‘tutku Berger’ın damgasıdır’
Gareth Evans’ın küratörlüğünde Londra’da düzenlenen ''John Berger: Here Is Where We Meet'' adlı etkinlik, John Berger’ın ömür boyu ürettiklerinin bir tür onurlandırılması niteliğinde. Etkinlik, konferanslar, paneller, sergiler ve film gösterimleriyle 18 Mayıs’a kadar devam edecek.
DERLEYEN: ZEYNEP AKSOY
JOHN Berger... Sanat eleştirmeni, şair, ressam, politik filozof, roman, öykü ve senaryo yazarı. Günümüzün en değerli entelektüelle-rinden biri. 78 yaşında son 30 yıldır yaşadığı Fransız Alplerindeki köyünden bir aylığına anavatanına, Britanya’ya konuk geldi. Londra’nın ev sahipliği yaptığı, ömür boyu ürettiklerinin bir tür onurlandırılması, kutlanması sayılabilecek ''John Berger: Here Is Where We Meet'' adlı etkinlik için. Gareth Evans’ın küratörlüğündeki etkinlik Londra’da çeşitli merkezlerde konferanslar, paneller, sergiler ve film gösterimleriyle 18 Mayıs’a kadar devam edecek.
Çok farklı medyumlarda üretken olan bu kapasitede birini belli bir çerçeveye oturtmak, eserlerini tek bir yerden bakarak yorumlamak imkansız. Ve tam da üretimi bu kadar geniş bir alana yayıldığından bazı yaptıklarının es geçildiği, onu bir yanıyla çok iyi bilenlerin diğer işlerinden haberdar olmadığı sık rastlanan bir durum. Enternasyonalist perspektifiyle ve dar kalıpların içine sokulmayı reddeden üretimiyle Berger, son 50 yılın en etkili yazarlarından biri. Romanlarında, makalelerinde, fotoğraf ve performans alanlarında diğer sanatçılarla yaptığı işbirliklerinde, oyun ve filmlerinde ve eleştirilerinde toplumla birey arasındaki ilişkiyi, kültür, politika ve deneyimin ilişkilerini ve dışavurumlarını görürüz.
Lawrence’tan daha zeki
1972’de bir televizyon dizisiyle birlikte yayımlanan ''Ways of Seeing / Görme Biçimleri'', Berger’ın en çok okunan ve bilinen, sanat eleştirisine yepyeni boyutlar kazandırmış kitabı. Üç nesil sanat ve sanat tarihi öğrencilerinin sanata bakışını değiştiren bu kitap, sanatın kurumsallaşmasının yüzüne bir tokat gibi çarpar ve resimleri, fotoğrafları nasıl, içinde yaratıldıkları sosyal ve kültürel ortamlarla birleştirerek, ‘düşünerek’ okumamız gerektiğini gösterir bize. 1958’de yazdığı ilk romanı ''A Painter of our Time / Zamanımızın Bir Ressamı''ndan beri günümüzün belirleyici sosyal ve politik meselelerinde sürgün / yer değiştirme ve fakirlik, eserlerinde sıkça işlediği konular. Susan Sontag onun için şöyle diyordu: ''John Berger’in kitaplarına hayranım. O sadece ilginç olanı değil, aynı zamanda önemli olanı yazıyor. Çağdaş İngiliz yazınında bence rakipsizdir. Lawrence’tan beri sezgi ve duygu dünyasına bilincin de gerekliliklerine cevap vererek bu kadar dikkat eden bir yazar çıkmamıştır. O belki Lawrence kadar iyi bir şair değil ama daha zeki, daha asil. Olağanüstü bir sanatçı ve düşünür.''
