BİR ROMAN
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...

'ev fikri rahimdir!'

Ayfer Tunç, iki yıl aradan sonra çıkardığı yeni öykü kitabı "Taş Kâğıt Makas" ile yeniden okurlarıyla buluşuyor.

"TAŞ Kâğıt Makas" bir çocuk oyunudur, nasıl kitap adı oldu?
Her şey kitap adı olabilir. Bir oyundan kaynaklanıyor adının öyle olması. Siz bilir misiniz oyunu?

Bilmez miyim!
Çok az insan biliyor. Tamamen bu hikâyede kullanılan bir oyun bu. Çok da oynadığımı söyleyemem çocukluğumda. Hikâyenin içerisinde bir tür zaman ve zihinsel kayma yaşayan bir kişinin birlikte olduğu insanla oynadığı bir oyun bu. Çocukluğa dönmüş bir genç kadın, babası yerine koyduğu eşiyle taş kağıt makas oynuyor. Tabii sert imgeler bunlar, taş da, makas da, kağıt da. Hikâyeye uygun düşüyordu. O yüzden kullandım.

Hikâyelerin genelinde psikolojik gerilimler ve bozuk psikolojilerden kaynaklanan bir kötülük var gibi.
Bu kitabın teması da o. Tema olarak seçtiğim şey, çok sık rastlanmayan hatta insana mümkün gelmeyen birtakım psikolojik saplantılar. Ortak özelliği bu. Dördüncü hikâye için bunu söyleyemeyiz belki ama üç hikâyede göstermek istediğim bir şeydi.

Niye böyle bir şey göstermek istediniz?
Çünkü hayatta bunlar var. Bütün bunlar hayatın önemli parçaları. Sadece biz biraz boyutlarını büyütüyoruz. Yazı öyle bir şey. Var olan bir şeyin boyutlarını büyüterek gözönüne getiriyoruz. Anlaşılılır kılmak için yapıyoruz bunu, anlayabilmek için. Bütün bunları anlayarak hayatı anlayabiliriz, tabii böyle bir niyetiniz varsa. Sıradan günlük olaylar ve onun arkasındaki anlaşılabilir sorunlardan oluşmuyor aslında hayat. Çoğu zaman, bu türden sorunları anlamakta hepimiz güçlük çekeriz. Daha doğrusu bunlarla yüzyüze gelmeyi bile istemeyiz. Edebiyat, insanın derinindeki çapraşık meselelerle yüzyüze gelmesi için çok iyi bir alan.

Psikoloji okumalarınız oldu mu bu kitap için?
Hepimiz önem verdiğimiz okumaların içersinde, bazı şeylere ağırlık veriyoruz. Ben bir dönem sosyolojik olarak nitelendirilebilecek metinlere ağırlık verdim, bir dönem de psikolojiye... Ama kitap için oturup çalışmadım, bunlar hangi hastalığa tekabül eder, hiçbir fikrim yok. Bilimsel bir iddiada bulunamaz bir edebiyat metni. Sadece anlaşılabilir, inandırılabilir olmak gibi bir sınırı vardır. Metin üzerinde bir hayatı kurabilmek için ördüğümüz ilmikler birbiriyle uyumluysa, onun bilimsel olarak denetlenmesi ya da doğru olup olmaması benim için hiç önemli değil.

"Sadece ruhum karanlığı seviyordu," diyorsunuz birinci öyküde. Sanki bütün kitap bunun üzerine kurulmuş gibi geldi. Ama aslında bu aralar karanlık olmayan hikâyeler revaçta, bunu hiç düşünmediniz mi?
Belki de risklidir bilmiyorum ama yazmak istediğim şeyi yazıyorum. Yazı ile ilişkim, okur ya da toplum ile birebir örtüşen bir ilişki değil. Ayrıca karanlığı sevmenin içerisinde, bir parça hüzün, bir parça insani taraf var. Halbuki bizi günlük hayatta ağır yaralayan şeylerin çoğu çok büyük oranda insani değil. İnsanların giderek sığlaşarak kurdukları kötü ilişkiler ve toplumdaki bir sürü yanlış yürüyen ilişkiden oluşan karanlık bir ağın içerisinde yaşıyoruz. Bunların arasında insani olanın payı çok az. Mutsuzluğa sevk eden şeyler, aslında ruhumuzun derinliklerinde bizi acıtan şeylerden çok, gündelik hayatın yüzümüze çarptıklarından kaynaklanıyor.

