‘Yaşamak tek marifetiniz,
biraz özen gösteriniz’
Aralık ayında, yazdığı, yönettiği ve
rol aldığı yeni oyunu “Bize Bir Şeyhler Oluyor”da izleyeceğiz
Yılmaz Erdoğan’ı. Sanatçı, bu kez, kim deli, kim akıllı, kim
gerçekten inanır, inanç nedir gibi birçok soruyla çıkacak karşımıza.
Her üç saniyede bir güleceğimizi söylemeye gerek yok tabii...
FİLİZ AYGÜNDÜZ
Yeni oyununuz “Bana Bir Şeyhler Oluyor”... Fikir nasıl oluştu?
Özellikle son yıllarda pek çok sahte hoca vakası türedi. Şimdi
hoca bir tane ama onunla ilgilenenler; ona gidenler, onu linç
edenler bir sürü insan... Şunu merak ediyorum, bir tacizci hoca
var, kadınlara cinsel taciz uyguluyor. Biz bu adamın varlığını
duyana kadar bayağı yoğun bir şekilde bunu yapıyor. Kendisine
giden bir “ilk” kadın, ilk taciz ettiği bir kadın var. Bu kadın,
ikinci kadına ne söylüyor? Bir: “Adam bana elle sarkıntılık
yaptı sen de git”. İki: “Evet ben hamilelik sorunu için gittim
ve hamile kaldım; hocadan kaldım ama problem değil”. Ne diyor?
Bir kişi var ortada ama buna giden yüzlercesi... Şimdi hasta
olan kim? Suç bu eylemin neresinde ve suçlu kim?
Hoca mı, ona gidenler mi?
Bu bir çıkış noktasıydı tabii. Ama benim için hakikaten yaşlı,
zavallı bir adamın hikâyesini anlatmak çok çekici gelmediği
için şöyle bir şey düşündüm, bu sahte hoca dediklerinin bazıları
çıkış noktaları aynı olmakla beraber pek öyle sahte hoca muamelesi
görmüyorlar. Öyle hocalar da var, “seçilmiş”e kadar giden bir
insan türü var. İnsanlara bir şey anlatıyor, güzel anlatıyor
ve insanlar onu dinliyorlar.
Provada gördüğüm kadarıyla sizinki bilge bir hoca.
Gerçekten bu adamda da bir şey varsa bu nasıl olur? Bu birinci
yaklaşım. İkincisi kim bu insanlar? Oyunun bir sınıfsal tabanının
olması gerekirdi, onu yine yazmayı çok sevdiğim, bünyesinden
çıktığımdan mıdır bilmiyorum, en iyi tanıdığımdandır belki de,
orta sınıfa oturttum, normalde bu şekilde yaşamaması gereken.
Sahnedeki portal bir viyadük oluyor, viyadüğün altında geçiyor
hikâye. Aynı mahallede viyadük ticaretinin kurucusu ve her türlü
şeytaniliğin temsilcisi Adnan da var. Benim oynadığım rol de
o.
Hilmi - hoca - sahte hoca olmadığı gibi “sahte hoca”lığının
farkında da değil.
En az 25 yıldır duran bir sınıfın hikâyesi bu. Duran Ailesi’nin...
Hilmi’nin en son işinden kovulduğu gün başlıyor hikâye. Majör
depresyon geçiren Hilmi’ye elektro şok uygulanıyor. Elektro
şoktan iki ay sonra Hilmi odadan çıkıyor ve kendisine “Nerelerdeydin?”
diye soranlara “Tanrı’yla konuşuyordum. Tanrı bana dedi ki şimdi
konuştuklarımızı insanlara aktarabilirsin,” diyor. Bütün anlatımlarında
hep “dedi” diyor. Kim dedi? Tanrı dedi. “Yaşamak tek marifetiniz,
biraz özen gösteriniz,” dedi. Yani insanlara söylediği tek şey
aslında bu. Bunu da Tanrı kelamı olarak söylüyor ve onun ifadesine
göre kurduğumuz bütün cümleler ya Tanrı’nın kelamıdır, ya şeytanın.
Dini okumalar yaptınız mı oyunu yazarken?
Evet. Ama bu oyun dini meselesi olan bir oyun değil. Hiçbir
dini alt metni yok. Dini metinlerden öte tarikatları çok inceledim.
Anthony Storr’un “Öteki Peygamberler” adlı kitabından yararlandım.
