BİR KİTAP
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...


‘Yaşamak tek marifetiniz, biraz özen gösteriniz’

Aralık ayında, yazdığı, yönettiği ve rol aldığı yeni oyunu “Bize Bir Şeyhler Oluyor”da izleyeceğiz Yılmaz Erdoğan’ı. Sanatçı, bu kez, kim deli, kim akıllı, kim gerçekten inanır, inanç nedir gibi birçok soruyla çıkacak karşımıza. Her üç saniyede bir güleceğimizi söylemeye gerek yok tabii...

FİLİZ AYGÜNDÜZ

Yeni oyununuz “Bana Bir Şeyhler Oluyor”... Fikir nasıl oluştu? Özellikle son yıllarda pek çok sahte hoca vakası türedi. Şimdi hoca bir tane ama onunla ilgilenenler; ona gidenler, onu linç edenler bir sürü insan... Şunu merak ediyorum, bir tacizci hoca var, kadınlara cinsel taciz uyguluyor. Biz bu adamın varlığını duyana kadar bayağı yoğun bir şekilde bunu yapıyor. Kendisine giden bir “ilk” kadın, ilk taciz ettiği bir kadın var. Bu kadın, ikinci kadına ne söylüyor? Bir: “Adam bana elle sarkıntılık yaptı sen de git”. İki: “Evet ben hamilelik sorunu için gittim ve hamile kaldım; hocadan kaldım ama problem değil”. Ne diyor? Bir kişi var ortada ama buna giden yüzlercesi... Şimdi hasta olan kim? Suç bu eylemin neresinde ve suçlu kim?

Hoca mı, ona gidenler mi?

Bu bir çıkış noktasıydı tabii. Ama benim için hakikaten yaşlı, zavallı bir adamın hikâyesini anlatmak çok çekici gelmediği için şöyle bir şey düşündüm, bu sahte hoca dediklerinin bazıları çıkış noktaları aynı olmakla beraber pek öyle sahte hoca muamelesi görmüyorlar. Öyle hocalar da var, “seçilmiş”e kadar giden bir insan türü var. İnsanlara bir şey anlatıyor, güzel anlatıyor ve insanlar onu dinliyorlar.

Provada gördüğüm kadarıyla sizinki bilge bir hoca.

Gerçekten bu adamda da bir şey varsa bu nasıl olur? Bu birinci yaklaşım. İkincisi kim bu insanlar? Oyunun bir sınıfsal tabanının olması gerekirdi, onu yine yazmayı çok sevdiğim, bünyesinden çıktığımdan mıdır bilmiyorum, en iyi tanıdığımdandır belki de, orta sınıfa oturttum, normalde bu şekilde yaşamaması gereken. Sahnedeki portal bir viyadük oluyor, viyadüğün altında geçiyor hikâye. Aynı mahallede viyadük ticaretinin kurucusu ve her türlü şeytaniliğin temsilcisi Adnan da var. Benim oynadığım rol de o.

Hilmi - hoca - sahte hoca olmadığı gibi “sahte hoca”lığının farkında da değil.

En az 25 yıldır duran bir sınıfın hikâyesi bu. Duran Ailesi’nin... Hilmi’nin en son işinden kovulduğu gün başlıyor hikâye. Majör depresyon geçiren Hilmi’ye elektro şok uygulanıyor. Elektro şoktan iki ay sonra Hilmi odadan çıkıyor ve kendisine “Nerelerdeydin?” diye soranlara “Tanrı’yla konuşuyordum. Tanrı bana dedi ki şimdi konuştuklarımızı insanlara aktarabilirsin,” diyor. Bütün anlatımlarında hep “dedi” diyor. Kim dedi? Tanrı dedi. “Yaşamak tek marifetiniz, biraz özen gösteriniz,” dedi. Yani insanlara söylediği tek şey aslında bu. Bunu da Tanrı kelamı olarak söylüyor ve onun ifadesine göre kurduğumuz bütün cümleler ya Tanrı’nın kelamıdır, ya şeytanın.

