Türkiyeli halimizin HİCİVCİSİ
Cem Yılmaz, kendi kendinin projesiydi. Leman Dergisi’ndeki o genç karikatüristten yarattı kendini. Ayrıca o, popüler olana itirazdaki ahlakçı tona popüler kültürün verdiği cevaptı.
GÖKSEL AYMAZ
BUGÜN popüler olana itirazda ahlakçı bir ton var. Bu, başka zamanların ahlakçılığına hiç benzemiyor. Erdemli bir toplum beklentisiyle yola çıkmış olan Antik Yunan filozoflarının ya da 18. yy.’ın bizzat ahlak sıfatıyla tanımlanmış Anglo - Sakson felsefesinin sebep ve eğilimleriyle hiçbir ilgisi yok. Bu ahlakçılık bugüne ait. Gerçeklikle yüzleşmeye nedense bir türlü yanaşmayan, karşısında durana hep bir önyargı içinde, düşmanca ve haset duygularla yaklaşan bir tutum bu. Bir adam ünlü ve zenginse, kesin ahlaksızdır! Bu kadar basit. Bu önyargı, sistemin temelden eşitsiz olan kuruluş mantığını görmezden gelmeye, onu gizlemeye yarıyor. Yaklaşımdaki tarz bu olunca, popüler olana yönelik bilgilenme ve düşünme biçimi en başından paranoid, varılan yargı da sonuçta konspiratif olup çıkıyor. Var olan gerçekliğe akıl düzeyinde erişmekten alıkoyan bu yanıltıcı ilgi, yoksulluk ve zenginliğin o derin gerçekliğini kavratmak yerine, insanı kör bir protestoya sürüklüyor. Bu da eleştirenin seçkinliğine -nefret ve reddetmeye dayalı- kolay yoldan edinilmiş bir huzur bahşettiği için, gerçekliği değiştirip dönüştürmek gibi dinamik bir uğraşı derin bir zaafa uğratıyor.
Dönüştürülmeyi bekleyen rezil gerçeklik, böyle bir lüksü haklı ve makûl görmez. Bu, savurganlıktır. Çünkü genel çürüme ve kirlilik içinde farklı bir yerde duranları da yanlış temelli kaba bir ahlakçı kriterle bir kalemde silip atar. Oysa çürüme ve kirliliğin boyutları göz önüne alındığında ve toplumun bunu aşmak için henüz ateşli bir heyecan beslemediği gözlendiğinde, kırıntı büyüklüğünde olsa dahi, popüler kültür içinde (Unutulmamalı ki bu aynı zamanda üstyapı’nın, ya da hegemonya’nın, ya da devletin ideolojik aygıtları’nın içinde demektir.) farklı bir yerde duran her şeyin ve herkesin kıymetini şiddetle bilmek gerekir.
İnsanı anlatan adam
Bunu kavramak için Cem Yılmaz’ı konuşmanın, ama üzerindeki magazin yükünü atarak konuşmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Cem Yılmaz’ın komedyen kimliğini, yaptığı mizahı, hatta konuşma tarzı ve dış görünüşünü, magazinin bütün gürültü patırtısının uzağında, yalnızca anlamaya istekli bir sükûnetle ele almak, başka birçok işe kalkışmaktan daha heyecan verici ve daha anlamlı bir çaba olabilir.
Bütün o yüküyle ele alırsanız eğer, Cem Yılmaz’a kızmak çok kolay. Lüks arabasına gıcık olur, diğer gıcık olanlarla da ağız birliği eder ve "Bu da esasen düzen adamı," deyip işin içinden çıkarsınız. Ama bu hiçbir surette, eleştiri olmaz, düzayak ahlakçılığın ta kendisidir; derinlikten yoksundur; kitlelerin eşitsizlikten doğan husumetini ve ona karşı biriken zehrini, bulduğu bir kanala boşaltıp rahatlamasını sağlayan toplumun genel geçer yargılarıyla biçimlenmiştir.
