BİR KİTAP
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...

Unutulmuşların sesi

Mehmet Uzun’un "Dicle’nin Yakarışı" adlı romanı, Dicle Nehri’nin şahitliğinde, bölgede yaşanmış, unutulmuş, dile getirilmemiş bir tarihi kesiti anlatıyor. Hem de bir dengbejin diliyle...

ESİN COŞKUN

    BU romanı yazmanızın amacı, unutulan ya da unutulduğunu düşündüğünüz bir tarihi yazılı bir eserle yeni kuşaklara aktarmak mı?
Evet. Unutulmuş, yok edilmiş bir tarihi kesiti, insanların kaderlerini edebiyat alanında günümüz okuyucusuna ulaştırarak unutulmaz hale getirmek. Bir bilinç, hafıza haline... Romanın gerisindeki önemli kaygılardan birisi bu.

"Dicle’nin Yakarışı"nda, Dicle Nehri ile bütünleşmiş bir tarih söz konusu. Ve Dicle Nehri, sanırım bir çok şeyin simgesi olarak anlatının merkezini oluşturuyor.
Dicle ve Fırat, insanlık tarihinin en önemli iki kaynağı. İnsanlığa ait yazılı belgelerde, Tevrat’tan günümüze kadar gelen bütün önemli kitaplarda söz edilir. İlk dillerin oluştuğu, ilk kültürlerin, medeniyetlerin yaratıldığı bir bölge. Ne Dicle ne Fırat herhangi bir dile, dine, kimliğe ya da halka ait değil. Çok kültürlü, çok dilli, çok dinli olmayı, hoşgörüyü, birlikte yaşamayı simgeliyor.

Aynı zamanda bir varoluş kaynağı olarak da düşünebilir miyiz?
Elbette. Dicle orada kendisi bir tarih durumunda. Her şeye rağmen durmadan akan bir nehir. İnsanlık da böyle. Dolayısıyla, Dicle aynı zamanda insanlığın halidir, ruh halidir de. Savaşlar, kırımlar oluyor, diller, dinler geliyor, medeniyetler yıkılıyor, yerine başka uygarlıklar kuruluyor, fakat ona rağmen insanlığın hiç şaşmaz bir akışı var.

Kitabın geleneksel tarzda bir anlatı, roman tekniği yok. Eskiden divanhanelerde, meclislerde kullanılan sözlü anlatı tekniğini romana mı uyarlamaya çalıştınız?
Kendime ait teknikler, diller, üslûplar yaratmaya çalışıyorum. Teknik ve estetik benim romanlarımda çok önemlidir. Bu bir roman. Kurgusu çok güçlü, tarihi bir arka planı, bir felsefesi var. Romanda, geleneksel anlatı türleriyle modern anlatı tekniklerini birbirine katarak özgün bir anlatı tekniği yaratmaya çalıştım. Dengbejlik geleneksel bir anlatı biçimidir. Sözlü anlatı biçimi. Sadece Kürtlerde değil bütün dünyada var bu. Homeros’tan Kürt dengbejlerine, Türkmen ozanlarına kadar... Kürtlerde ise çok daha önemli. Çünkü, Kürtlerin yazılı dilleri yasak. Bu yüzden sözlü anlatım biçimi çok gelişmiş, çok rafine. Bunu yeni kalıplara uydurmak, yeni anlatı biçimlerine modernize etmek gerekti.

Sizin anlatıcınız?
Benim anlatıcım geleneksel bir dengbej değil. O özelliklere sahip ama aynı zamanda da son derece modern. Bireyin sesi olmaya çalışan, bireyin haklarını, özgünlüklerini, özgürlüklerini savunmaya ve bireysel bir edebiyat, sanat yaratmaya çalışan bir dengbej. Mesela teknikte nesirle şiirin karışımı var. Sonra seslerin üzerine kurulmuş durumda. Dengbejlik, başka kültürlerde yitti. Çünkü yazılı anlatım biçimleri sözlü anlatım biçimlerini yok etti. Fakat Kürtçe yazı dili ve eğitim - öğretim dili alanlarında yasak olduğu için sözlü anlatımla kendini sürdürmeye, zenginleştirmeye, günümüze adapte etmeye çalışıyor. Dolayısıyla hâlâ sözlü anlatı, dengbejlik geleneği Kürtlerde çok yaygın biçimde var.

