilbilim ve edebiyatı bir arada yürüten Umberto Eco buna örnek. Kötü örnek göstermem gerekirse, tarihçiliğiyle edebiyatçılığı aynı harcın içine döken Amin Maalouf’u, misyonerlikle propagandacılığı birbirine karıştıran Paulo Coelho’yu derhal ve ilk aklıma gelenler olarak işaret ederim.
Edebiyatın "siyasal amaçlar uğruna kullanılan bir araç" olmasına uzun yıllardır gösterilen tepki, meğer bunun sosyalizm adına yapılmasındanmış. Eğer sanatın araçlaştırılmasına gösterilen tepki aslında onun sosyalistliğine duyulan tepki olmasaydı ve işin içinde sanat sevgisi yer alsaydı, "tarihi sevdirme", "turistik bir geçmişi pazarlama" veya "din propagandası yapma" gibi -kimisi tuhaf kimisi adice amaçlar için edebiyatın paspas edilmesine de aynı şiddette tepki gösterilmesi namuslu bir hareket olurdu.
Tarihsel bir olayı anlatmak, edebiyatçı açısından çok çekici. Ancak bir romanın büyük tarihsel kişilikler çevresinde dönmesinin aynı oranda itici olabildiği de doğru. Şu kadarını belirtmeliyim ki, tanınmış tarihsel kişilikler çevresinde dönen her romanda, daima "romana boş veren" bir tarihçi gayretkeşliğinin izini görüyorum. Bu romanlar "tarihi gerçekleri gün ışığına çıkarıyor" veya tarihsel olayları tartışıyor. Bu gelişmenin aslında edebiyatın da tarihin de popülerleşmesi anlamına geldiği söylenebilir. Çünkü "sıkıcı tarih" ve "ağır" edebiyat, alıcısı olmayan iki şeydir. Tarihi "insanlaştırıp", edebiyatı sığlaştırınca ortaya "halk tipi" tarih romanları çıkıyor; yazar "amacına" okur da "aracına" kavuşuyor. Elli yıl önce tarihi yalnızca menkıbelerle "zihninde canlandıran", geçmişi ancak halk edebiyatının destan formu içinde kavrayabilen halkımız, şimdi tarihi yalnızca roman formu içinde öğrenebiliyor. "Halk tipi tarih romanları" ibreyi aşağı çektikçe okurun ibresi de aşağı düşüyor, nicelik çoğalıyor, nitelik azalıyor. Bu gelişme, edebiyatın
- en azından tarih romancılığı alanında - işportaya düşmesi anlamına geliyor. Fakat işin başka bir yönü daha var: Bu edebiyat işporta tezgâhında satılan ve "zabıtanın göz yumduğu" sağlıksız bir kokoreç olsa bile, resmi tarihin "bizden" bir şeyler saklayan ya da "bizi" hakkaniyet ölçülerini aşan bir biçimde şişirip başkalarını küçülten kokmuş mönüsünden daha iyi görünüyor. Bu "yasa dışı" edebiyatta, sığ da olsa yer yer doğru tarihsel bakış olduğu da bir gerçek. Ancak edebiyat adına vahim olan şey tam da bu işte: Edebiyat, bir kitabın tarihi anlatmak için başvurduğu "tıraş" kısmı oluyor, bize parmak ısırtan şey ise kitabın gözümüze soktuğu tarih. Oysa tarihsel roman "geçmiş tarihsel olaylar dekoru önünde" insanın irdelenmesinden başka bir şey değildir ve tarihsel romanla "güncel roman" arasında kronolojik duruş dışında bir fark yoktur. Roman bir dil işçiliğidir, tarihsel olay anlatıcılığı değil; roman dilin olanaklarını zorlamayı, anlatımda yeni yollar aramayı yöntem edinir, alternatif tarihçilik yöntemi değildir.
Tarihsel romanlarda öne sürülen tarihsel tezler, yeterince destekleyici bulgu olmadığı için yazarın bilimsel açıdan cesaret edip savunamayacağı boyutta olabilir. Bu noktada bazı yazarlar "tarih tezlerini" bir edebiyat yapıtı içinde sunarak bir taşla iki kuş vururlar: Söz konusu olan "tez" bilimsel olarak eleştirilirse "canım ne var bunun altı üstü bir roman" denebilir, ama roman olarak elden ele gezen kitabın çok önemli tarihsel ilişkiler kurduğunu söylemek de ihmal edilmez. (Bunun en son örneği Ahmet Altan idi.) Şöyle uzaktan bakılınca bu tür romanlara ne deve, ne kuş denebilir! Kemal Tahir’in ortalığa saldığı bu tür kuşların (roman diliyle tarih denemelerinin) edebiyat bahçesine ne kadar zarar verdiğini anımsatmakla yetineyim.
Çamuroğlu’nun romanları
Şimdi şu soru belirginleşti: İyi bir tarihçi, derinliği olan, insanı sarsan tarih kitapları yazmış olduğu halde, derinliksiz tarih romanları da yazabilir mi? Buna duraksamadan Reha Çamuroğlu’nu örnek gösterebilirim. Onun romanları tarihe bakış açısı yönünden çekici, edebiyat yönünden kurudur. Onun romanları Kemal Tahir’in "söylevler" ve "bilimsel eda" dışında zevk ve üslûp dolu olan romanlarına benzemez. Çamuroğlu edebi üslûbu olmayan, bilimsel bir tez olarak sunulduğunda dikkat çekici ama roman tezi olarak ortaya konduğunda itici olan romanların yazarıdır.
