‘kalp gözümün biri hep naif baktı’
Çağdaş Türk romanının en karakteristik örneklerinden biri kabul edilen “Ağır Roman”ın yazarı Metin Kaçan, artık bütün kitaplarıyla Can Yayınları’nda.
ÖNCE sesi ele veriyor insanı. Değişen tek bir bakış sahip olduğu tüm renkleri ortaya seriveriyor. Onun sesinde mizah var. Kara bir mizah. Onun bakışları buza kesmiş. Sadece an an diriliyor. Bilen bir balık gibi. Avlanmış. Yoğurt tasından bozma bir kovaya konmuş. Bir iki kuyruk yemiş, dışarı fırlatılmış. Tam kuruyup öleceği sırada bilinmeyen bir yerden su serpmişler üzerine. O da can havliyle kovaya doğru hamle yapmış, içine sıçramakla kalmamış, kovayı devirmiş denize doğru. Ne pahasına olursa olsun. Metin Kaçan, artık ilk avlandığı sularda kelimelerin peşinde yüzüyor yine. Yalnız.
Hukuki ve psikolojik mücadelesi hâlâ sürerken, o, yazmaya, yazarak yaşamaya devam ediyor. Yayınevi değiştirdi. Romanları “Ağır Roman” ve “Fındık Sekiz”, Can Yayınları tarafından yeniden basıldı. Öykü kitapları “Harman Kaplan” ve “Adalara Vapur” da öyle. Kaçan, yazmakta olduğu yeni romanında 2000 yıl önce Kapadokya bölgesinde geçen bir aşk hikâyesini anlatıyor. Kaçan, iyi yazar. Nokta.
Son yedi sekiz yıldır edebiyatçı kimliğiniz dışında değerlendirildiniz. Tam olarak nasılsınız?
Yaşadıklarımı konuşmaktan kaçınmak istemiyorum. Her zaman üzerimde bir kazak gibi... Daha önce sevgilimle yaşadığım hukuk ‘skandal’ına dönüşmüş bir ‘skandal’ var. Ne dosyaya, ne kanıta, ne tanığa bakmadan böyle bir cezayı verdiler bana. Ben de yeniden yargılanma hakkımı kazanmak için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdum. Nasıl bir edebiyatçı olduğum biliniyor. Edebiyatın damarından gelen ustalar, hangi edebi kulvarda olduğumun, edebiyatı nasıl işlediğimin, nelerden yararlandığımın farkında.
İnsanlar kendi aralarında konuşurken sizin için “O Türkiye’nin Bukowski’si” der. Bukowski’yi nasıl bilirsiniz?
Türkiye’de olsa kimse onun yüzüne bakmaz diye düşünüyorum. Önce yaşamıyla. Öyle bir yaşam, öyle bir statü, öyle bir sosyal paylaşım Türkiye’de yok. Bu ülkede meyhanede yere tüküremezsin. Fevri haraketler yapamazsın. Bukowski’nin bütün anlatımı seks, şiddet ve uyuşturucu üzerine kurulu. Ağırlıklı olarak kendi yaşamını anlatan bir yazar. Ben gördüğüm insanları, atmosferi ve hayal dünyamı anlatıyorum.
Bir ara “Artık gözlemi bile bir kenara bıraktım, cinsellik ve şiddet üzerine yazamıyorum, tutuldum,” demiştiniz.
Cinsellik, yatak odası, şiddet. Bunları anlatırken çok zorlanıyorum. İster istemez insanda bir otosansür oluşuyor. Çünkü ‘içeride’ son derece zor şeyler yaşadım. Ölümden döndüm. Hastaneye ilk gittiğimde ‘ex’tim. Kendime geldikten sonra bir de bakıyorum, hastane odasında ayaklarım prangalı, yanımda dört beş tane jandarmayla yatıyorum. Hayata yeniden adapte olmak için gazeteyi açıyorum ‘Sapık içeride şişlendi,’ falan yazıyor. İnsan ister istemez travma geçiriyor. Ama bu zamanla aşılacak bir şey. Şimdi yeni bir kitaba başladım. Kapadokya’da 2000 yıl önce yaşanmış bir aşk hikâyesini anlatıyorum. Ne zaman biter bilmem. 2000 yıl öncesini seçtim ki hiç bu gündelik yaşama oturmasın. İnsanlar bağlantı kurmasınlar...
“Ağır Roman” dans tiyatrosu oldu. Mutlu musunuz?
Önce filmi sor istersen. Filmden mutsuzum çünkü benim kafamda tasarladığım film olmadı. Çok uzun çekti Mustafa, sonra çok makas atıldı, sonuç da böyle oldu. Benim kitabımda beş altı tane ana karakter vardır. Yan karakterler, tipler, bol atmosferli bir kitaptı. Filmde hepsi havada kalıyor. Kültür Bakanlığı benim yazdığım senaryoya para verdi. Euroimage da... Ve ben, bu filmden hiç para almadım. Hakimlerin söylediği şey ‘kanunlar zenginler içindir’ şeklindeydi. Opera Bale’ye gelecek olursak. Aysun Aslan, tüm kitabı taradı. Ben de yardım ettim, kitaptaki yaşamın felsefesini anlattım. Çünkü oradaki insanlar sadece coşku için yaşıyorlar. İyi bir oyun oldu. Türkiye şartlarında böyle bir oyunun Devlet Opera Bale’sinde sahnelenmesi, insana kendini son derece hoş hissettiriyor.