Bu sanki biraz daha farklı bir Yılmaz Erdoğan metni? Bir
şey mi oldu size?
Ben teksti okuduğumda arkadaşlar da aynı şeyi söylediler: “Buna
bir şey olmuş. Nedir anlayamadık”. Son üç yıldır daha önce hiç
yazmadığım şeyleri yazmaya başladım. “Anladım” isimli şiir kitabımda
Tanrı’yla ilgili pek çok söz vardır. Ateist bir geçmişten geliyorum.
Gördüğüm herkes ateistti, “Yok öyle bir şey,” dediler. “Tamam”
dedik biz de. Ama sonra ben bunun insanın hayatını sürdürebilmesi
için çok yeterli olmadığını, materyalist düşüncenin aslında
sevimsiz bir fikir olduğunu, bu konuda doğruluk ya da yanlışlık
ya da ispat gibi kavramların insanı bir yere götürmediğini hissettim.
Gerçekten yazarken bir ses duyuyor insan. Şiirlerimden birinde
“Herkes biraz elçisidir Tanrı’nın, kendi mucizesi vardır en
azından” gibi dizeler yazınca sanırım bu oyunu da yazacak noktaya
geldim.
Tanrı’yla buluşmanız ne zaman oldu?
Yalnız benim bu Tanrı söylemlerimin içinde dini kavram yoktur.
Bu satırları okuyanlar için söylüyorum kafayı yemedim ben. Öyle
bir şey yok. Şunu söylemeye çok meyillidir ya insanlar: “Oooo
uçmuş baba” falan. E evet uçtum. Uçmasam niye yazayım zaten?
Özetle bu dördüncü boyutu sorgulayan bir oyun diyebilir
miyiz?
Tabii. Üstelik de oyunun sonunda seyirciye “Ya burada mısınız,
değil misiniz kardeşim?” diyen bir oyun.
Seyircinin kafasını bir miktar karıştırmakla birlikte onları
güldürecek de... Bir Yılmaz Erdoğan oyunundan söz ediyoruz;
gülemezlerse rezalet!
Ben o konuda kendimi garantiye aldım. Bu oyun şimdiye kadar
oynadığımız en komik oyun herhalde. Benim oyunlarımda siz buraya
gelirsiniz iki - iki buçuk saat boyunca hemen hemen iki üç saniyede
bir gülersiniz, bizim iddiamız o. Şimdiye kadar öyle oldu. Bu
oyunda da öyle olacağını sanıyorum. Yalnız çıkarken üzerinizde
şöyle bir şey hissedersiniz. Bu oyunda zannederim onu fazlasıyla
hissedeceksiniz: “Çok güldüm ne komikti. Komikti de bize bir
şeyler oldu...”
Oyunda aynı zamanda insanların dini ya da spiritüel zaafları
üzerinden para kazanan bir aile sözkonusu. Böyle bir oyunun
AKP iktidarına denk düşmesine ne diyorsunuz?
Beni Allah söyletiyor diyorum inanmıyorsunuz. Doğru böyle bir
şeye denk geldi.
Bununla ilgili kaygılarınız var mı, “Bak nasıl denk düşürdü
derlerse” gibi...
Garip bir durum. Ben iki buçuk senedir yazıyorum ve tam bu
oyunu çıkaracağımız arada AKP tek başına iktidar oldu. Seçim
olacağı bile belli değildi yazmaya başladığım sıralar, öyle
bir parti de yoktu ayrıca. Ama benim hayatımda garip bir şekilde
bazı şeyler denk gelir. Ben oyunun doğru zamanda çıktığını görüyorum.
Çünkü bazı meselelerin Erbakan dönemindeki kadar tartışılacağını
zannetmiyorum. AKP’nin daha tedbirli ve akılcı davranacağına
dair işaretler var en azından. Ancak sonuç itibariyle bu insanlar
muhafazakâr çevreden ve pek çoğunun eşi o şartlarla yaşıyor.
Dolayısıyla türban vs. gibi konuları tartışacaklar. Ama Hilmi’nin
onlar için de söyleyeceği bir şey var. Çevresindekilerin evin
usulüne uymaktan söz ettiği bir sahnede “Yapmayın,” diyor: “Bir
yerde değişmez bir usul oluşmuşsa, yenisini yaratın dedi. Çünkü
usul amacın önüne geçmekte, kavga sebebi yaratmakta.” Yani herkesin
aynı şeye inanmasında bir sakınca yoktur ama aynı şekilde bunu
gösterme zorunluluğu kavga sebebi yaratıyor.