Çok mu gerçek baktınız?
Hikâye yazmak, herhangi bir insana bakmak değil, bir görüntüden, atmosferden ya da bir çerçevenin içerisinden bir şey çıkartmak aslında. Dolayısıyla, çoğu zaman hikâye kendini yazdırır. Ona eklediğiniz ilmekler, kendi çerçevesini çizer. Etrafa baktığımı söyleyemem. Ayrıca bu satmak amacıyla yazılan bir kitap olamaz. Diyeceksiniz ki, "Bir Maniniz Yoksa" çok sattı... Onun edebiyatla ilgisi yoktu. Benim edebiyatımın üstünde gölgesini hissettiğim bir şeydi. Ben o gölgeyi kaldırmış oldum, o kitabı yazarak. Şimdi özüme dönüyorum. Daha önceki kitaplarımda olan çizgi neyse o devam ediyor.

Atmosfer dediniz ya, etrafta öyle bir atmosfer mi vardı?
Etrafla ilgisi yok bunun. Benimle ilgili. Benimle ilişkilendirebileceğim tek şey, şehir. Şehir imgesi benim hikâyelerimin çoğunluğunun içinden çıktığı tek büyük imge. Farkındaysınız ev çok önemli bu hikâyelerde. Çünkü şehir dediğimiz şey de evlerden oluşur. Büyük bir evdir şehir. Bütün evleri içine alan dev bir ev. Ben şehre bakarım hep, özellikle de İstanbul'a. İstanbul'un benim ruhumu besleyen bir tarafı var.

"Ev rahimdir", diyorsunuz ama biz depremle birlikte rahim olmadığını gördük...
Ev fikri rahimdir. Zaten bizim aldığımız ilk yara, depremden sonra evlerimizin yıkılmasıyla oldu. Gene rahim olacak. Çünkü insan her zaman bir rahim arar. O, annemizin güvenliğine dönmektir. Depremde eğer rahimler parçalanmasaydı bu kadar ağır bir depresyon yaşamazdık. Ağır depresyonun altında aslında kendimizi iyi hissetiğimiz rahmin kayboluşu yatıyor. Çok büyük bir sarsıntı bu. İlk gerçek huzur, annemizin karnındaydı. O imgenin devamıdır birçok imgenin varlığı.

"Fehime"de farklı bir teknik kullanmışsınız, okumayı bir taraftan zorlaştırıp bir taraftan da hızlandırıyor.
"Fehime", bir travma hikâyesi ve dolayısıyla travmadan sonra anlaşılması gereken yalnızca çocuğun bize anlattıkları ile sınırlı olmamalı. Bizim de ona anlam katmamız gerekir. Bunu işaret etmek için yaptığım ama daha önce de kullanılan bir teknik. Böyle bir hikâyeye uygun düştüğünü düşündüm.

"Suzan Defter"de değişik bir okuma tekniği var. Ekmel Bey ile, Suzan'ın yerine geçen Derya'ın günlüklerinde...
Onun avantajı şu; ister önce Ekmel'in hikâyesini okur bitirirsiniz yani sadece sol sayfaları ya da önce Derya'nın hikâyesini okursunuz yani sağ sayfaları. İsterseniz de karşılıklı okursunuz. Çok okuma önerisi sunan bir hikâye olsun istedim. Ayrı ayrı okumakla, karşılıklı okumak farklı şeyler düşündürebilir insana. Çünkü ben de yazarken öyle yaptım. Kimi zaman arka arkaya, kimi zaman karşılıklı yazdım.

Hem roman hem öykü yazan biri olarak yazdığınız şeyin roman mı yoksa öykü mü olduğuna nasıl karar veriyorsunuz?
Ben bir roman yazdım; "Kapak Kızı". Roman yazacağım diye başlamıştım. "Hikâye yazıyordum, romana dönüştü," diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Hikâye ile romanı birbirinden ayıran bence en önemli şey, bir kere yapısal durum. Romanın, hikâyeden farklı bir mimarisi olması ve o mimarinin unsurlarının birbirleriyle ilişkilerinin öyküden farklılığı... İddialı bir şey söyleyeyim; romanın hikâyeye göre daha fazla akılla yazılması gerekiyor. Bundan şu sonuç çıkmasın, hikâye yazmak için akla ihtiyaç yoktur! Roman biraz daha soğukkanlılık gerektirir. Aslında genel anlatı fikrine doğru gidiyoruz. Başı sonu olan, bir şey anlatan metinler yazdığım için, kendime hikâyeci demek daha kolay geliyor

Sizin için hikâye yazmayı çekici kılan şey ne?
Önemli olan metnin kendisidir benim için. Bu soru, 'Niye yazıyorsunuz?'a gider.