Dini okumalar yaptınız mı oyunu yazarken?

Evet. Ama bu oyun dini meselesi olan bir oyun değil. Hiçbir dini alt metni yok. Dini metinlerden öte tarikatları çok inceledim. Anthony Storr’un “Öteki Peygamberler” adlı kitabından yararlandım.

Bu sanki biraz daha farklı bir Yılmaz Erdoğan metni? Bir şey mi oldu size?

Ben teksti okuduğumda arkadaşlar da aynı şeyi söylediler: “Buna bir şey olmuş. Nedir anlayamadık”. Son üç yıldır daha önce hiç yazmadığım şeyleri yazmaya başladım. “Anladım” isimli şiir kitabımda Tanrı’yla ilgili pek çok söz vardır. Ateist bir geçmişten geliyorum. Gördüğüm herkes ateistti, “Yok öyle bir şey,” dediler. “Tamam” dedik biz de. Ama sonra ben bunun insanın hayatını sürdürebilmesi için çok yeterli olmadığını, materyalist düşüncenin aslında sevimsiz bir fikir olduğunu, bu konuda doğruluk ya da yanlışlık ya da ispat gibi kavramların insanı bir yere götürmediğini hissettim. Gerçekten yazarken bir ses duyuyor insan. Şiirlerimden birinde “Herkes biraz elçisidir Tanrı’nın, kendi mucizesi vardır en azından” gibi dizeler yazınca sanırım bu oyunu da yazacak noktaya geldim.

Tanrı’yla buluşmanız ne zaman oldu?

Yalnız benim bu Tanrı söylemlerimin içinde dini kavram yoktur. Bu satırları okuyanlar için söylüyorum kafayı yemedim ben. Öyle bir şey yok. Şunu söylemeye çok meyillidir ya insanlar: “Oooo uçmuş baba” falan. E evet uçtum. Uçmasam niye yazayım zaten?

Özetle bu dördüncü boyutu sorgulayan bir oyun diyebilir miyiz?

Tabii. Üstelik de oyunun sonunda seyirciye “Ya burada mısınız, değil misiniz kardeşim?” diyen bir oyun.

Seyircinin kafasını bir miktar karıştırmakla birlikte onları güldürecek de... Bir Yılmaz Erdoğan oyunundan söz ediyoruz; gülemezlerse rezalet!

Ben o konuda kendimi garantiye aldım. Bu oyun şimdiye kadar oynadığımız en komik oyun herhalde. Benim oyunlarımda siz buraya gelirsiniz iki - iki buçuk saat boyunca hemen hemen iki üç saniyede bir gülersiniz, bizim iddiamız o. Şimdiye kadar öyle oldu. Bu oyunda da öyle olacağını sanıyorum. Yalnız çıkarken üzerinizde şöyle bir şey hissedersiniz. Bu oyunda zannederim onu fazlasıyla hissedeceksiniz: “Çok güldüm ne komikti. Komikti de bize bir şeyler oldu...”

Oyunda aynı zamanda insanların dini ya da spiritüel zaafları üzerinden para kazanan bir aile sözkonusu. Böyle bir oyunun AKP iktidarına denk düşmesine ne diyorsunuz?

Beni Allah söyletiyor diyorum inanmıyorsunuz. Doğru böyle bir şeye denk geldi.

Bununla ilgili kaygılarınız var mı, “Bak nasıl denk düşürdü derlerse” gibi...

