Murathan turbadur olsaydı...
Murathan Mungan’ın yeni şiir kitabı "Timsah Sokak Şiirleri" çıktı. Kitabın adı sizi yanıltmasın. Bu kitapta otuz dört şarkı (chanson) var. Murathan’ın şarkı sözü de yazdığı bilinir ama bu kitaptakiler onlardan değil. Buradakiler doğrudan doğruya şairin (ozanın) çalıp söylemesi için yazılmış şarkılar.
ORHAN ALKAYA
MURATHAN Mungan ismiyle ilk, "Osmanlı’ya Dair Hikâyat" ile karşılaşmıştım. Sonra, "Diyalektik Mutsuzluklar" şiirini okudum. Tam da şiirin tekniğiyle uğraştığım bir sıra, handiyse tekniği ‘ignore’ eden fütursuz sahiciliğiyle içime işledi bu şiir.
İstanbul ile Ankara arasında derin dostluklar, aşklar, kırgınlıklar, uçarılıklar içinde yaşadığımız, faşizmin karanlığına karşı dikine yürüyüp birbirimizden el aldığımız günlerdi. Bu şiiri çok sevmiştik; Akif, Haydar, Azar, ben... Herhalde başkaları da vardı.
"Omayra" şiirini, bir yaz serinliğinde, Assos’ta, haftalık yahut günlük bir mevkutede okumuş, bir halkın aşka özne kılınışındaki dolayımsızlığa, buradaki trajik kırılmaya teslim olmuştum. Harb el kimyanın en yakıcı günleriydi.
Her kitabında kendi yolunu ısrarla sürdüren, özellikle anti - fütürist bir manifesto olarak değerlendirdiğim "Metal"de, dilin katı, soğuk, şiir malzemesi olarak "kullanışsız" sözcükleriyle, yeni bir yapı kurmayı deneyen Murathan Mungan, kuşağımın, ‘80 sonrası yazılan şiirin yetenekli ve yetkin şairlerinden; öznelleştirmek gerekirse "benim şairim" saydığım arkadaşlarımdandır.
"Timsah Sokak Şiirleri" ise, benim için ilkin esaslı şaşırtmaca, giderek bir "zevk" kitabı oldu.
Evet, şaşırtmaca! Bu "şiir"leri okudum, bitirdim ve hemen hepsinin birer "şarkı" olduğunu düşündüm. Bir daha baktım, evet öyleydiler.
Bir gezgin şarkıcının, turbadurun (tourbadour) ardından derlenip dizilmiş gibiydiler. Onları bir kez daha, lavta ve / veya blok flüt sesiyle buluşturup okudum. Oldu!
"Timsah Sokak Şiirleri" kitap adı sizi yanıltmasın. Bu kitapta otuz dört şarkı (chanson) var. Murathan’ın şarkı sözü de yazdığı bilinir ama bu kitaptakiler onlardan değil. Buradakiler doğrudan doğruya şairin (ozanın) çalıp söylemesi için yazılmış şarkılar.
Bu kitap harika bir Rus’u sözgelişi, Murathan gibi her şeyi bir arada yapan Bulat Ohutcava’yı çağrıştırdı bana. Leonard Kohen’i değil ama çokça Bob Dylan’ı... Yer yer Jacques Brel’i, bir de bizim Bülent Ortaçgil’i, iz sürercesine ardı ardına ses belleğime misafir etti.
O zaman fark ettim ki, bunca yıllık tanışıklık ve arkadaşlığın içinde, Murathan’a herhangi bir enstrüman çalıp çalmadığını, sesi Cohen yahut Livaneli kadar bet olsa bile, şarkı söyleyip söylemediğini sormamışım. Bu yazıyı da, gecikmiş soruları sormadan yazıyorum şimdi.
Murathan, hiç değilse (bu hiç değilse yüzünden klasikçiler ve psychedelic’çiler bağışlasın) gitar çalıyorsa eğer, hele bir de üzerine country usulü birleştirilmiş bir Hohner mızıka eklediğinde birkaç akor olsun basabiliyorsa, hiç durmasın bu şarkılarla yola çıksın.
