Benmerkezci yazar evlilikleri

Yaşar Kemal - Semiha Baban evliliğine milletçe vefa - vefasızlık
ekseninde yaklaştık genellikle. Oysa belki de tipik erkek vefasızlığıö
değil, gayri - tipik sanatçı yalnızlığıödır Yaşar Kemal’in evliliğinin
ardında yatan.
ELİF ŞAFAK
TİLDASIZ anılmazdı Yaşar Kemal. Anılır oldu. Gazetelerde
beklenmedik evlilikö manşetiyle verildiğine göre bu haber, evliliklerin
oturup önceden beklenilen türleri de vardı. Her halükârda Yaşar
Kemal - Semiha Baban evliliği, yaz sonlarının rehavetiyle iyiden
iyiye gevşeyip bunalmış envai çeşit toplum kesimine konuşacak
yeni bir mevzu sundu. Milletçe meseleye vefa - vefasızlık ekseninde
yaklaştık genellikle. Tam da bu sebepten ötürü, bu evliliğe
en düşük notu verenler, yazarın kitaplarının içeriğinden olmasa
bile, varlığından hayli haberdar görünen evhanımları oldu. Anneler,
yengeler, haminneler, Kıymethanımteyzeler biraraya geldiklerinde,
pasta - börek - çay arası değerlendirdiler mevzuyu. Ha Yaşar
Kemal olmuş, ha filancanın kocası falan bey. Değişen sadece
isimlerdi onlara göre. Yüzlerce benzerine rastlamışlardı aynı
meşum vakanın. Hafızalarının tutanakları, boşanır boşanmaz ya
da eşlerini yitirir yitirmez, vakit yitirmeden derhal yeni bir
evlilik yapan erkeklere dair kabarık dosyalarla doluydu. Kadınlar,
bilhassa tüm bir ömürlerini eşlerine odaklayıp, ailelerine adayan
kadınlar, bu tür konulardan söz ederken son derece acımasız
olurlar. Çünkü içten içe aynı akıbetin bizzat kendi başlarına
da gelebileceğini bilmektedirler.
Türk kadınları, mazallah ölmeyegörsünler, daha kırkları bile
dolmadan kocalarının ikinci bir eş bakınmaya başlayacağından
emindirler. Gayet iyi bilirler ki yıllardır evli kalıp kendilerine
üçer dörder çocuklar doğurdukları kocalarındaki vefa duygusu,
sırat köprüsü kalınlığında pamuk ipliğine bağlıdır. Bu yüzden
ne vakit, kendi olası akıbetlerine kıyısından köşesinden benzetebilecekleri
bir hadiseyle karşılaşsalar, durumu genelleştirip, örnekleri
aynılaştırarak, evlenen erkeğe hep bir ağızdan lanet okurlar.
Kızdıkları Yaşar Kemal değil aslında, kendi kocaları. Yasını
tutup sahip çıktıkları da Tilda değil, kendi yitik mutlulukları.
Öğlen yemeğinden sonra işe dönme mecburiyeti olmayan kadınlarca
çay saati kulislerinde konuşulanlar bir yana, belki de tipik
erkek vefasızlığıö değil, gayri - tipik sanatçı yalnızlığıödır
Yaşar Kemal’in evliliğinin ardında yatan. Başkalarının hayatına
uyum gösterme özürlüdür yazarların çoğu ama bir o kadar da kusurludur
tek başına yaşama hususunda. Yalnızlık karşısında cılızdır dirençleri.
Hastalanmaktan, terk edilmekten, sevdikleri tarafından yeterince
sevilmemekten ama en çok da ölümden korkarlar. Mizaçlarının
ibresi hassastır gereğinden fazla. Hayatı ağırdan almayı beceremedikleri
gibi, hafife de alamazlar niceleri gibi. Verdikleri sevgiden
çok daha fazlasını edinmeyi arzularlar sürekli. Bir yandan pek
fazla kimseyi beğenmez sevmezler; bir yandan da pek çok insan
tarafından ziyadesiyle beğenilip sevilmek peşindedirler. Ne
var ki bunca gerilim, bu kadar çelişki, içten içe besler yaratıcılıklarını.
Kusurlarından kuvvet alabilmeleri daha da kuvvetlendirir kusurlarını.