Garip bir durum. Ben iki buçuk senedir yazıyorum ve tam bu oyunu çıkaracağımız arada AKP tek başına iktidar oldu. Seçim olacağı bile belli değildi yazmaya başladığım sıralar, öyle bir parti de yoktu ayrıca. Ama benim hayatımda garip bir şekilde bazı şeyler denk gelir. Ben oyunun doğru zamanda çıktığını görüyorum. Çünkü bazı meselelerin Erbakan dönemindeki kadar tartışılacağını zannetmiyorum. AKP’nin daha tedbirli ve akılcı davranacağına dair işaretler var en azından. Ancak sonuç itibariyle bu insanlar muhafazakâr çevreden ve pek çoğunun eşi o şartlarla yaşıyor. Dolayısıyla türban vs. gibi konuları tartışacaklar. Ama Hilmi’nin onlar için de söyleyeceği bir şey var. Çevresindekilerin evin usulüne uymaktan söz ettiği bir sahnede “Yapmayın,” diyor: “Bir yerde değişmez bir usul oluşmuşsa, yenisini yaratın dedi. Çünkü usul amacın önüne geçmekte, kavga sebebi yaratmakta.” Yani herkesin aynı şeye inanmasında bir sakınca yoktur ama aynı şekilde bunu gösterme zorunluluğu kavga sebebi yaratıyor.

Hilmi’nin yeni iktidara da verecek mesajları var o zaman.

E, alırlarsa biz burada vereceğiz...

Tayyip Erdoğan ve eşi daha önceki oyunlarınıza geldi mi?

Bizim her oyunumuza geldiler. Doğrusunu isterseniz bizim tiyatromuza en yoğun ilgiyi gösteren lider Tayyip Erdoğan’dır. Mesela Ecevit belki bizim böyle bir tiyatromuz olduğunu bile bilmiyordur.

Seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz klişe sorusunu sormadan geçemeyeceğim.

Seçmen iradesinde “Bu adam bizden biri,” cümlesi etkiliyse ki şu sonuca göre etkili, o irade “Tayyip Erdoğan” dedi. Tayyip Erdoğan’ın Kasımpaşalılığı, bazı beyazları rahatsız ediyor olabilir, e, ama sokak öyle. Mükremin’in bu kadar sevilmesinin sebebi ne zannediyorsunuz? Ayrıca Tayyip Abi de onu çok sever. Demek istediğim şey şu. Oraya çıkıp mesela “Kaçak evde oturuyor,” lafını ona eleştiri diye getirenlere “Evet işte aynı bizim gibi yaşıyor, ben de kaçak evde oturuyorum,” dedi seçmen ve gitti oyunu ona verdi. Yeniköy’de yalıda oturan da barajın altında kaldı. Siz bir usulsüzlükten söz ederken o usulsüzlük bütün memeleketin yaşadığı bir şeydi, bir özdeşlik yarattı.

“Aşkta sorunluyum!”

Sizinle yapılan söyleşilerde hatta Muhsin Kızılkaya’nın yazdığı biyografide hep bir mutsuzluk hali var. Oysa burada keyifli, mutlu, eğlenceli biri gibi görünüyorsunuz... Onun ayarı bir yerden sonra kaçtı ama ben yapmışımdır. Çünkü ben istersem o hale çevirmem o röportajı. Ama galiba ona mutsuzluktan çok huzursuzluk demek lazım. Çünkü mutsuzluğun içinde komik bir nüans da var. Zaten huzurlu olamıyorum ki ben. Huzurlu olsam yazı yazmam. Mutluluk herkesin ortak tarif ettiği mutluluk ise benim mutluluk tarifim o değil. Nedir peki sizin mutluluk tanımınız? Arıyorum. Zaten somut mutluluk diye bir şey yok... Ben sadece kendimi her hamlede daha güzel biri yapmaya çalışıyorum. Doğrusunu isterseniz mutsuzluğum galiba aşkla ilgili. Aşk konusunda sorunluyum, problemlerim var. Ama galiba hep varmış. Yapamıyorum. Nasıl başlarsa öyle gider derler... Öyle de gidiyor zaten. Yaş 35. Ama hiç fena değilim: Şahane bir derecem var. Bir tane kızım var. Tamam daha ne? Yani o kadar da mutsuz değilim!

