oyun oynayan yazar
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...


Polisiye roman yazarı Esmahan Aykol, ilk romanını yayımlayan ve Aykol’un ifadesiyle ''Polisiye bir kurgu kullanarak oyun oynayan'' Canan Parlar’ın kitabı ''Sıfır Baskı''yı anlattı.


''İLK romanların acemiliğinden uzak bir ilk roman,'' deniyor kitabın arka kapak yazısında. Arka kapak yazılarına güvenmeyen, kitaptan birkaç sayfa okuyarak kendi karar vermek isteyenler, daha kitapçıda kitabı karıştırırken oyuna dahil oluyor. İlk romanı ''Sıfır Baskı''da Canan Parlar sözünü ustalıkla söylüyor. Gerçekten de yayınevi editörünün dediği gibi, bir ilk roman hamlığından uzak, hatta ilk andan itibaren emin ellerde olduğumuz hissiyle siftahı yapıyoruz.
Erenköy Kız Lisesi’nde yatılı okumuş, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken gazetecilik yapmış Canan Parlar. Efsanevi Sokak Dergisi de dahil olmak üzere pek çok dergide çalışmış, fakülteyi bitirince bir süre avukatlık yapmış, ardından da kitapçılığa başlamış. Beyoğlu’nda bulunan Mephisto’nun sahibi. Fakat kitapta yazılı olan biyografiden bunların hiç birini öğrenemiyoruz. ''Bu bir ilk kitap,'' diyor Parlar, ''Okurun yazarla ilk kitapta ilgilendiğini sanmıyorum. Şu aşamada sadece ne yazdığınız okurun ilgisini çeker. En azından kişisel deneyimlerim bu doğrultuda. Bu nedenle kendimle ilgili bilgi vermeyi gereksiz buldum.''
Oysa, yazarın sadece hayal gücüyle değil, yaşadıklarıyla da şekilleniyor romanlar. Neden ilgilenmeyelim yazarın yazı yazmadığı zamanlarda ne yaptığıyla? Melville, denizci olmasaydı ''Moby Dick'' olur muydu? Borç batağında çırpınmayan, tefecileri, matbaacıları, çalışanlarıyla sokakları tanımayan Balzac ''İnsanlık Komedyası''na girişmeye cesaret edebilir miydi? Esasen Canan Parlar’ın en başarıyla çizdiği karakterlerin biri yayınevi sahibi patron, diğeri de gazeteci. Bunu soru haline getirip ona sorduğumuzda şöyle yanıtlıyor: ''Bu oldukça doğal bir şey, ana kahramanlar onlar olduğundan tüm dikkatiniz onların üzerinde oluyor haliyle. Ama kitabın yazarı değil de bir okur olarak fikrimi sorarsanız, arada bir görünen yaşlı emlakçı karakteri daha başarılı.''
''Sıfır Baskı'', buluntu bir paranın peşine takılarak okuduğumuz sayfaların ardından gerçek yüzünü gösterdiğinde, asıl kurguyu, oyunu keşfettiğimizde ‘yayın endüstrisi’ne ciddi bir eleştiriyi içeriyor. Kitabevi sahibi olarak, kendisi de bu çarkın içinde bulunan birinden geldiğinden bu eleştiri, başka bir nitelik kazanıyor. ''Bence edebiyat kırılgan bir alan. Bilinçli bir çabadan ziyade bilinçdışının açığa çıkarılmasını içeren ve bunu işleyen bir şey çünkü. Bu nedenle büyük sermayenin yönetim ve yönlendirme sahasının dışında tutulmalı. Tabii ki satış kaygısını kastetmiyorum. Hem yayıncı hem de yazar, ürünü okuruna ulaştırmayı problem edinir. Ancak kitabın bir meta haline gelişi matbaadan çıkış aşamasında gerçekleşmeli; işin başında, yani yazım aşamasında değil. Yayınevleri önlerine gelen dosyaları satış rakamlarını gözeterek basıyor, dosya buna göre değerlendiriliyor. Sonuçta yazar da satış rakamlarına göre duruşunu, konularını belirliyor çünkü kitabını yayımlatmak istiyor. Okur eğilimlerine, istatistiki verilere göre yazarlar ve yayınevleri şekilleniyor.''
''Sıfır Baskı''da holdinglerin yönettiği bir yayın endüstrisi vizyonu sunuluyor. Bakın, romanın 254. sayfasında yazı ve yazarın geldiği durum nasıl anlatılıyor: ''...Şirketin özel eğitimli çalışanları, dünyanın her yerinde çıkan kitapların konusunu, dilini, kurgusunu tarayarak düzenli raporlar oluşturacak. Bu şirkette ayrıca matematiği güçlü bir kurgu ekibi bulunacak. Bu ekip, elinin altındaki verileri tarayarak yüzlerce kurgu oluşturacak. Yazar önce kendine en uygun kurguyu alacak ve bilgi ve mekanlar arasında seçim yapacak. Bu yolla yazar bir roman için yıllarca uğraşmayacak, en geç iki ayda bir kitap bitirebilecek. Böylece yazarın marka olma devri kapanacak, kokart’ı olmayan yazar olamayacak. Yerinden kalkan kitap yazamayacak. Okurun önüne de daha temiz metinler çıkacak.''
Bununla birlikte, romanda yayın piyasası eleştirilirken, varolanın yerine konacak bir sistemden söz edilmiyor. Yoksa yazarın işi alternatifler sunmak değil mi?
''Sıfır Baskı''nın öne çıkan yanlarından biri de, bir kadın tarafından yazılmış olmasına rağmen, kahramanların erkek olması.
Peki, kahramanın erkek olduğu bir roman yazmak, kendini dünyayı erkek gözüyle görmeye zorlamak, işi güçleştirmiyor mu? ''Aslında erkek dünyasıyla kadın dünyasının birbirinden çok farkı olmadığını düşünüyorum. Bence her iki taraf da kendisinin esrarengiz olduğuna dair bir yanılsama yaratıyor. Belki kadın daha çok gizleniyor da, erkeklerin hiç öyle bir derdi yok. Neden gizlensinler ki, iktidar olan onlar. Hesaba kitaba, saklanmaya ihtiyaçları yok. Hem zaten romanları yazanlar, filmleri yapanlar çoğunlukla erkek olduğundan romanlar ve filmler aracılığıyla da erkek dünyasını tanıyor insan.''
''Sıfır Baskı''nın sonlarına yaklaşırken italikle dizilmiş birkaç sayfalık bölümler halinde roman kahramanının iç dünyası, onu yaratan sosyo-kültürel şartlar aktarılıyor okura. Böylelikle, orta sınıftan, büyük bir aile içinde yaşayan babasız bir erkek çocuğun dünyasına sokuyor bizi Parlar. Bu minik çocukluk hatıralarındaki derinlik okuru sarsıyor. Parlar’ın tezi, çocuk yaşlardan itibaren insanların hem maddi hem de manevi terör nedeniyle içe dönük bir hayat sürmeye başladıkları, dar bir çerçeveye kıstırıldıkları. Bu, hassas karakterlerde oluşan tepki. ''Benim kahramanım geriye çekilmiş, insanlara güveni sarsılmış biri, küçük yaşlardan itibaren kendisine uygulanan baskıları oldukça derine gömmüş, yalnızca izlemekle yetinmiş; başka bir tepki ise kendisine güvensizliğini çok daha yüzeyde tutanlardan geliyor ki toplumun hiç de azımsanmayacak bir bölümü bunlardan oluşuyor. Bu tür tepki verenler ise hayata karşı tutumlarını hiç izlemeyip yalnızca katılmakla gösteriyor, sıklıkla şiddete başvuran insana dönüşebiliyor,'' diyor.
Böylesi bölümler aracılığıyla okur, kahramanın eylemlerini anlamlandırıyor, neden bir yandan intikam, diğer yandan da hakkaniyet denebilecek bir idealin peşinden koştuğunu algılamaya başlıyor. Acaba, bu romanda hakkaniyet, dolayısıyla da hukuk tahsili anahtar kavramlar mı?
''Aslında, hukuk eğitimini ‘80’li yıllarda, yani Anayasa’nın rafa kaldırıldığı bir zamanda aldım. Türkiye’de yaşamak bir komedi filminde oynuyor olmak gibi gelmiştir hep bana. Düşünsenize, önünüzde tabi olduğunuz bir anayasa yokken Anayasa Hukuku dersi alıyorsunuz. Yine de, hukuk formasyonunun böyle bir romanın yazılmasında çok ciddi etkisi vardır mutlaka. Hukuk, dışardan bir insan için sadece suç ve ceza olarak algılansa da içerden biri olunca hukukun çok daha farklı cephelerine sızabiliyor insan. Bir yandan hakkaniyet duygusunu geliştirirken, diğer taraftan da bu hakkaniyetin iktidar ilişkileriyle nasıl belirlendiğini görebiliyor. Bu tabii, bakış açısını oluşturmakta önemli bir etken. Suça, kurbana ya da suçluya farklı açılardan bakabilmeyi getiriyor,'' diyor Canan Parlar.
Katmanları olan, okudukça kendini açan bir roman ''Sıfır Baskı'', sık rastlanmayacak ustaca kurgusuyla Canan Parlar’ı takibe almamız gerektiğini ilan ediyor.