Romanın çoğunluğunda Bıro, üzüntülerden, acılardan bahsediyor. Ama onun bahsettiği acılar kitabın sonuna doğru ortaya çıkıyor. Aynı zamanda romanda tarihsel bir arka plan var. Gene de daha çok Bıro’nun kendi yaşamöyküsü söz konusuymuş gibi...
Romanı iki cilt olarak düşünüyorum. İlk ciltte Bıro’nun sözünü ettiği acılar, okuyucuya bilgi vermek içindi. O acıların olay halinde yaşanması romanın tümünde görülecek. Zaten Bıro’nun anlatımı bir geriye dönüştür, çünkü Bıro esasında ölmek üzere. Bilinmeyen, unutulmuş bir tarihi arka plan var romanda ama doğrudan doğruya bir tarihi roman değil. Bir bireyin öyküsünü, kaderini anlatan bir roman bu, bir aşk öyküsü. Tarihi arka plan, bu aşk öyküsüyle birlikte akıyor. Romanın ikinci cildinde bunlar daha yoğun biçimde gelecek.

Bıro’nun anlatımında, sadece unutulanların hikâyesi değil de, o unutulanların hikâyesinden çıkarılacak bir ders de var sanki...
Bu romanla benim yapmaya çalıştığım; günümüz okuyucusuna, insanına geçmişteki kimi musibetlerin sebeplerini anlatabilmek, ulaştırabilmek ve belki bundan ders çıkarmalarını ummak. Böyle bir kaygı var elbette. Çünkü Mezopotamya tarihi çok çok kanlı, baktığımızda benzer olaylar yaşandığını görüyoruz. Bıro kendisi diyor, Mezopotamya’nın tarihi dalgalar gibi; dalga geliyor, kıyıya vuruyor, kayboluyor, yeniden bir dalga geliyor, bir dalga daha... Bunun en önemli sebeplerinden birisi, bana göre, yaşananları bir hafıza haline getirmeyişimiz. Biz bunu beceremedik, ne Türkiye ne Ortadoğu ne de Mezopotamya’da.

Romanın arka planında Kürt tarihinden önemli bir isim var, Mir Bedirhan. Ve Kürt tarihinde olumlu bir kahramanmış gibi görülmesine rağmen, olumsuz olaylar söz konusu.
Ne Bıro ne de yazar, o tarihi olaylarla ilgili taraf değiller. Onların görevi anlatmak... Bir kaderi, bir edebiyat, bir anlatı haline getirebilmek. Bu yüzden olumlu yanları da var, olumsuz yanları da. Burada bir Keldani katliamı olmuş, onu Mir Bedirhan yapıyor. Onu olumlu olarak görmek mümkün değil. Sonra Sait Bey Kalesi’ne taarruz var. Ama aynı zamanda onların sosyal yaşamdaki ilişkileri, kişisel ilişkileri ve bölgenin hükümdarı olmasının getirdiği bir imaj var. Bütün onları anlatmak gerekli. Gerisini okuyucuya bırakıyoruz. Karar onun. Ama okuyucudan istenen şey, okuduklarını bir hafıza, bir duygu, bir düşünce haline getirmesi.

Kitapta aynı zamanda farklı kültürlerden iki insanın arkadaşlığına, hoşgörüsüne şahit oluyoruz. Bıro ile Mıgo’nun. Bunu bir çağrı olarak niteleyebilir miyiz?
Romandaki o normal yaşam, sosyal ilişkiler esasında bütün Mezopotamya’nın doğal yaşamıdır. Yani birisi Yezidi, birisi Ermeni, birisi Süryani, birisi Müslüman, birisi Türk, birisi Kürt, birisi Arap. Böyle çok kültürlü, çok dinli, çok dilli bir ilişki söz konusu. Normal, doğal yaşam bu. Fakat bu yaşam devamlı ideolojilerle, siyasetlerle, rejimlerle yok ediliyor. Farklı bir yaşam bölgedeki insana zorla kabul ettiriliyor. Yani bir bölüm dinler, diller, kimlikler, kültürler kötü olarak lanse ediliyor. Yok edilmeye çalışılıyor. Bir bölümü de çok önemli, çok gerekli olarak öne çıkarılıyor. Ve onlara uygun bir toplum, bir ideoloji, bir siyaset, bir kültür yaratılmaya çalışılıyor. İnsanların bu özel yaşamlarına, sosyal yaşamlarına müdahale edilmemeli. Dolayısıyla Mıgo ile Bıro’nun ilişkisinde doğal güzelliği, doğal sadeliği, samimiyeti, sıcaklığı göstermek gerekliydi bence. Bunu çok istedim, ne kadar başarılı oldum bilmiyorum.