Bizim aşık abdallar, Fransız tourbadour’lar, İngiliz minstrel’lar işte tam da bunu yapıyorlardı çünkü. Şarkılarındaki ruhu ilden ile, köşkten köşke, gönülden gönüle taşıyıp duruyorlardı. Yaptıkları iş karşılığında bir kuruş para almıyor, Tanrı misafirliği ile yetiniyor ve elbette girip çıktıkları her yerde birkaç gönül çalıp, birkaç gelecek hayali yaratıp, ansızın, kuşluğu bile beklemeden çekip gidiyorlardı.
Şarkıları ile hayatları arasındaki yapmacıksız salınımda ömür zenginleştiren bu gezgin şarkıcıları, onların gönül serüvenini Murathan’a da yakıştırıyorum.
Aşkın ilişki karşısındaki daimi yenilgisini "daha az seviyorum seni" mottosunda anlattığı "Gece Nöbeti"nden "birbirimizi çok sevdik hep / yıllarla azala azala" diye söylediği "Yalnızlık"a, olgunluğun yalın kavrayışları var bu şarkılarda.
"Bazılarının defteri hayata hiç kapanmıyor", "dokunmanın doldurulmaz yeri / sızlıyor şimdi aramızdaki boşlukta" denildiğinde. Boşluk bir bilgi alanı olarak karşımıza çıktığında, yaşadıkça kendine yer açan, yaşadıkça devasa boş sayfaları cildinden birer ikişer sıyrılıp yüzünü gösteren bir "tabula rasa"yı ayrımsıyoruz. İşte o zaman, günün dağdağası içinde geçiştirilen her şeyi bir kez daha dönüp "dinlememiz" elzem oluyor.
Şimdi bir ruh, bir tını daha gerekiyor Timsah Sokak "Şarkıları"na. Bu ses, bu ton, bu rezonans ya Murathan’dan gelmeli yahut onu tam da kendisi gibi getirmeli.
Ben bu şarkıları okudum. Şimdi dinlemek istiyorum.
Tam da yeni bir Chavela Vargas’a, çocukluğumda içime doğru seslendirdiğim Bremen Mızıkacıları’na yahut tam sindiremediğim Nürnberg Şarkıcıları’na, kendi sesinden Selahattin Pınar’a, Lütfü Güneri’ye, ‘mümkün olsaydı bırakır mıydım hiç seni’ Brel’e, küçük memeli ilk platonik aşkım Jane Birkin’e ve kocasına, soul’a, chanson’a, kendisini kendisi gibi ifade eden her sese, her forma duyduğum ihtiyaç had safhadayken...
Rasgele bir kitabın sayfaları arasından birdenbire kucağına düşen pena’yı, umarım geri göndermemiştir Murathan Mungan. Çünkü şimdi şarkı söyleme zamanı ve herkes kendi şarkısını söylemeli...
GECE NÖBETİ
daha az seviyorum seni
giderek daha az
unutur gibi seviyorum
azala azala
aramızdaki uzaklığın karanlığında
geceler kısalıp, gündüzler uzuyor öyle olunca
daha az seviyorum seni
kendini iyileştiren bir yara gibi
daha az
ve zamanla
sen geceyi tutuyorsun, ben nöbetini
uzak dağ kışlalarında
görmüyoruz birbirimizi
usul usul sis iniyor
kopmuş yollara
ışığı hafif, uykusu ağır koğuşlarda üzerini örtüyorum senin
bir çığ gibi uyuyorsun rüyalarımda
sevgilim sevgilim
yıldızları daha büyüktür bazı gecelerin
nöbet kadar yalnızken öğreneceksin bunu da
artık daha az seviyorum seni
unutur gibi, ölür gibi daha az
yeniden ödetiyorum kendime
onca aşkın öğretemediğini
kolay değildi
yalnızca sevgilimi değil, evladımı da kaybettim ben
kaç acı birden imtihan etti beni
bir tek gece vardır insanın hayatında
ömür boyu sürer nöbeti
bu da öyleydi,
iyi ol, sağ ol, uzak ol
ama bir daha görme beni
30 Aralık ‘98