Bu da kendilerini dönüştürüp değiştirmek için giderek daha az
ihtiyaç duymalarına sebep olur. Hayatları konusunda muhafazakârdır
yazarların çoğu. Değişime kapalıdır. Korkaktır sanatçı, sanatının
aksine. Yok olmaktan, hiç olmaktan, eskisi gibi olmaktan, kendisi
gibi olmaktan, korktuğu gibi olmaktan, olduğu gibi olmaktan...
Korkar Allah korkar. Korkularına olmasa bile yalnızlığına yön
verebilmenin derdindedir daima. Yalnızlık mühim meseledir yazan
insan için. Ne var ki yazarın iflah olmaz çelişkisi tam da bu
noktada barınır. Yazı yalnızlık ister. Ama yazar yalnız kalmak
istemez.
Aradaki gerilimi törpüleyebilmek için oturup yalnızlık ile
pazarlık eder yazar. Yazarken muhakkak yalnız olmalı ama yaşarken
asla kat’a yalnız kalmamalıdır. Sadece kendisi yalnız kalmak
istediğinde yalnız kalacağı bir hayat sürmek ister. Bu yüzden
işte bu yüzden, sade yalnızlık ile değil, aşkla da pazarlık
etmeye kalkar. Egosu semiz insanlardır yazarlar. Kendilerini
en geniş anlamda dünyanın olamasa bile kendi bireysel kainatlarının
merkezine yerleştirmekten hoşlanırlar. Günün akışını başkalarına
göre değil, başkaları yokmuşçasına planlarlar. Gündelik yaşamlarının
ibresi kendi ihtiyaçlarına ayarlıdır daima. Hangi saatte nerede
olunacak, ne yapılacak, hangi uğraşa ne kadar zaman ayrılacak,
kendilerine göre kararlaştırırlar. Yazarlığın bir el kitabı
olsaydı eğer, muhtemelen şöyle yazardı o kitabın eş seçimiö
bölümünde: Seçilen eş öyle biri olmalı ki, hem ilişmemeli sana
sen ilişilmemek istediğinde; hem de hazır ve nazır olmalı günün
her anında yanı başında. Dışarıya göstermediğin yüzünü, başkalarına
yapamadığın kaprisleri, haksızlıkları, bencillikleri göğüslemeyi
bilmeli ister aşk, isterse sanat adına... Ve sen yazına inancını
yitirdiğinde dahi, o inanmalı sana.
Jean Jacques Rousseau, alt sınıftan cahil bir kadınla birlikteliğinden
ötürü epeyce alay konusu olmuştu kendi çevresinde. Hiç ayrılmadı
o kadından ama ortak altı çocukları olmasına rağmen evlenmedi
de onunla. İlişkisine akıl sır erdiremeyenler, filozofun evcilliğinin
boyutlarını göremeyenlerdi. Fellini sabahları sefer tası dolu,
sırtı sıvazlanmış, karnı doyurulmuş vaziyette film çekmeye uğurlanırdı
karısı tarafından. John Bailey’nin karısına olan düşkünlüğüne
bıyık altından tebessüm edenler, böyle bir adanmışlığın Iris
Murdoch’a ne denli iyi gelmiş olabileceği üzerinde yeterince
durmadılar. Benmerkezcidir yazarlar. Ve onay ve kabul gördükçe
bu halleriyle, daha da benmerkezci olurlar özel hayatlarında.
Ne var ki erkek yazarlar, kadın yazarlardan daha kaygısız, daha
rahattır benmerkezciliklerini yuvalarında sergileme hususunda.
Ne de olsa onları böyle kabullenen, böyle seven kadınlar bulmakta
zorlanmazlar. Kadın yazarlar ise, benmerkezciliklerinin bedelini
kuruş kuruş ödemek durumundadırlar her adımda. Onların da, onlarla
olanların da işi daha çetindir.
Hayattan yeterince görmediklerine inandıkları ilgi, ihtimam
ve koşulsuz desteği, yuvalarından, eşlerinden gani gani edinebilmek
arzusundadır sanatçıların çoğu. Ve onların bu haksız ama bir
o kadar samimi bencilliklerine şu veya bu sebepten ötürü hak
vermeye gönüllü insanlar da olmalı ki aramızda, gene de kurulur
ve yürür bu tür ilişkiler.