‘dünya biseksüel olacak!’

Mehmet Çetin... Nereye ait olduğunu bulmak, bilmek istercesine
Amsterdam ile İstanbul arasında mekik dokuyan bir şair. Çetin,
şimdilerde Kürtçe bir şiir kitabı çıkarma hazırlığında.
BELMA AKÇURA
TUNCELİ’NİN Kurederşi Kızık mezrasında başlayan hayatı anlattıkça;
uzun, karmaşık, yorucu, dil bilmez bir senaryoya dönüşüyor.
Dağların arasına sıkışmış üç haneli mezrayı, komşusuna kızdığı
için terk eden babasının elinden tutup, bilinmez bir şehre doğru
yol alan kamyona ‘yük’ gibi bindiği gün, onu ve şiirlerini bir
gölge gibi izliyor. Sanıyor ki bütün diller aynı. Bütün diller
Kırmanç. Gürültülü bir şehrin mahalle aralarına sıkışmış çocuklarına
“Nılowu sıma kame kamci döwe’ra ma sene jano nia peşkene xeğe
sıma / Siz de mi köyden geldiniz?” diyerek sesleniyor, çocuklar
da onu yanıtlıyor başka bir dilde. Türkçe öğrendiğini sanıyorsa
da okula kaydı yapılınca Türkçe diye önce Arapça öğrendiğini
anlıyor. Evde Kürtçe, okulda Türkçe, sokakta Arapça konuşan
korkutulmuş ve sindirilmiş çocuk kalbiyle anlamaya çalıştığı
üç dil üç hayat olunca kekeme kalıyor, yıllarca kekeme ıssızlığında
konuşuyor. Belki de bu nedenle bütün şiirlerinde en sık kullandığı
sözcük ‘ağız’ ya da ‘ses’; her şiiri bir başka şiirinde tamamlıyor
ve en önemlisi bütün şiirleri yarım, ayrık ve ‘kekeme’ce...
Mehmet Çetin... Nereye ait olduğunu bulmak, bilmek istercesine
şimdilerde Amsterdam ile İstanbul arasında mekik dokuyor. Hem
Kürt hem Türk oluyor. Hayata karşı duruşu onu önce devrimci
sonra şair yapmışsa da, Kurederşi mezrasında başlayan, cezaevlerinde
ölüm kadar ağır işkencelerden geçen ve Amsterdam’a kadar uzanan
hayatıyla o şimdi şiire daha bir yakın duruyor.
Sanki bütün şiirleriniz yarım bırakılmış, çok fazla ‘kekeme’
neden?
Kekemelik bana göre insanın kendisini kendine, karşısındakine,
doğaya anlatamadığı bir durum. Bu nedenle dünyada en çok konuşulan
dil bence kekemece. Bu da mutlak çoğunlukta olan dil. Bu bir
dönem benim de yaşadığım bildiğimiz kekemelik durumu değil.
Bu nedenle mi şiirlerinizde ‘bilmediğim dillerde tırnaklarımı
yiyorum’ diyorsunuz.
Evet, insanlık kendisiyle bile konuşmakta kötürümleştirilmiş
durumda olduğu için bilmediği dillerde tırnaklarını yiyor. Şiirlerimde
insanın yalnızlığına yaptığım göndermeler insanın kendisi ile
ilişkisindeki yoksunluktan kaynaklanıyor. İnsanın kendisiyle
ilişki kurma biçimi yanlış, bu ilişkiyi kuramadığı için de yalnız...
Şiir bir iç hesaplaşma ya da kendini itiraf mıdır?
Kuşkusuz her insanın sırları vardır. Bu sırlar bir ölçüde kimi
renkler, isimler, notalar, dizeler ya da sözcüklerde saklıdır.
Ben rüyâsı görülmemiş bir şiirin yazılamayacağını düşünüyorum.
Şiirlerinizin arasına sızmış ‘ağız’ gibi mi?
Ağız gibi... Kekemelik de benim yirmi yıllık şiir serüvenim
de hep bir yerlere dolanmıştır. Çok fazla rüyâsını gördüğüm
ya da kâbus gibi yaşadığım sözcüklerim var.
Ama her şey de o ağızın içinde gibi.
İnsanın ağzı ile sahici bir ilişkisi varsa; yani bir bütünü
yakalayabilmişse rüyâsı, beyni, kalemi ağzıysa... Ama ağız bazen
de çok erotik bir şeydir. Evet ağız erotiktir; konuşan, çığlık
atan, söyleyen, öpen bir sembol, simge gibi durur ama bende
çok simge ötesi bir karşılığı olduğunu düşünüyorum.
Şiirlerinizde kadın yok, erkek yok, başka bir yüz, bir ses,
bir dokunuş, bedenler yok, cinsellik yok. Sanki gözünüz yok...
Gözüm yok çünkü benim anlatmaktan çok, anlamlandırma derdim
var. Ben bakan ve gördüğünü yazan biri olmadım hiç, gördüğümü
içime aldım. Bir kadını anlattığımda kadın olabiliyorum. Bütün
bunları yaparken de doğrudan anlatmıyorum. Göğüs demiyorum da
“Bulutlarına tutunayım,” diyorum. Zaten dünyada kadın erkek
ilişkilerinin yerini biseksüel ilişkilere bırakacağını düşünüyorum.
Bu insanın itirafı ya da kendiyle hesaplaşması mı?
Sorun kendimle hesaplaşma değil aslında. Ben dünyada gördüğüm
tükettiğim bütün oluşumları var oluşları kendi içime çağırıyorum
ve çatışma benim içimde yaşanıyor. İçimi bir meydan savaşı alanına
dönüştürüyorum. Zafer yok, kazanan taraf yok. Dünyada neredeyse
mutlak bir yenilgi durumu var.