Kürt kimliği ve Kürtçe

Kızılkaya biyografinizin başında “Kitabım bir Kürt delikanlısının zirveye çıkıncaya kadar kat ettiği yolculuğun ipuçlarını gösteriyor,” diyor. Hakkârili komik çocuk... Kürt delikanlısı... Bu başarı öykülerindeki etnik köken meselesine gelmek istiyorum... Nereden sonra artık Kürt olarak algılanmamaya başlıyor insan?

Öncelikle o, Muhsin Kızılkaya’nın yazdığı kitaplardan birisi. O öyle bakıp öyle yazmış. Nerede bitiyor Kürt kimliği meselesi? Okul bahçesinde top oynarken kimliklerimize baktılar ve ne tesadüf sadece Kürtleri gözaltına aldılar. Karakola götürüp sonra bıraktılar, bir iki tokat atıp. 1 Mayıs günü top oynuyoruz diye. Böyle şeyler de oldu... Bana kimlik sorana kadar bir şey yoktu hepimiz top oynuyorduk, sonra karakola gidince başladı Kürt kimliği, bırakınca da bitti. Yani zenci olsaydım bana devamlı zenci denilmesinden hoşlanmazdım doğrusu ama beyaz denilmesinden de hoşlanmazdım. Bu senin kimliğine müdahale edilmedikçe, o konuyla ilgili bir baskı, bir dürtü ya da bir sorun olmadıkça ortaya çıkan bir şey değildir. Kürtlere özel mesele bu ülkede çok ciddi bir mesele olarak varolmuştur ve varolmaya devam ediyor. Belki de bu, Muhsin Kızılkaya’nın bu konunun altını bu kadar çizmesine neden olmuştur.

Siz nasıl yaşadınız Kürt kimliğinizi?

Ben kendimi net tarif etmiş birisiyim. Kürt kültüründen ne aldıysam Türk kültüründen de o kadar beslendim. Çünkü ben Ankara’da büyüdüm. O eğitim formasyonunu aldım. Benim kimliğimdeki etnik unsurlar, nereden ne gelmişse başım gözüm üstüne demiş ve onun üzerine bir hayat kurmuş birisiyim. Dolayısıyla içimdeki Kürtle Türk arasında herhangi bir problem yok. Olmamıştır da. Belki de Kürt sorununun çözümünü de burada bulmak gerekir. Bu saatten sonra artık yapacak başka bir şey yok. Yapmaya da gerek yok. Çünkü iyi bir demokrasi bu iki kimliğe de iyi gelir. Ben şimdi Kürtçe bir uzun hava duyduğum zaman hemen direkman Kürt oluyorum. Yani iliklerime kadar hissediyorum onu. O duyguyu da benden kimse alamaz. Ama sağlam bir bozlak duyduğumda da hemen Türk oluyorum.

Şimdi TV’de Kürtçe meselesine gelelim. Sizce pratikte sonuç alınabilecek mi o projeden?

Şu şartlarda ancak mizaha hizmet edecek bir durum var. Kürtçe öğretilecek, bunu açıklıyorlar: “Bunu sadece TRT yapabilir!!!! Haftada bir saati geçmeyecek!!!!” Şimdi yani şarkının ortasında süre doldu, kesecekler. “Leg leg le gule...” derken “Hepinize iyi akşamlar, çünkü süremiz bitti,” anonsu. Böyle aptallık olur mu, böyle gerizekâlılık olur mu, kimi kandırıyorsun sen? Avrupa’ya da “İşte yaptık ya,” denilecek. Bilmem kaç dakika olacakmış, o dili öğretmeye dönük de olmayacakmış. Siz dalga mı geçiyorsunuz, ayıptır ayrıca. Bakın bu ülkede, bu ülkeye vergi veren, bu ülkenin hiçbir kurulu düzeniyle problemi olmayan bayrağına bayrağım marşına marşım diyen çok fazla sayıda Kürt var. Ayıp değil mi? Siz kime neyi damlalıkla veriyorsunuz? Onurlu bir Kürt “Hadi git lan seyretmiyorum senin kanalını,” der... Ki ben öyle diyorum mesela. Devlet yapmak zorunda peki neden özel kanallarda bu yasak. Sebep ne?