Hilmi’nin yeni iktidara da verecek mesajları var o zaman.
E, alırlarsa biz burada vereceğiz...
Tayyip Erdoğan ve eşi daha önceki oyunlarınıza geldi mi?
Bizim her oyunumuza geldiler. Doğrusunu isterseniz bizim tiyatromuza
en yoğun ilgiyi gösteren lider Tayyip Erdoğan’dır. Mesela Ecevit
belki bizim böyle bir tiyatromuz olduğunu bile bilmiyordur.
Seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz klişe sorusunu
sormadan geçemeyeceğim.
Seçmen iradesinde “Bu adam bizden biri,” cümlesi etkiliyse
ki şu sonuca göre etkili, o irade “Tayyip Erdoğan” dedi. Tayyip
Erdoğan’ın Kasımpaşalılığı, bazı beyazları rahatsız ediyor olabilir,
e, ama sokak öyle. Mükremin’in bu kadar sevilmesinin sebebi
ne zannediyorsunuz? Ayrıca Tayyip Abi de onu çok sever. Demek
istediğim şey şu. Oraya çıkıp mesela “Kaçak evde oturuyor,”
lafını ona eleştiri diye getirenlere “Evet işte aynı bizim gibi
yaşıyor, ben de kaçak evde oturuyorum,” dedi seçmen ve gitti
oyunu ona verdi. Yeniköy’de yalıda oturan da barajın altında
kaldı. Siz bir usulsüzlükten söz ederken o usulsüzlük bütün
memeleketin yaşadığı bir şeydi, bir özdeşlik yarattı.
“Aşkta sorunluyum!”
Sizinle yapılan söyleşilerde hatta Muhsin Kızılkaya’nın yazdığı biyografide hep bir mutsuzluk hali var. Oysa burada keyifli, mutlu, eğlenceli biri gibi görünüyorsunuz...
Onun ayarı bir yerden sonra kaçtı ama ben yapmışımdır. Çünkü ben istersem o hale çevirmem o röportajı. Ama galiba ona mutsuzluktan çok huzursuzluk demek lazım. Çünkü mutsuzluğun içinde komik bir nüans da var. Zaten huzurlu olamıyorum ki ben. Huzurlu olsam yazı yazmam. Mutluluk herkesin ortak tarif ettiği mutluluk ise benim mutluluk tarifim o değil.
Nedir peki sizin mutluluk tanımınız?
Arıyorum. Zaten somut mutluluk diye bir şey yok... Ben sadece kendimi her hamlede daha güzel biri yapmaya çalışıyorum. Doğrusunu isterseniz mutsuzluğum galiba aşkla ilgili. Aşk konusunda sorunluyum, problemlerim var.
Ama galiba hep varmış.
Yapamıyorum.
Nasıl başlarsa öyle gider derler...
Öyle de gidiyor zaten. Yaş 35. Ama hiç fena değilim: Şahane bir derecem var. Bir tane kızım var. Tamam daha ne? Yani o kadar da mutsuz değilim!
Kürt kimliği ve Kürtçe
Kızılkaya biyografinizin başında “Kitabım bir Kürt delikanlısının
zirveye çıkıncaya kadar kat ettiği yolculuğun ipuçlarını gösteriyor,”
diyor. Hakkârili komik çocuk... Kürt delikanlısı... Bu başarı
öykülerindeki etnik köken meselesine gelmek istiyorum... Nereden
sonra artık Kürt olarak algılanmamaya başlıyor insan?
Öncelikle o, Muhsin Kızılkaya’nın yazdığı kitaplardan birisi.
O öyle bakıp öyle yazmış. Nerede bitiyor Kürt kimliği meselesi?
Okul bahçesinde top oynarken kimliklerimize baktılar ve ne tesadüf
sadece Kürtleri gözaltına aldılar. Karakola götürüp sonra bıraktılar,
bir iki tokat atıp. 1 Mayıs günü top oynuyoruz diye. Böyle şeyler
de oldu... Bana kimlik sorana kadar bir şey yoktu hepimiz top
oynuyorduk, sonra karakola gidince başladı Kürt kimliği, bırakınca
da bitti. Yani zenci olsaydım bana devamlı zenci denilmesinden
hoşlanmazdım doğrusu ama beyaz denilmesinden de hoşlanmazdım.