Reha Çamuroğlu "çoklu inanç" ve "zaman" problemlerini ele alış tarzıyla tarihçiliğe edebi bir tad getiren, sorgulayıcı zihniyeti bir alışkanlık haline sokmamıza katkıda bulunan iyi bir tarihçidir. Yazarın çalışmaları aslında iki grupta toplanabilir: Birincisi, edebi bir tat içeren tarih çalışmaları, ikincisi, tarihsel bir tez çevresinde dönen edebi çalışmaları. Çamuroğlu tarih çalışması yaparken "anlatı"sını edebi bir kıvamda yoğurmakla tutarlı ve düzgün bir ürün ortaya koyduğunu kanıtlar; bu çalışmalar gerçekten özgün ve zengindir. Ancak, edebiyat çalışması yaparken edebi metne tarihi giydirmekten öteye gidemez ve "edebiyat ürünü" başlığı altında tarih kişilerinin karton modellerini "romanına" oturtur. İki romanı var, ikisi de tarihsel olayları "açıklayan" tarihsel anlatı formunda. Tarihsel olayları edebiyat tadında sorgulayan önemli inceleme kitaplarının yazarıyla, edebiyatı tarihsel bir tez çerçevesinde yürüten bir kişinin aynı insan olması, üzerinde durulması gereken bir sorun. Bu konu üzerinde durmak gerekiyor, çünkü roman bir edebi tür olarak değil de "anlatı" biçimlerinden biri olarak görülseydi, aslında Çamuroğlu’nun yaptığını eleştirmek gereksiz olurdu. Ama sormak gerekir: Roman bir "anlatı" mıdır? Hayır, roman ne tarihsel ne biyografik ne de toplumsal bir "anlatı" olabilir. Roman tarihsel, biyografik ve toplumsal izlenimlerle, kişisel dünyanın imbiğinden geçen bir "yeniden yaratı"dır. Roman söylev kipinden çok içsel düşünce kipinden beslenir, roman ayrıntıda gizlidir, roman beş duyudur, roman yazarın sonunu önceden bildiği bir tarihsel tez üzerine kurulmaz.
Çamuroğlu’nun bilimsel dilindeki yapının senteze yönelik oluşu bilimin doğasında saklı; çünkü olgulardan hareketle genel kavramlara varacak. Oysa edebiyatçının böyle bir derdi olamaz; ama Çamuroğlu romanlarında aynı sentetik dili kullanmaya devam ediyor ve bu dil yapısı yüzünden hiçbir roman kişisinin iç dünyasına, insani durumlarına eğilmediğini fark edemiyor.
Edebiyat sentetik değil, analitik bir düşünce yapısıyla yürütülen yazı faaliyetinde saklıdır. Çamuroğlu’nun iki romanı da bu yüzden roman olamamıştır. "İsmail" adlı romanıyla bir "anlatı" yazan ve korkarım ki bizim ülkemizin Amin Maalouf’u olmaya niyetlenen Reha Çamuroğlu, "Sabah Rüzgârı", "Dönüyordu", "Tarih Heterodoksi ve Babailer" adlı kitaplarıyla önemli işler yaptı, ancak sanırım tarih bilimi söz konusu olduğunda öznelliğe ve yorumsamaya yönelik eğilimlerinden etkilendiği ve bunlara ampirik kanıtlar bulamadığı için roman yazıyor. Bunları E Dergisi’nde Şubat 2001 sayısında kendisiyle yapılan bir röportajdan anlıyorum.
Şüphesiz Amin Maalouf da tarih bilgisiyle bizi şaşırtır, ondan çok şey öğrendiğimizi hissederiz; ama Maalouf teknik yazıcılığa alışmışlığının cezasını roman yazarken epeyce çekmişe benzer, sabırsızdır; zihni bilgi aktarma tutumuyla öyküleme tutumu arasında salınıp duran bir sarkaç gibidir. O yüzden Maalouf’un roman diye yazdığı hiçbir şeyi ciddiye almamak gerekir, ideolojik keşmekeş dolu, berbat bir edebiyatçıdır.
Çamuroğlu teknik bir dille yazmanın sentetikliğini bir yöntem olarak romana da uyarladığının maalesef farkında değil; ortaya bir toplumsal sorunu ve görüşleri koyuyor sonra da bunlara kartondan tipler kesip sosyolojik akışı bu tiplerin konuşma balonu haline getiriyor. "Son Yeniçeri" adlı romanı "İsmailöde gördüğümüz kimi sıcak satırlardan bile yoksun, roman olarak öyle basmakalıp ki, hani "Tarih Heterodoksi ve Babailer"in yazarının da aynı kişi olduğunu bilmesem, Çamuroğlu’nun romanlarını eleştirmeyi bile gereksiz bulacağımı belirtmek isterim.
Romanlarını oluşturan tarihsel bakışı kavradığım, hatta pek de farklı düşünmediğim bir yazarın, romanında oluşturduğu estetik dışılığa şaştığım için bu yazıyı yazıyorum. Hiçbir insanın iç dünyasının olmadığı, iç dünyanın sadece olayların anlatılışı ve izlenişinden ibaret olduğu, hiçbir bedensel, düşünsel veya ahlâki iç çatışmanın görülmediği, roman kahramanının en yakınındaki kişilerden birinin -örneğin Sarı’nın karısının bir cümle ile bile tanımlanmadığı bir roman okumamıştım. Bir tutsağın Müslüman olduktan sonra, bu denli çelişkisiz Müslüman olarak kalmasına da hiç tanık olmamıştım.
Uzatmaya gerek yok; Çamuroğlu roman yazmıyor. Birisi bunu ona söylemeliydi. Ben söyledim, ama pek de mutlu değilim.