Ve neden öğretmeye dönük değil?

Şimdi Kürtçe bilip de güvenlik soruşturması sağlam olan bir Allah’ın kulu var mı yeryüzünde? Kürtçe öğrenmek zaten politik bir eylem ve ciddi riske girmek demek. Hoca olarak sen kimi getireceksin? Devletin böyle hassas bir konuda maaş ve yetki vermesi için onun güvenlik soruşturması alması gerekir. Güvenlik soruşturmasında senin aradığın nitelikler yazıyor. Adam Kürtçe dergi çıkartıyor mesela; bundan ceza yemiş. Tuhaf bir durum. Avrupalıyı kandıracağım diye bari kendi vatandaşına hakaret etme. Ben en azından kendi adıma öyle bir 40 dakika istemiyorum. Ben kendim 40 dakika söylerim zaten türkümü banyoda.

Zor geçmişlerden gelenlerde hep bir öfke olur. Siz o öfkeyi - olduysa eğer - nasıl regüle ettiniz?

Benim durumum biraz farklı. Ben biraz da o yoksulluk günlerimi anlatarak para kazandım. Ben o yaşadığım yoksulluğu tırnak içinde söylüyorum paraya çevirdim zaten. O zaman yoksulluğumdan öfke duymam nankörlük olur diye düşünüyorum. Kendi özelimde, öyle açlık sınırında, ciddi bir biçimde insanın genlerini bozacak kadar bir yoksulluk da yaşamadım. Daha doğrusu biz onun yoksulluk olduğunu düşünmüyorduk. Zengin bir babam vardı benim, parası olmasa da. Zengin bir ailede yaşadım ben. Biz parasızlığımızla dalga da geçiyorduk. Sosis çok kıymetliydi bir ara. Muz ve sosisi hâlâ yemiyorum hiç, onlara sinirliyim çünkü. Çabuk bitiyorlardı ve yoktu. Biz ancak ayda yılda bir kere alıyorduk. Bir tane abim bir tane ben. Ama biz o sırada da bu durumla ilgili sağlam mizah yapıyorduk. Kendimizle dalga geçiyorduk. Sosis yerken gözümüzden bir damla yaş falan gelmiyordu. Biz yoksul değildik, parasızdık sadece.

Şimdi paranız da var. Paranız olunca ne oldu?

Şimdi paramız var ve hâlâ yoksul değiliz. Bu kadar aslında. Eğer para kazandıktan sonra parasız günlerinizin intikamını almaya başlarsanız işte o zaman kendinizi kaybedersiniz ve sevimsiz biri olursunuz. Benim hiç öyle bir intikam sorunum olmadı geçmişimle ilgili. Hatta o günleri daha çok özlüyorum. Gerçekten. Çünkü açlık doyuncaya kadar süren bir şey. Açken hissettiğiniz ya da düşlediğiniz sofrayla yedikten sonraki arasında bir lezzet farkı var değil mi? İşte sosis yemiyorum mesela, muz da zaten eski muz değil.

Şiir yazmaya devam!

Şiiriniz çok tartışıldı.

Bu kadar başıma bela olacağını ben bilebilir miydim ya... Siyasi konularda, tiyatroyla, sinemayla ilgili bazı insanlarla kapışacağım aklıma gelirdi. Fakat şiir konusunda çok şaşırdım yani. Ben iddiasız birisi değilim, varlığım benim bir iddiadır bana sorarsan ve ben ancak iyi olduğuna inandığım bir şeyi başkalarına “Sen de gel bak,” diye sunarım ama benim hepsinden ayırdığım bir alanda bu kadar tartışmalara yol açmasından ötürü üzgünüm.