Bıro hikâyesini, romanı okuyacak olanlar dışında, romanda da birilerine anlatıyor. Hikâyesini kitapta kimlere anlattığının ipucunu verebilir miyiz?
Tabii. Olayın tümünü anlatmayayım ama birisiyle kavga ediyor ve onu öldürmek zorunda kalıyor. Kendisi de esasında ölüm döşeğinde, ağır yaralı. Cizre’ye dönmek istiyor, çocukluğunun mekânına. Döndüğünde de seçkin bir genç kuşak dengbej kitlesine hayatını, öyküsünü anlatmak istiyor. Karşısında oturmuş onu dinleyen insanlar var. Biz onu görmüyoruz, onları hissediyoruz. İkinci cildin sonunda göreceğiz.

İkinci cilt ne zaman?
Büyük ihtimal sonbaharda.

Romanlarınızı Kürtçe yazmanızın nedenlerinden biri, Kürtçenin edebi anlatımda da yetkin bir dil olduğunu göstermek mi?
Amaçlarımdan birisi o olabilir ama sadece o değil. Kürtçe benim çocukluğumun dili. Dünyayla tanışmam, iletişim kurmam Kürtçe sayesinde oldu. İkincisi, bakir bir dil hâlâ. Pazar dili, reklam dili haline gelmemiş; kelimeler, terimler, tanımlar bozulmamış. Bir çok dil bu anlamda özelliğini kaybetti günümüzde. Ben sözcüklerin temiz, sade olmasına, insani ihtiyaçlara cevap veren durumlarda yaşamasına çok önem veriyorum. Kürtçe’nin bana bu imkanları sunacağına inandım. Bir diğer neden de elbette ahlâki bir karşı duruştur. Bir dil yasak olmamalı. Ben bunu (19 Nisan’da Diyarbakır’da yargılandım) savunmamda da anlattım. Sadece Kürtçe değil, hiçbir dil yasak olmamalı. Bütün bunları toparlayıp, böyle çok politik bir çıkıştan ziyade edebi bir çıkış, kültürel bir çıkış halinde, buna adapte ederek bir yazarlık yapmaya çalıştım. Ve çok iyi oldu, çünkü her dil yazara kendi imkânlarını sunuyor. Her dilin kendisine özgü bir mantığı, bir referanslar dünyası, sunduğu imkânlar var.



[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





Memenin Tarihi
Marilyn Yalom


    Fransız edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat profesörü, ünlü araştırmacı Marilyn Yalom provokatif, öncü ve her yönüyle düşündürücü bu kültür tarihi çalışmasıyla kadın memesine ilişkin inanışların, tasvir ve anlayışların yirmi beş bin yılını keşfe çıkıyor. Dinde, psikolojide, siyasette, toplumda ve sanatta memenin izini sürüyor. Amacının kadın memesi üzerine daha önce hiç denenmemiş biçimde düşünmeyi kışkırtmak olduğunu söylüyor ve kuşkusuz bunu başarıyor.


ARAŞTIRMA
Çeviren: Ayşe Gün
Çitlembik Yayınları
Fiyatı: 9.500.000 TL..


EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...

MİLLİYET SANAT DERGİSİ
ARTIK AYLIK


Gözler
Yangınlara çok bakmış gözler
Yaşanmıyor herhalde
Seninkiler de o misal.
Sertsin, tavizsiz, kararlı.

Yani şimdi ben
daha önce soba bile yakmamış olmanın
ceremesini mi çekiyorum?
Kınalı'da Yaz

Ömer Bugay







Bir Kitap Para - Roman Söyleşi Yeni Kitaplar Yaz Tartışma