Bu senin kimliğine müdahale edilmedikçe, o konuyla ilgili bir
baskı, bir dürtü ya da bir sorun olmadıkça ortaya çıkan bir
şey değildir. Kürtlere özel mesele bu ülkede çok ciddi bir mesele
olarak varolmuştur ve varolmaya devam ediyor. Belki de bu, Muhsin
Kızılkaya’nın bu konunun altını bu kadar çizmesine neden olmuştur.
Siz nasıl yaşadınız Kürt kimliğinizi?
Ben kendimi net tarif etmiş birisiyim. Kürt kültüründen ne
aldıysam Türk kültüründen de o kadar beslendim. Çünkü ben Ankara’da
büyüdüm. O eğitim formasyonunu aldım. Benim kimliğimdeki etnik
unsurlar, nereden ne gelmişse başım gözüm üstüne demiş ve onun
üzerine bir hayat kurmuş birisiyim. Dolayısıyla içimdeki Kürtle
Türk arasında herhangi bir problem yok. Olmamıştır da. Belki
de Kürt sorununun çözümünü de burada bulmak gerekir. Bu saatten
sonra artık yapacak başka bir şey yok. Yapmaya da gerek yok.
Çünkü iyi bir demokrasi bu iki kimliğe de iyi gelir. Ben şimdi
Kürtçe bir uzun hava duyduğum zaman hemen direkman Kürt oluyorum.
Yani iliklerime kadar hissediyorum onu. O duyguyu da benden
kimse alamaz. Ama sağlam bir bozlak duyduğumda da hemen Türk
oluyorum.
Şimdi TV’de Kürtçe meselesine gelelim. Sizce pratikte sonuç
alınabilecek mi o projeden?
Şu şartlarda ancak mizaha hizmet edecek bir durum var. Kürtçe
öğretilecek, bunu açıklıyorlar: “Bunu sadece TRT yapabilir!!!!
Haftada bir saati geçmeyecek!!!!” Şimdi yani şarkının ortasında
süre doldu, kesecekler. “Leg leg le gule...” derken “Hepinize
iyi akşamlar, çünkü süremiz bitti,” anonsu. Böyle aptallık olur
mu, böyle gerizekâlılık olur mu, kimi kandırıyorsun sen? Avrupa’ya
da “İşte yaptık ya,” denilecek. Bilmem kaç dakika olacakmış,
o dili öğretmeye dönük de olmayacakmış. Siz dalga mı geçiyorsunuz,
ayıptır ayrıca. Bakın bu ülkede, bu ülkeye vergi veren, bu ülkenin
hiçbir kurulu düzeniyle problemi olmayan bayrağına bayrağım
marşına marşım diyen çok fazla sayıda Kürt var. Ayıp değil mi?
Siz kime neyi damlalıkla veriyorsunuz? Onurlu bir Kürt “Hadi
git lan seyretmiyorum senin kanalını,” der... Ki ben öyle diyorum
mesela. Devlet yapmak zorunda peki neden özel kanallarda bu
yasak. Sebep ne?
Ve neden öğretmeye dönük değil?
Şimdi Kürtçe bilip de güvenlik soruşturması sağlam olan bir
Allah’ın kulu var mı yeryüzünde? Kürtçe öğrenmek zaten politik
bir eylem ve ciddi riske girmek demek. Hoca olarak sen kimi
getireceksin? Devletin böyle hassas bir konuda maaş ve yetki
vermesi için onun güvenlik soruşturması alması gerekir. Güvenlik
soruşturmasında senin aradığın nitelikler yazıyor. Adam Kürtçe
dergi çıkartıyor mesela; bundan ceza yemiş. Tuhaf bir durum.
Avrupalıyı kandıracağım diye bari kendi vatandaşına hakaret
etme. Ben en azından kendi adıma öyle bir 40 dakika istemiyorum.
Ben kendim 40 dakika söylerim zaten türkümü banyoda.
Zor geçmişlerden gelenlerde hep bir öfke olur. Siz o öfkeyi
- olduysa eğer - nasıl regüle ettiniz?