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





Ne Janti Abimizdin Sen

    Yayına Hazırlayanlar: Ali Selen, Merih Akoğul, Ömer Elver
    Fotoğrafevi Yayınları
    Fiyatı: 12,5 YTL
    DERLEME

2004 yılında aramızdan ayrılan ünlü çizer, sanatçı Necati Abacı’nın anısına dostları bir kitap hazırladı: ''Ne Janti Abimizdin Sen''. Turhan Selçuk, Hilmi Yavuz, Yıldız Kenter, Ünsal Oskay, Mehmet Kısmet, Semih Gümüş, Tan Oral, Sunay Akın, Haydar Ergülen ve daha birçok sanatçının Abacı için kaleme aldığı yazılar ve Abacı’nın çizimlerinden oluşan kitap, sanatçının üretimlerine ve sanat yaşamına ayrıntılı bir bakış niteliğinde. Necati Abacı’nın dostları ve ailesinden oluşan 97 kişinin katkılarıyla hazırlanan kitapta, 111 görsel malzeme yer alıyor. Necati Abacı’nın 56 adet orjinal eserinin de bulunduğu kitapta ayrıca, Abacı’nın sanatçı dostlarına ait 15 çizim ve 40 anı fotoğrafı da var.



EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
TEK BAŞINA

Ölürken çocuklarımı unuttum
Küçük deniz kiprikleriyle sabah
Denedim bütün sabahları

Sana sürgünümün şarabını bıraktım al
Mumlarını güzelliğin ve hiçliğin
Bir de kaygumun soluk ellerini

Denedim bütün ölümleri
Ama görmedim büyülü ağaç
Ezilmiş sevdaların giysileri
MELİH CEVDET ANDAY




Oyun oynayan yazar Edebiyatımızda anne imgesi  Söyleşi  Yeni Kitaplar Portre