İşçi sınıfıyla tanışması
Berger, Güney İngiltere’de sıradan, orta sınıf bir ailede büyüdü. The Observer’a verdiği röportajda ''12 yaşımdan itibaren başka bir yere, daha az boğucu bir yere ait olduğumu düşündüm,'' diyor. Annesi işçi sınıfındandı. Babası ise Muhasebeciler Enstitüsü’nün bir kolunun başkanı. Onu Oxford’a St. Edmond Okulu’na yatılı göndermeye, babası Stanley Berger karar vermişti. ''6 ile 16 yaşım arası korkunç yatılı okullarda geçti,'' diyor. 1944’de orduya alınan Berger, eğitimi yüzünden hemen subay yapılmak istendi. Ama bunu reddetti ve üstlerine karşı geldiği için Kuzey İrlanda’ya ‘sürüldü’. ''Askere alınmış eğitimsiz ve genç insanların arasındaydım,'' diyor, ''Bu, işçi sınıfından çağdaşlarımla ilk kez gerçekten tanışmamdı. Onlar için ailelerine ve sevgililerine mektuplar yazardım. Bu ilk kez toplum için yazmaya başladığım dönem olarak görülebilir. Gerçi çok kötü bir yıldı ama şimdi geriye baktığımda beni şekillendiren çok önemli bir deneyim olduğunu görüyorum. ''
Ordudan sonra Chelsea Sanat Okulu’na yazılan Berger için okul yılları da biçimlendirici bir dönemdi: ''Günler resim yaparak, desen çizerek, yazarak ve Henry Moore ile sohbet ederek geçiyordu. Sonunda ait olduğum bir yer bulmuştum. Yaşam birdenbire dopdolu olmuştu.'' Berger daha sonra yarı zamanlı desen çizimi öğretmeye ve New Statesman için sanat eleştirileri yazmaya başladı: ''1954’e kadar sadece ressam olmak vardı kafamda ama paramı farklı alanlardan da kazanıyordum. Yazmaya kaydım diyebiliriz.''
''Sürgün değilim''
Berger sanatla ilgili yazarken Marksist bir perspektiften bakan, kışkırtıcı bir eleştirmendi. Fakat ilk kitabının yayımlanmasıyla, ‘50’lerdeki geniş tabanlı İngiliz solunun içinde bile bir yabancı olduğunu farketti. 1954’de yazdığı ilk kitabı ''A Painter of Our Time'', o olaylı yılda Budapeşte’ye dönen Macar bir göçmenle ilgiliydi. Romanın sonunda, John isimli anlatıcı kahramanının kimin tarafında olduğundan emin olmadığını ama büyük ihtimalle isyancıların karşısında olduğunu söyler. O dönemde bu ‘dalalet’ sol çevrelerde öyle büyük tepki aldı ki, kitap basımından iki hafta sonra toplatıldı. Berger şimdi buna inanamadığını söylüyor: ''Kitap faşizmden kaçan bir grup Avrupalı ile yaşadığım deneyimlerden ortaya çıktı. Hepsinin Budapeşte, Berlin ve Viyana ile ilgili kendi faşizm öyküleri vardı. Ve ben birden Avrupa’ya giren Kızıl Ordu tanklarını haklı çıkarıyormuş gibi göründüm. Ama ironik olan da şu ki 1968’de tanklar Prag’a girdiğinde de oradaydım, Dubcek’i destekleyen Batılılardan mesajlar götürmüştüm.'' İlk kitabıyla ilgili bu deneyimi Berger’ı tutuk bıraktı. Bir daha hiç kitap yazamayacağını sanıyordu. Fakat 1972’de ''Görme Biçimleri''nin başarısını post-modernist yazının önemli bir örneği olan ''G.'' adlı deneysel romanı izledi. Berger bu romanıyla Booker Ödülü’nü kazandı. Ödül kabul konuşmasında Booker McConnell’ı Batı Hint adalarındaki tarihi ticari ilgileri yüzünden suçladı ve ödülün yarısını Black Panther’lere bağışlayacağını açıkladı. Bu olaydan sonra Britanya’nın en radikal kişilerinden biri olarak ünlendi. Ama deneyim onu yaralamıştı ve Britanya’yı terk ederek Fransa’nın kırsal kesimine taşındı. Fakat ‘sürgün’ olmadığını söylüyor: ''Bu benim için bir seçimdi. Hiçbir zaman sürgünlere özgü vatan hasretini ve acı çekmeyi yaşamadım.'' John Berger’in en önemli yapıtları arasında ''A Fortunate Man / Şanslı Adam'' (1967) ve ''And Our Faces, My Heart, Brief as Photos / Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa'' (1984) sayılabilir. Bunlar gezi günlükleriyle anıları, felsefi meditasyonu, fotojurnalizmi ve makaleyi etkileyici bir biçimde birleştiren yaratıcı metinlerdir. Yine çok önemli yapıtlarından biri ''A Seventh Man / Yedinci Adam'' (1975) düzyazı, şiir ve fotoğrafı birleştiren bir kitaptır ve Avrupa’daki Türk göçmen işçileri konu alır. Berger bu kitabı için fotoğrafçı Jean Mohr ile işbirliği yaptı. Parçalanmışlığıyla göçmen işçilerin içindeki parçalanmışlığı yansıtan bu eser şiirsel yazınla politikanın gergin bir çatışması, kopup yeniden buluşmasıdır. Berger, ''Yedinci Adam'' için şöyle diyor: ''Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekonu mahallesine gittik. Gecekonduda çay içtik, uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan biri ''Yedinci Adam''ın Türkçesiydi. Bunu görünce yazar olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.''