Benim durumum biraz farklı. Ben biraz da o yoksulluk günlerimi
anlatarak para kazandım. Ben o yaşadığım yoksulluğu tırnak içinde
söylüyorum paraya çevirdim zaten. O zaman yoksulluğumdan öfke
duymam nankörlük olur diye düşünüyorum. Kendi özelimde, öyle
açlık sınırında, ciddi bir biçimde insanın genlerini bozacak
kadar bir yoksulluk da yaşamadım. Daha doğrusu biz onun yoksulluk
olduğunu düşünmüyorduk. Zengin bir babam vardı benim, parası
olmasa da. Zengin bir ailede yaşadım ben. Biz parasızlığımızla
dalga da geçiyorduk. Sosis çok kıymetliydi bir ara. Muz ve sosisi
hâlâ yemiyorum hiç, onlara sinirliyim çünkü. Çabuk bitiyorlardı
ve yoktu. Biz ancak ayda yılda bir kere alıyorduk. Bir tane
abim bir tane ben. Ama biz o sırada da bu durumla ilgili sağlam
mizah yapıyorduk. Kendimizle dalga geçiyorduk. Sosis yerken
gözümüzden bir damla yaş falan gelmiyordu. Biz yoksul değildik,
parasızdık sadece.
Şimdi paranız da var. Paranız olunca ne oldu?
Şimdi paramız var ve hâlâ yoksul değiliz. Bu kadar aslında.
Eğer para kazandıktan sonra parasız günlerinizin intikamını
almaya başlarsanız işte o zaman kendinizi kaybedersiniz ve sevimsiz
biri olursunuz. Benim hiç öyle bir intikam sorunum olmadı geçmişimle
ilgili. Hatta o günleri daha çok özlüyorum. Gerçekten. Çünkü
açlık doyuncaya kadar süren bir şey. Açken hissettiğiniz ya
da düşlediğiniz sofrayla yedikten sonraki arasında bir lezzet
farkı var değil mi? İşte sosis yemiyorum mesela, muz da zaten
eski muz değil.
Şiir yazmaya devam!
Şiiriniz çok tartışıldı.
Bu kadar başıma bela olacağını ben bilebilir miydim ya... Siyasi
konularda, tiyatroyla, sinemayla ilgili bazı insanlarla kapışacağım
aklıma gelirdi. Fakat şiir konusunda çok şaşırdım yani. Ben
iddiasız birisi değilim, varlığım benim bir iddiadır bana sorarsan
ve ben ancak iyi olduğuna inandığım bir şeyi başkalarına “Sen
de gel bak,” diye sunarım ama benim hepsinden ayırdığım bir
alanda bu kadar tartışmalara yol açmasından ötürü üzgünüm.
Ve üstelik tartışılan kitabınız çok da sattı...
Çok sattı ve neden sattığını bir türlü anlayamadılar. Ben söyleyeyim
neden sattığını. “Kayıp Kentin Yakışıklısı” kitabı “Yaşayabilme
İhtimali” şiiri yüzünden satmıştır. “Ben senin beni sevebilme
ihtimalini sevdim,” mısralarının şairiyim ben. O kitabın satma
sebebi budur. O kitapta zaten benim ilk dönem şiirlerim vardır
şu anda pek çoğunu ben de beğenmiyorum. Eğer bir naiflik, bir
adamın inandığını yazması çerçevesinin dışında bakarsan şimdi
yazdığım şiirlerin altında şiirlerdir. Tıpkı Nâzım Hikmet’in
ilk kitabında da olduğu gibi. “Anladım” kitabımdaki şiirlerim
de “Kayıp Kentin Yakışıklısı”nın üstünde şiirlerdir ama onun
kadar satmamıştır mesela. Şimdi yazdığım şiirler de onun üstündedir.
Kızılkaya “Yazdığı ilk şey şiir son şey de şiir olsun istiyor,”
diyor. Bu doğru mu? Şiir bu kadar tutkulu bir şekilde var mı
hayatınızda?
Bunu bir bünyenin vazgeçilmez bir parçası gibi algılamak gerekir.
Ayrıca benim yazdığım oyunların içinde de şiirsel metinler var.
“Yaşamak tek marifetimiz biraz özen gösterin” sence kuvvetli
bir dize değil midir? Şimdi ben bunu yapıyorum. Benim şiirim
yüksek sesle söylenmesi gereken, ancak o melodiyle söylendiğinde
anlaşılacak bir şeydir. Bir gün anlayacaklar ama isterdim ki
gününde anlasınlar ve böyle bir kavga olmasın.
Antolojilere girmediğiniz de bir ölçü olarak sunuldu.