“Ağır Roman”, Türk edebiyatını ayağa kaldıran bir eşiğe dönüşünce ardından gelen roman “Fındık Sekiz” ve öykü kitaplarınız güme mi gitti acaba?
Edebiyat dünyası kendi içinde son derece tutucu. “Fındık Sekiz” ile ilgili beni tatmin eden son derece ciddi ve olumlu yazılar yayımlandı. Ama ilki gibi popüler olmadı. Çünkü orada bahsettiğim mesele farklıydı. Ülke yeni yeni tasavvuf ile barışıyordu. Ben, tasavvufu ve bunun yanı sıra hiç yanyana gelmeyecek gibi görünen uyuşturucu dünyasını, bir yanda da aşkı anlattım. Bu üçgen insanları biraz afallattı sanırım. Dediğin şey, benim o sırada bir karalama politikasına alet edilmiş olmamla da igili. Ama eskimeyecek hikâyeler yazdığınızda, kitap, yıllar sonra yeniden keşfedilebiliyor.
Öykücülüğünüz nasıl sizin?
Kısa öyküler yazıyorum. Avrupalıların mini etekli, mini şortlu hikâye dedikleri türden. Benim, senin gibileri yazıyorum. İstanbul’da, New York’ta, Paris’te yaşayan bir grup var. Kentin içinde yalnızlığa itilmiş insanların hayat hikâyelerinden kesitleri, detayları, onların ruhsal durumlarını, hezeyanlarını anlatan kısa kısa öyküler yazdıklarım. Klasik öykü formatındaki gibi belli bir noktada başlayıp gelişip finale bağlanır gibisinden değil de, oradan oraya parça parça. Deforme olmuş hayatı anlatıyorum. Parça parça bir şeyi bir bütün içinde anlatamazsınız. Anlattığım hikâyelerde kalp gözümün bir tanesi naif. Çocuk, masum, hiç bozulmamış, hiçbir şeyden haberi olmayan, sadece görüntüyü gören, arkasındaki yazıyı okumayan bir gözle bakıp, yazıyorum hayatı.
Çağdaş Türk edebiyatı ile aranız nasıl?
İki buçuk yıl E Dergisi’nin yayın yönetmenliğini yaptım. Edebiyatı her şeyiyle ‘mecburen’ de takip ettiğim bir dönemdi bu. Kişisel merak da var. Okumadığım zaman hastalanırım ben. Ayrıca vazife duygusu çok önemli. Biri üç yıl oturup bir kitap yazdıysa, bir kenara atmak istemem. Dosyalar yayınevlerine gelir, okunmaz. Ya da ehli olmayan insanlar okur. Sadece içinde cinsellik, pornografi ya da gündelik hayattan izlekler var diye kitaplar basılıyor. Ben, editörlük dönemimde kitapların edebi manada doyuruculuklarını değerlendirdim. Neyi, nasıl anlattıklarına baktım. Diline, hayata karşı duruşuna baktım. Anlatılan konu beni fazla ilgilendirmiyor. Çünkü dünyadaki konular belli. Aşk, meşk, para... Nasıl ve niye anlattığı önemli bir yazarın. Ben de istesem yüzbinlerce satacak pornografik bir kitap yazabilirim. Ama bu ahlâksızlık bana göre! Yapmaya çalışıp beceremeyenler var. Çünkü ne şiddeti tanıyorlar, ne cinselliği!
Edebiyatta ‘kötülük’ kavramına kafa yoran biri misiniz? Mutlak kötü diye bir şey var mı size göre?
Mutlak kötü şeytan. Dünyada kötülük son derece hakim. Kötülük de ancak iyilikle beraber servis edilebilir. Çünkü her şeyi zıddı belirliyor. Şeytan her birimde var. Paranın kendisi zaten şeytanı temsil ediyor. Şeytanın versiyonları insanlara sirayet etmiş durumda. Bilgi olarak, fikir olarak. Bir zamanlar ‘üç Ş formülü’nden bahsediyordum. Benim için hâlâ geçerli. Şiddet, şefkat ve şehvet. Hepsi insanda var. Bir yorum, iyi ve kötü arasında zik zaklar çizerek gitmeli diyebilirim.
Şu anda ne işle meşgulsünüz?
Kanal D’de yayınlanan “Kırık Ayna” dizisinin senaryo editörlüğünü yapmaya başladım. Orhan Oğuz’un teklifiyle oldu. Kapadokya yöresini, gelenek göreneklerini bildiğim için... Merih’e gitmiş gibi olduk. Issız yerlerde filmler çekiyoruz. Peri bacalarının içinde, mağaralarda diyaloglar düzeltiyoruz. Roman için dökümanlar topluyorum. Kış olmasına rağmen yalınayak yürüyorum bazen. Ki yerden yaşanan hikayeleri çekebileyim. Olabilir de. Oraya bir gözyaşı düştüyse, o da benim tenime değerse, tenimden, çok eskiden yaşamış bir insanın hikayesini emebilirim diye düşünüyorum.