medyada olmak ya da olmamak
Kayıp okuyucu kitlesini nasıl açığa çıkaracağız? Bunun için Serdar Erener’e "12 Dev Adam"lı bir kampanya filan mı sipariş etmeli, ölüme alkış tutan gazetelerden bir sayfalık edebiyat eki mi istemeli, kuponlu yazar kampanyasına mı gidilmeli?
ŞEBNEM İŞİGÜZEL
KUNDERA romanlarından, birkaç filmden dolayı kaplıcaların sessiz olduğunu düşünürdüm. "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği"nden aklımda kalan, sessiz kaplıca havuzunda satranç oynayan iki adam ve Sabina’nın suya atlayışıyla sarsılan atlar, vezirler, şahlar, matlar. Diyeceğim bizim memleketteki kaplıcalar eski doğu bloku ülkelerindeki gibi sessiz değil. Fazlasıyla neşeli, fazlasıyla gürültülü. Kadınlar dayak yemiş gibi bitkin, yorgun daha doğru bir ifadeyle ruhsuz. İşte bu ruhun üfürüldüğü zavallı kadınların her birinin elinde Ahmet Altan’ın "İsyan Günlerinde Aşk"ı. Yazdan bu yana parola gibi bir şey: "İsyan Günlerinde Aşk". Ruhsuz, mutsuz kadınlar, kırk yılın başı eline bir kitap alan kadınlar, göz gözü görmeyen su buharı bulutunun içinde medyanın ‘kadınları anlayan yazar’ ilan ettiği Ahmet Altan’ın kendilerine sunduğu dünyayı yaşıyorlar. Geceleri sıkıntıdan uyku girmeyen gözleri ısrarla harfleri, kelimeleri yan yana koyuyor, okuyor. Doğru, en çok kadınlar okuyor. Onlar da Ahmet Altan’ı okuyor işte. Absürdün de absürdü bir film karesi gibi kaplıca havuzunun kenarında ellerinde her an kağıt hamuruna dönüşüverecek bir kitapla şezlongunda dertop olmuş dört kadın "İsyan Günlerinde Aşk"ı okuyor.
Safça bir soru sorabilir miyim? Bu mutsuz, yorgun, bitkin kadınlar ordusu bilse ki Latife Tekin’in "Ormanda Ölüm Yokmuş"u ile bir ormanda ürpererek bir yürüyüşe çıkacaklar okumazlar mı? Hasan Ali Toptaş’ın bütün kitapları, Mehmet Yaşın’ın şiirleri, Cemil Kavukçu’nun, Müge İplikçi’nin öyküleri, İhsan Oktay Anar’ın romanları, Gaye Boralıoğlu’nun "Hepsi Hikâye"si, Sadık Yemni’nin "Muska"sı, Aslı Erdoğan’ın "Kırmızı Pelerinli Kent"i, Engin Gençtan’ın "Kızarmış Palamut Kokusu", Nilüfer Güngörmüş’ün "Büyük A"sı... Bu kadınlar bunları da okuyamazlar mı?
Biraz önce saydığım kitaplar medyanın itelemesiyle kırk yılın başı okuyan kitlenin reçetesine yazılmayacak kadar ağır ilaçlar mı? Ahmet Altan uçucu, uyutucu bir sıvı mı? Hayır. Sadece bu kadınların diğer kitapların varlığından haberleri yok. Medyanın büyük bir bölümü Petek Dinçöz’ün nasıl şarkı söylemeyi öğrendiğini haber ediyor. Lafı uzatmama gerek yok, Vivet Kanetti "Koş Süreyya Koş"da bu eleştiriyi gayet güzel yaptı. Çok satan gazetelerde, dergilerde kitabın varlığı devede kulak. Herkesin söylediği ise "Memleket İstanbul’dan ibaret değil" Yani çok uzaklarda, hatta İstanbul Cumhuriyetini oluşturan varoşlarda milyonlarca insan ekmek alamıyor. Oysa ortada gerçek bir okuyucu olsa yani cebinde world kartı, taksit kartı, bölen kartı, uçan kartı olanlar da okusa, jeep tüketenler de okusa sanırım kitap okunur.
Çok satmak suç değil. Ahmet Altan kötü bir yazar da değil. Üstelik hepimiz için çok değerli denemelere imza atmış bir yazar. "İsyan Günlerinde Aşk"ın bu kadar uzun süredir okunuyor olması ve ellerden düşmemesi hikâyesini açtığımızda, deştiğimizde tünelin ucunda ışık görebiliriz. Kitabı yaz başından bu yana pek çok değişik mekânda çoğunlukla kadınların elinde görmüş birisi olarak kendimce başka şeyleri de gözlemledim. Sözgelimi çoğu insan bu cüsseli kitabı okuyor ve anlıyor olmaktan dolayı mutluydu. Bu da kitaplar anlaşılmaz, okunmaz şeylerdir insanın sadece canını sıkarlar ön yargısından mustarip olduğumuz anlamına geliyor. Peki, "İsyan Günlerinde Aşk"ı sular seller gibi okuyan bu kitle kitap korkusunu atlatmış olarak başka bir kitaba saldırıyor mu? Medyadan yeni bir işaret alana kadar, hayır! Çoğunluk Pavlov’un köpekleri gibi. Gezin denilen yerleri geziyor, burada soluklanın denilen yerlerde duruyor elbette okuyun denilen kitabı alıp okuyor. Hepimiz biliyoruz ki en özünden, en hasından okuyuculuk böyle bir şey değil. Bir anda kitaplanan o iki yüzbinlik kitle elindekini bitirdikten sonra yeniden kitapçılara koşmuyor. Kitaplarla o kayıp okuyucu kitlesi arasındaki kopukluk devam ediyor. Peki kayıp okuyucu kitlesini nasıl açığa çıkaracağız? Bunun için Serdar Erener’e "Oniki Dev Adam"lı bir kampanya filan mı sipariş etmeli, ölüme alkış tutan gazetelerden bir sayfalık edebiyat eki mi istemeli, kuponlu yazar kampanyasına mı gidilmeli? Ne yapmalı da jeeplerinde yol alanları bir kitapçının önüne çekebilmeli? Bilmiyorum. Belki sorun daha derindir genlerimizde bir eksiklik, DNA’mızda bir bozukluk vardır.