Ve üstelik tartışılan kitabınız çok da sattı...

Çok sattı ve neden sattığını bir türlü anlayamadılar. Ben söyleyeyim neden sattığını. “Kayıp Kentin Yakışıklısı” kitabı “Yaşayabilme İhtimali” şiiri yüzünden satmıştır. “Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim,” mısralarının şairiyim ben. O kitabın satma sebebi budur. O kitapta zaten benim ilk dönem şiirlerim vardır şu anda pek çoğunu ben de beğenmiyorum. Eğer bir naiflik, bir adamın inandığını yazması çerçevesinin dışında bakarsan şimdi yazdığım şiirlerin altında şiirlerdir. Tıpkı Nâzım Hikmet’in ilk kitabında da olduğu gibi. “Anladım” kitabımdaki şiirlerim de “Kayıp Kentin Yakışıklısı”nın üstünde şiirlerdir ama onun kadar satmamıştır mesela. Şimdi yazdığım şiirler de onun üstündedir.

Kızılkaya “Yazdığı ilk şey şiir son şey de şiir olsun istiyor,” diyor. Bu doğru mu? Şiir bu kadar tutkulu bir şekilde var mı hayatınızda?

Bunu bir bünyenin vazgeçilmez bir parçası gibi algılamak gerekir. Ayrıca benim yazdığım oyunların içinde de şiirsel metinler var. “Yaşamak tek marifetimiz biraz özen gösterin” sence kuvvetli bir dize değil midir? Şimdi ben bunu yapıyorum. Benim şiirim yüksek sesle söylenmesi gereken, ancak o melodiyle söylendiğinde anlaşılacak bir şeydir. Bir gün anlayacaklar ama isterdim ki gününde anlasınlar ve böyle bir kavga olmasın.

Antolojilere girmediğiniz de bir ölçü olarak sunuldu.

Sen beni antolojiye koysan ne olur koymasan ne olur, ben bütün antolojilerden fazla şiir kitabı satıyorum. Bu antoloji hastalığına, seçki hastalığına bir son verilsin. Aramızda böyle bir kavgaya gerek yok. Ben sıkıldım bundan. Benim şiirimi beğenip beğenmemekle bana sinir olmak arasında ince bir sınır var. Bana sinir olan birisi bana karşı benim oyunculuğumu, yazarlığımı kullanamaz. Çünkü birden bire koro dönüp “Yuh lan,” der. Onun için şiir uygun bir zemin oldu. Şiir de değil daha doğrusu “Kayıp Kentin Yakışıklısı” kitabı bunun için uygun bir zemindi. “Arkadaşlar, sakin olun,” diyorum abilere. Ben sizin dünyanıza sonradan gelmiş orayı talan edecek birisi değilim benim başka işlerim var, siz rahat olun. Beni yalnız bırakın, rahat bırakın; benimle benim şiirimi beğenen salaklar arasında bir ilişki bu. Onlar seviyorlar benim yazdıklarımı ve ben yazmaya devam edeceğim.

“Sinema daha öncelikli”

Televizyonda diziler gani gani... Yeni bir projeniz var mı televizyon için?

BKM Film, televizyon yapımları üretecek. Zaten bu çalışmaları yapıyoruz şimdi. Ama ben oyuncu olarak bazılarında oynarım, oynamam. Ben sinema yapmak istiyorum. Televizyon hep yapacağımız ve yapmak zorunda olduğumuz bir şey ama oyuncu olarak sinema daha öncelikli bir şey benim için.