Sen beni antolojiye koysan ne olur koymasan ne olur, ben bütün
antolojilerden fazla şiir kitabı satıyorum. Bu antoloji hastalığına,
seçki hastalığına bir son verilsin. Aramızda böyle bir kavgaya
gerek yok. Ben sıkıldım bundan. Benim şiirimi beğenip beğenmemekle
bana sinir olmak arasında ince bir sınır var. Bana sinir olan
birisi bana karşı benim oyunculuğumu, yazarlığımı kullanamaz.
Çünkü birden bire koro dönüp “Yuh lan,” der. Onun için şiir
uygun bir zemin oldu. Şiir de değil daha doğrusu “Kayıp Kentin
Yakışıklısı” kitabı bunun için uygun bir zemindi. “Arkadaşlar,
sakin olun,” diyorum abilere. Ben sizin dünyanıza sonradan gelmiş
orayı talan edecek birisi değilim benim başka işlerim var, siz
rahat olun. Beni yalnız bırakın, rahat bırakın; benimle benim
şiirimi beğenen salaklar arasında bir ilişki bu. Onlar seviyorlar
benim yazdıklarımı ve ben yazmaya devam edeceğim.
“Sinema daha öncelikli”
Televizyonda diziler gani gani... Yeni bir projeniz var
mı televizyon için?
BKM Film, televizyon yapımları üretecek. Zaten bu çalışmaları
yapıyoruz şimdi. Ama ben oyuncu olarak bazılarında oynarım,
oynamam. Ben sinema yapmak istiyorum. Televizyon hep yapacağımız
ve yapmak zorunda olduğumuz bir şey ama oyuncu olarak sinema
daha öncelikli bir şey benim için.
Mankenler meselesi
Milliyet Sanat popüler olanla olmayan arasında ayırım yapmadığı
için bir tane de özel hayatla ilgili soracağım. Hayatınıza giren
kadınlara bakınca... Tabii ki güzelliği çok önemsemişsiniz ama
bu kadınların aklıyla da çok ilgilenmişsiniz. Son dönemlerde
sık sık esas kadın öznesinin manken olduğu haberler çıkıyor
sizinle ilgili. Bu bir tesadüf mü?
Yoo. Genellikle güzel kızların manken olması bir tesadüf değil;
dolayısıyla benim için de tesadüf değil ama meslek olarak da
birbiriyle iç içe bir dünya.
Ferhan Şensoy “Bir bankacıyla evlenemezdim çünkü ben Derya
ile sabaha kadar Dostoyevski konuşabiliyorum,” demişti.
Bak şimdi o sohbeti merak ettim ama neyse...
Sanki Yılmaz Erdoğan da güzelliğe tek başına prim verecek
biri değil. Ama isminizle yan yana anılan mankenlerdeki cevheri
biz pek göremedik.
Ben onlarla Dostoyevski konuşmadım.
Ama otlu peynir yedirmişsinizdir.
Kahvaltıya kim gelse biz otlu peynir yediriyoruz. Zaten orada
kaldıkları süreyle de anlaşılmıyor mu? Bazen de birine bakıp
evet bu kadın beni heyecanlandırıyor fakat bakalım Tolstoy’u
biliyor mu diye düşünüp “Bakar mısınız siz Tolstoy’u tanır mısınız?”
gibi sorular yöneltmek... Böyle bir şey olmayacağı için... Ama
bu eksiklik mutlaka bir adım sonra ortaya çıkıyor. Bir bakıyorsun
ki iyi de konuşamıyoruz. O heyecan falan tamam, fiziksel durum
vesaire... Şu mankenler ya da medyatik kişiler ve ilişkiler
meselesinden rahatsızım doğrusu. Ama garip olan şu; ben öyle
bir hayatta yaşamaya başladım ki benim zaten bir yerde biriyle
karşılaştığımda, konuşmam için onun bana gelip bir şey söylemesi
lazım. Ya da “Potansiyel meşhurlar, potansiyel tanıdıklardır,”
gibi bir şey vardır ya bu dünyada. Hani “Sen meşhursun ben meşhurum
o zaman birbirimize rahatlıkla merhaba diyebiliriz hatta demeliyiz”.
E bu arada da âşık da olursak ne yapalım diyorsunuz...
Evet vallahi öyle oluyor bu işler. Yoksa benim gidip bir kafede
oturup biriyle tanışmayı beklemem gerekir. Zaten de öyle bir
şey olmuyor. Ama güzellikten ve güzel kadınlardan hoşlanırım.
Bu huyumdan da vazgeçecek değilim!