Aslında bu kayıp okuyucu kitlesini bulmak çıkartmak kadar önemli bir başka konu daha var: Yazarın medyada yer alma hali. Geçen gün Internet’te Ahmet Altan ile yapılmış söyleşilere baktığımda bu durumla en çok dalga geçenin ve fırlamalık yapanın Ahmet Altan olduğunu düşündüm. Kendisi "kadını anlayan yazar" ilan edilince, eski bir gazeteci olarak oyunun kurallarını çok iyi bildiğinden medyada da kadınlar üzerine çalışmış ve zekice bir oyun düzeniyle bu işten de alnının akıyla çıkmıştı. Ahmet Altan kimi zaman Freud’un çözemediği kadınları çözen adam ilan edilmiş. Kendisi de az değil:" Kadında hem meme hem zekâ lazım," demiş. Kolejli alaturka kadın sevdiğini itiraf etmiş. Bunlar ince ve zekice yapılmış şeyler. Ahmet Altan gibi bir gazeteci işin nereye varacağını önceden kestirmiş olmalı. Öte yandan bu işte bir paradoks var: Zira, Mazhar Alanson’un bile "Kadınları anlama kursu açsa da gitsek" dediği Ahmet Altan, cinsimiz üzerine pek ikircikli laflar ediyor neredeyse hepimizi makaraya alıyor sonra da ruhları üfürülmüş kadınlar tarafından heyecanla okunuyor. O kaplıca havuzunun başında bunu hissettim. Oradaki dayak yemiş gibi duran hayattan bıkmış ve oldum olası aşağılanmış kadınlar bana önce Mehmet Yaşın’ın "Ruh Hırsızı" şiirinin güzel bir dizesini hatırlattılar:"Çünkü ruh hırsızı insanın kendi eviçindedir" ve bir başka dizesini daha "Ruh hırsızını şurdan tanıyacaksın: ‘Seni öyle seviyorum ki ben senim’der". Romanın sadece kadınlardan ibaret algılanılmasından, 31 Mart hikâyesinin görmezden gelinmesine sitemle kadın kadın diye üstüne gelen medyanın suyuna gidiyor gibi görünüp ellerine bomba gibi manşetler veren Ahmet Altan o havuz başındaki kadınların evlerindeki ruh hırsızlarıyla işbirliği içinde mi? Yoksa o da bir ruh hırsızı mı? Bilemeyiz. Ahmet Altan gibi bir yazara saygıda kusur etmek istemeyiz amma okuduğumuz röportajlar gördüğünüz gibi hepimizi nasıl da yüz göz yapıyor.
Kitaplar anlatmalı kendini, yazarlar değil. Kitap değil, eser okumalıyız. Cümleler kalmalı aklımızda. Ne kadar çok cümle birikirse içimizde o kadar iyi bir okuyucuyuz. Latife Tekin’in yazarın kendinden söz etme haline ilişkin söyledikleri doğruydu. Yazar kitabından ibaret olmalı. Zira hepimiz okuyucumuzu hayal kırıklığına uğratacak ölümlü canlılarız. Kahramanlarımız, cümlelerimiz bizden daha değerli olmalı. Röportajlardaki tek özel mevzuu belki de yazarın nasıl kurduğu ve nasıl yazdığı olmalı. Kısacası yazarın medyadaki duruşunu belirlemesi zor iş. Bu işten belki de alnının akıyla çıkan bir tek İhsan Oktay Anar var zira kendisi özellikle röportaj vermiyor ve bana kalırsa iyi ediyor. Dolayısıyla Le Monde’da, İhsan Oktay Anar’la ilgili çıkan o övgü dolu yazı burada kitabı okumadan iş kotarma telaşında olanların yapacağı röportajlardan çok daha iyi.
Aslında bu işin bir başka boyutu daha var: O da yayınevlerinin çok satan yazar, altın yumurtlayan tavuk talepleri. Defter’in son sayısında Çimen Günay imzalı, romancı Hasan Ali Toptaş üzerine bir yazıda ilginç bir bilgi vardı. Çimen Günay yazarla yapılmış röportajlardan, kendisine Ahmet Altan ve Buket Uzuner gibi yazmasının öğütlendiğini alıntılamıştı ve bu da benim kafamı çok karıştırdı.
Yazarların önünde hem üslûp hem medyaya karşı tavrı konusunda parlak bir isim var: Sallinger. Biliyorsunuz kendisi hayatı boyunca röportaj vermemiş bir yazar. Muhabirler yıllarca kapısında yattı. Ama sonunda ne oldu, uzun yıllar birlikte yaşadığı kadın kalktı yaşadıklarını anlattı ve Sallinger’a demediğini bırakmadı. Anlayacağınız yıllardır yazdıklarını ortaya atıp ağzını açmayan gizemli yazarın ne maçoluğu, ne pizzadan başka bir şey yememesi kaldı. Gördüğünüz gibi bu iş ince bir matematik gerektiriyor. Hatta belki de şans. Yazabilmek için yetenek, sonrası için de kader ve şans diyebilir miyiz acaba? Sanırım en doğrusu iyi olanın başını bütün çamur deryalarından çıkarıp var olabileceği gerçeği.