Mankenler meselesi

Milliyet Sanat popüler olanla olmayan arasında ayırım yapmadığı için bir tane de özel hayatla ilgili soracağım. Hayatınıza giren kadınlara bakınca... Tabii ki güzelliği çok önemsemişsiniz ama bu kadınların aklıyla da çok ilgilenmişsiniz. Son dönemlerde sık sık esas kadın öznesinin manken olduğu haberler çıkıyor sizinle ilgili. Bu bir tesadüf mü?

Yoo. Genellikle güzel kızların manken olması bir tesadüf değil; dolayısıyla benim için de tesadüf değil ama meslek olarak da birbiriyle iç içe bir dünya.

Ferhan Şensoy “Bir bankacıyla evlenemezdim çünkü ben Derya ile sabaha kadar Dostoyevski konuşabiliyorum,” demişti.

Bak şimdi o sohbeti merak ettim ama neyse...

Sanki Yılmaz Erdoğan da güzelliğe tek başına prim verecek biri değil. Ama isminizle yan yana anılan mankenlerdeki cevheri biz pek göremedik.

Ben onlarla Dostoyevski konuşmadım.

Ama otlu peynir yedirmişsinizdir.

Kahvaltıya kim gelse biz otlu peynir yediriyoruz. Zaten orada kaldıkları süreyle de anlaşılmıyor mu? Bazen de birine bakıp evet bu kadın beni heyecanlandırıyor fakat bakalım Tolstoy’u biliyor mu diye düşünüp “Bakar mısınız siz Tolstoy’u tanır mısınız?” gibi sorular yöneltmek... Böyle bir şey olmayacağı için... Ama bu eksiklik mutlaka bir adım sonra ortaya çıkıyor. Bir bakıyorsun ki iyi de konuşamıyoruz. O heyecan falan tamam, fiziksel durum vesaire... Şu mankenler ya da medyatik kişiler ve ilişkiler meselesinden rahatsızım doğrusu. Ama garip olan şu; ben öyle bir hayatta yaşamaya başladım ki benim zaten bir yerde biriyle karşılaştığımda, konuşmam için onun bana gelip bir şey söylemesi lazım. Ya da “Potansiyel meşhurlar, potansiyel tanıdıklardır,” gibi bir şey vardır ya bu dünyada. Hani “Sen meşhursun ben meşhurum o zaman birbirimize rahatlıkla merhaba diyebiliriz hatta demeliyiz”.

E bu arada da âşık da olursak ne yapalım diyorsunuz...

Evet vallahi öyle oluyor bu işler. Yoksa benim gidip bir kafede oturup biriyle tanışmayı beklemem gerekir. Zaten de öyle bir şey olmuyor. Ama güzellikten ve güzel kadınlardan hoşlanırım. Bu huyumdan da vazgeçecek değilim!

 

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





Yükselen Bir Deniz

“Yükselen Bir Deniz’in çalışmaları Cumhuriyetin 75. yıldönümü vesilesiyle başladı. Farklı bir cumhuriyet belgeseli yapmaya çalışıyorduk. Okul kitaplarında, Atatürk’ün 28 Ekim gecesi Çankaya’daki sofrasında dostlarına ‘Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz’ dediği yazılıydı. Bu sonucu hazırlayan koşullar nelerdi? Nasıl bir şehirde, ne tür bir çevrede büyümüştü? Hangi kitapları okumuş, hangi yazarları, hangi şairleri beğenmişti? En kanlı savaşlarda bile yanından ayırmadığı kitaplarda neler yazıyordu? Cumhuriyet fikriyle ne zaman tanışmıştı? ...” Can Dündar’ın önsözünden.

Araştırma
Yazan: Can Dündar
İmge Kitabevi
Fiyatı: 11.000.000 TL


EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...

MİLLİYET SANAT DERGİSİ
ARTIK AYLIK



DAVET

Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki
Vazgeçmek mümkün olmasın

ORHAN VELI KANIK







Portre Bir Şiir Söyleşi Yeni Kitaplar Imre Kertesz