Güzel kadınlarla birlikte olup güzel arabalara binen bu komik, palyaço kılıklı adam insanı anlatır. Onun mizahını, kesin bir insan derinliği belirler. Pek az sayıda komedyen bu derinliğe inebilmiştir. Yalnızca komedyen mi? Bugün pek az sayıda romancımızın romanı, pek az sayıda hikâyecimizin hikâyesi ve pek az sayıda şairimizin şiiri insanı o noktasında böylesine ele geçirebilmiştir. Bunu artık hiçbir komplekse kapılmadan itiraf edebilmek gerek.
Öncelikle, her insanın bir dünya olduğunu hatırlatalım; Cem Yılmaz, muzip fakat keskin gözlü bir kaşif olup o dünyanın içine giriyor. İnsanın nesnel ve duygusal evrenini, o evrenin gizlenen saklanan köşelerini, girdisini çıktısını, ihanetlerini, zaaflarını, kompleks ve önyargılarını çırılçıplak bir gerçeklikle yansıtıyor. Gizlisiz, saklısız ve sansürsüz "İnsan, işte budur!" diyor. Hayatı ve kendini korkunç bir yabancılaşma içinden izleyen insanı, kendi hakikatiyle yüzleştiriyor. Basitçe tespit edilip geçilecek öylesine bir nitelik değil bu. Hakikati görmek ve göstermek, bugün, bu çağda öyle büyük bir iş ki... Adorno, "Yaşamın en dolaysız hakikatini" anlamak isteyen birinin öncelikle "onun yabancılaşmış biçimini incelemek" ve dolayısıyla "bireysel var oluşu en gizli ve en gözden ırak noktalarında bile belirleyen nesnel güçleri araştırmak" zorunda olduğunu söylerken bunu yapabilecek zekâya saygısını ifade ediyordu. Cem Yılmaz hakkında söylenen ilk şey: Çok zeki! Ama işte herkesin dikkatini çekmekte olan akıl ve zekâsı da tam burada, insanın bu yabancılığını görüp sezebilmesinde yatıyor. Çünkü akıl sahiden de Voltaire’in dediği gibi, nihayetinde "Her şeyi olduğu gibi görmekten başka bir şey değil," özellikle de bu çağda. Akıl ve deha, evrensel aptallığın kararttığı ve neredeyse yok etmeye çalıştığı bir dünyada, gerçeği görmeye ve anlatmaya yarar. Bu gerçekler ne kadar sıradan olsalar da, çoklarınca sezilmediği için birden bire insanın büyük gerçekleri oluverir. Kendisini olağan bir komedyenden ayıran anlatım gücünün ve mizahının bu komik adama kazandırdığı değer işte bu: Herkesin yaşadığı, ama görüp de fark edemediği için büyük oluveren gerçekler! Cem Yılmaz, bu gerçekleri işlerken, yaşamın dolaysız hakikatini mizah yoluyla açığa çıkarmış oluyor; anlattığı hikâyelerde iki kişi -diyelim ki iki sevgili- arasındaki tutku, korku, kompleks ve önyargıları hiç sansürsüz dile getirirken, aslında bireysel var oluşu en gizli ve en gözden ırak noktalarda belirleyen nesnel güçleri sahneye taşıyor; bir keşif ve yüzleşme malzemesi olarak getirip oraya yığıyor. Komedisinde belki kavramsal bir çerçeve içine alınıp "işte bunu yapıyorum" diye belli bir iddia ve özel bir vurguyla ortaya çıkmıyor bu. Ama bu dağınıklık içinde yaptığı şey, tamamen, yabancılaşmış modern insanın Türkiyeli halinin hicvidir.