Gitsin o zaman!
Yazma kadar eski bir soru. Yazma anının hazzı için yazıyorum sadece. Aslında mazoşist bir şey, bir yandan da acı çekiyorsunuz; çünkü eğlenceli şeyler değil yazılanlar. Ama "hayat lezzeti" dediğimiz şeyi "güzel hayat"la karıştırmamak lazım. Başka hayatların bir kere içinden geçmek isteriz. Böyle bir şansımız yok. Ama yazmak insana bunu sağlar. Yazabilseydim, şiir yazmak isterdim ama yazamayacağım kadar büyük bir şey olduğunu düşünürüm. Hiç denemedim, denemem. Şiir sanatların tanrısıdır bence. İyi ki şairler var, iyi ki yazmış onlar.

Bir yayınevinde çalışıyor olmak, yazmaya katkı mı sağlıyor yoksa zorlaştırıyor mu? Yani başkalarının romanlarını, hikâyelerini okumak sizin yazma sürecinizi etkiliyor mu?
Ben burada yayın yönetmeniyim, sandığınız kadar çok kitap okumuyorum. Bizde kitapları yayın kurulu üyeleri okur. Ben de yayın kurulu üyesi olduğum için zaman zaman okuduğum kitaplar var. Benim üzerimde onların herhangi bir etkisi olmuyor. Ama okumak ayrı bir kategori. İyi edebiyat okumayı çok seviyorum. Edebiyatçıyı besleyen şey, edebiyat değil çünkü. Edebiyatçıyı zenginleştirecek olan şey hayatın bütün alanları.

Profesyonel kriterleriniz kendi kitabınız için de geçerli mi?
Yazdığına bir profesyonel gibi bakmak gerekir zaten. Ayrıca benim için yazarlık meslek de değil. O bir varolma tarzı, kendini bütünleyen bir parça ama meslek değil. Ama yaptığım profesyonel iş, yayıncılık. Bu işi yapmıyor olsaydım da, yazdığıma neredeyse profesyonel bir gözle bakarım ve bakılması gerektiğini düşünürüm. Metinle kurduğumuz duygusal bağın bir yerde mutlaka kırılması gerekir. Dışarıdan acımasız bir okur gözüyle bakmanız gerekir. Yapıyorum, onun için az yazıyorum zaten. n N.Ö.

Taş Kâğıt Makas / Ayfer Tunç / YKY

 

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





Bu İşte Bir Yalnızlık Var

Tuna Kiremitçi
Doğan Kitap
Fiyatı: 9.000.000 TL.
ROMAN

Yanlış bir aşk, terk edilmişliğin hüznü, müziğin eşlik ettiği hayaller, parasızlıkla sarsılan hayatlar ve bitmeyen mutluluk arayışları... İlk romanı "Git Kendini Çok Sevdirmeden" ile büyük beğeni toplayan Tuna Kiremitçi, bu sefer bir müzisyenin dünyasını anlatıyor. Memet Olcay'ın gücünü ve zayıflığını, pazar günleri buluştuğu kızıyla yeniden keşfettiği İstanbul'u, ortadan kaybolan arkadaşını ararken bulduğu aşkı ve yaptığı o ilk besteyi... Romanın bir tarafında bütün endamıyla hayat duruyor; öteki tarafında da elinde çalgısıyla tek başına bir adam... Kumdan Kaleler grubundaki müzik çalışmalarıyla da tanıdığımız Tuna Kiremitçi'nin yayımlanmış iki şiir kitabı var. İlk şiiri "Gece Şiirleri" 1991'de Varlık dergisinde yayımlanan tuna Kiremitçi, 1994'teYaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü'nü; 1997'de de 2. Balkan Günleri kapsamında verilen Genç Erguvan Şiir Ödülü'nü aldı. İlk romanı "Git Kendini Çok Sevdirmeden", 26 baskıya ulaştı.

EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
KARŞI
Gerin, bedenim, gerin;
Doğan güne karşı.
Duyur duyurabilirsen,
Elinin, kolunun gücünü,
Ele güne karşı.

Bak! Dünya renkler içinde!
Bu güzel dünya içinde
Sevin sevinebilirsen
İnsanlığın haline karşı.

Orhan Veli Kanık




Portre Carlos Fuentes  Şiir  Yeni Kitaplar Bir Kitap