Türkiye’de Berger
Berger’in Türk entelijansiyası için de önemi büyük. Murat Belge ''John Berger bir düzeyde dünyanın herhangi bir iyi yazarı Türkiye için ne ifade ediyorsa onu ediyor,'' diyor, ''Ama bunun fazlası da var. John Berger Türkiye’ye birkaç kere gelmiş ve Türkiye’yi sevmiş bir yazar. Buraya gelmeden önce ‘Yedinci Adam’ı yazmıştı. Geldiğinde, Resim Heykel Müzesi’ne gidip gezdi. Şeker Ahmet Paşa’nın ‘Ormandaki Odun Kesicisi’ üzerine bir yazı yazdı. Türkiye’de resim eleştirisi ‘literatür’ünde benzerini bilmediğim bir yazıydı bu. Köy üzerine ‘üçleme’sini bitirmek için gelip burada bir köyde en az bir yıl geçirmeyi tasarlıyordu ama sonra planlar değişti ve bu olmadı. Değişmese ne olurdu bilemiyorum, ama, şimdi elimizde, gördüğümüz için çok mutlu olduğumuz bir şeyler bulunurdu sanıyorum.''
Hasan Bülent Kahraman ''Berger 1970’lerde ‘Görme Biçimleri’ başlıklı yapıtıyla ve orada getirdiği yorumlarla bir çığır açtı,'' diyor, ''İddiası görüntünün nötr, tarafsız, boş bir şey olmadığı, aksine görselliğin ideolojik bir şey olduğu idi. Bunu yaparken geniş ölçüde sezgilerinden hareket ediyordu. Henüz bugünkü kadar gelişmiş bir görsellik ideolojisi söz konusu değildi ama arkasındaki birikimi çok iyi değerlendirmesini bilmişti. Örneğin yapısalcılığın verimini dolaylı da olsa kullanıyordu. Bu yapıtıyla yeni bir ekol başlatmadı belki ama, bir ekolün belli bir dönem önemli yapı unsurlarından birisi oldu. Fakat bu bağlamda başka bir önemi daha var. Berger, görüntünün arkasındaki birikimi, Marksist anlayışının verdiği olanakla asla ihmal etmiyordu. O nedenle de gene bana kalırsa öncüsü Barthes olan bir anlayışa başka bir kapıdan girdi. Görüntüyü açıklanması gereken bir metin olarak ele aldı. Fakat bilhassa onu içinde sakladığı insani unsurlarla birlikte değerlendirdiğinde ortaya insanın yüreğine dokunan denemeler çıkardı. Bu itibarla görüntü üstünde dursa bile Berger güçlü bir yazıcı, bir edebiyat adamı oldu. Bu, onun ressamlığından da gelen bir ek kuvvetle görüntüyü deşmesindeki önemi azaltmaz. Türkiye açısındansa bence önemi şudur: Her şey bir yana, Resim Heykel Müzesi’nde bulunan Şeker Ahmet Paşa tablosundaki görüntü hatasının aslında bir epistemoloji sorunu olduğunu buldu. Gösterdi. Bu onun Türk görsellik birikimine eşsiz katkısıdır. Bunu Türklere duyduğu özel bir ilgiden değil, içinde bulunduğu, çevresindeki dünyayı algılamasını bilmekten kaynaklanan bir duyarlılıkla başardı. Bu nedenle benim için vazgeçilmezdir. Ne var ki, bu Berger’in önemini azımsamak olur. Romanıyla, entelektüel tutumuyla, Berger, bir 20. yüzyıl kalesidir.''
Mayıs ayında yolu Londra’ya düşecek şanslılar ismini son kitabı ''Here Is Where We Meet''ten alan etkinliklerde bu 20. yüzyıl kalesini ve temsil ettiklerini daha yakından tanıma fırsatı bulacaklar. Memleketlisi ünlü romancı Jeanette Winterson’un onun için söyledikleriyle bitirelim: ''Tutku bu adamın damgasıdır. Berger’da uzak durma mevhumu yoktur. Düşüncelere bir ressamın boyaya dokunduğu gibi dokunur. Aklı renklerle bezelidir.''
www.johnberger.org