Tamamen duygusal
Gerçekle kurduğu bağ, eleştirelliği, belki bilinçli değil; ama iyi ki de değil, demek geliyor insanın içinden. Bu nedenle ısrarla "mesaj kaygısız komedi" yaptığını söylemesi de gayet sağlıklı. İsterik çırpınışlarla mesaj vermek için ıkınıp sıkınan kaba saba parodiler karşısında, insanı keşfeden, sakin ve sade bir komedi daha bilinç açıcı. Ayrıca, komik etkisi yaratmak için elde bazı bildik yol ve yöntemler varken Cem Yılmaz’ın başka şeylere başvurması, mizahta kesin bir düzey arayışını işaret ediyor. Örneğin hiç taklit yapmıyor. Yine, iyi ki de yapmıyor! Her şeyin köken itibariyle neredeyse kendi karşıtına dönmekte olduğu çarpıtılmış bir dünyada taklit, mizahın gerçeğe ihanetidir. Ayrıca komedi zaten düşük zekâlı yapımlar olarak fazlasıyla eleştirildi. İçinde eleştirel bir akıl olduğu iddiasıyla çıkanlar ise, çoğunlukla gerçekten sıkıcıydı. Komedi, budalaca olmakla mesaj kaygılı eziyet arasında bir yerde, eli yüzü düzgün, izlenebilir yapımlar olabilirmiş pekâlâ; Cem Yılmaz, bunu gösterdi. Kendini çok fazla ciddiye almadan ve hiçbir büyük iddianın ardında perişan olmadan, müthiş bir sadelikle yalnızca sahiden iyi bir komedi yapmaya çalıştı. Demek sadece bu yeterliymiş.
Hiç kuşkusuz, bir anlatım dehasına da sahip Cem Yılmaz. Çünkü hayatın ve insanın farkında. Pantomim ve oyunculuğundaki ustalıkta, elbette bu farkında oluş’un büyük katkısı var. Şeytanca bilgisi, bu neşeli ve komik adamı, insanlığın ciddi bir imgesi yapıyor. Bunun dışında daha başka nasıl bir mesaj versin? Ondan bir öğretmen, bir siyasetçi ya da bir örgütçü tavrı beklemek ne kadar akıllıca olabilir ki! Yılmaz’ı şöyle sağlam bir kapitalist toplum eleştirisi yapmıyor diye eleştirmek boşuna. Mizahının şu gün var olabilmesinin içerdiği anlam kadar, hakkında memnunluk verici başka bir şey olamaz.
İnsani gerçekliği dile getirmekte hiçbir kompleks, saklanma, gizlenme, önyargı ve çekincesi olmayan Cem Yılmaz, kendi hayatını da öyle yaşıyor. Çünkü kültür endüstrisi içinde icat edilmiş, tasarlanmış, önerilmiş, dayatılmış bir ürün değil, kimseye hiçbir gebeliği yok. Milyonları kırıp geçiren Cem Yılmaz’ı, kendisi, Leman Dergisi’nin o genç karikatüristi yarattı. Bugün reklama çıkmasının "tamamen duygusal" olduğunu hiç çekinmeden söyleyebiliyorsa, bu yine "tamamen" bağımsız olduğu içindir. Kaldı ki kafasının sırf gerçeği görmekten ileri gelen zorunlu bir muhalifliği var; onu kesip atmadıkça, elinde değil, o dünyanın adamı olamaz. Çünkü kendisini aykırı ve marjinal kılan şeyin, yaşama biçimiyle, kılığı kıyafeti veya yaptığı çılgınlıklarla hiçbir ilgisi yok. Onun marjinalliği tamamen kafasının işleyiş biçiminde. Sahip olduğu kafanın insanlara ve dünyaya bakışında, çoklarınca yitirilmiş kesin bir sağlıklılık, dipdiri bir zindelik var.
O kafa, gerçek çürümenin nerede başlayıp nereye doğru uzadığını seziyor ve ondan kaçınıyor. Çürüme ve son arasında tanımlayıcı bir ilişki elbette vardır ama bu ilişkiden yepyeni bir başlangıç çıkartmak da mizahtan ziyade siyasetin işidir. Bu nedenle öncelikle, çürümüşlüğü -bilinçli ya da bilinçsiz- hicveden Cem Yılmaz’ları kendine çekecek doğru bir siyasetin eksikliği, böyle bir siyasetin henüz becerilememişliği sorgulanmalı belki de.