yeniden Dostoyevski
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...


Kitap vitrinlerinde yerini alan ''Bir Yazarın Günlüğü'' sayesinde, Rus ve dünya edebiyatının hiç kuşkusuz en önemli isimlerinden olan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’yi bir kez daha hatırladık. Kendisini kapağımızda da ağırladık.

A.ÖMER TÜRKEŞ

1821 yılında Moskova’da doğan Dostoyevski’nin orta sınıf bir aileden gelen babası, yoksullar hastanesinde cerrahtı. Romanlarının tümünde, ailesinin çektiği sıkıntıların ve tanık oldukları yoksulluğun etkisi vardır. Çok çalkantılıdır hayatı; 17 yaşında askeri akademiye girmiş ama oradaki katı disipline ayak uyduramayıp ayrılmış, Norodniklerin siyasi görüşlerini benimsemiş, 1849’da idama mahkum edilmiş ve tam idam sehpasında öğrenmişti cezasının sürgüne çevrildiğini. Ölümün kıyısından dönen ve Sibirya’daki sürgün yaşantısında zor günler geçiren Dostoyevski’nin siyasi düşünceleri de değişmişti. Kişiliğini derinden etkileyen epilepsi nöbetlerinin sıklaşması da aynı tarihlerde başlar. Kendini dine ve İsa inancına adayan Dostoyevski’nin metinlerine bundan böyle mistik bir dünya görüşü egemen olacaktır.

Hayat ve edebiyat


Ailesinin ve çevrenin baskılarından kaçmak için genç yaşlarında kitaplara sığınmış, dünya edebiyatından özellikle romantiklerden etkilenmişti. Romanlarında fantazya, gerilim, cinayet, korku gibi temaları kullanan E. T. A. Hoffmann, Schiller, Goethe, Sheakspeare, Balzac ve Dickens en sevdiği yazarlardı. Dostoyevski’de, bu saydığım yazarların izlerini kolaylıkla bulmak mükündür. İlk romanı ''İnsancıklar''ı 1846 yılında yazdı. O yıllarda Rus edebiyatını yönlendiren eleştirmen Belinski tarafından beğenilen ''İnsancıklar'', sıradan, yoksul, çaresiz insanların hayatını anlatır. Henüz gözlemlerini yansıtma aşamasındadır Dostovyevski.
Sürgün cezasına çarptırılana kadar sadece hikayeler yazarak sürdürdü edebiyat yaşantısını. Sibirya’da ise eline alabileceği tek kitap ''İncil''di. Yazmaya ve Petesburg’a 1959 yılında, yine hikayeleriyle döndü. 1861’de, kendi çıkardığı dergide ''Ezilenler''in tefrikasına başladı. Ancak, Dostoyevski’ye eski ününü geri veren kitabı, Sibirya hayatını anlattığı ''Bir Ölü Evinden Anılar'' (1861) oldu. Kaybedilen özgürlük teması, özgürlük peşinde koşan Rus aydınları tarafından övgüyle karşılandı. Bu övgü, 1864 yılında çağdaşı sosyalist aydınları hicvettiği ''Yer Altından Notlar''a kadar sürdü. Turgenyev ile Dostovyevski arasındaki gerilim hem romana hem de tartışmalara yansımıştı. Oysa ''Yer Altından Notlar'', çaresiz bir insanın hayat karşısında tutunamamasının, ruhsal olarak yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken giderek kabuğuna çekilmesinin hikayesidir ve Dostoyevski’nin daha sonra işleyeceği birçok felsefi ve ahlaki problemin tohumları bu romanda atılmıştır.
Yazarlık kariyerinin ‘büyük romanlar’ı ''Suç ve Ceza'' (1866) ile başlar. Onu ''Kumarbaz'' (1866), ''Budala'' (1869), ''Ebedi Koca'' (1870), ''Ecinniler'' (1872) ve ''Karamazof Kardeşler'' (1879) izler. Bütün bu romanlarına rağmen, savunduğu fikirler nedeniyle devlet tarafından tehlikeli, aydınlar tarafından gerici bulunarak ülkesinde sessizlikle kuşatılan, romanlarını hak etmediği bu kuşatılmışlığın öfkesiyle yazan Dostoyevski, 1881’deki ölümünden kısa bir süre önce - Puşkin’in ölüm yıldönümünde - yaptığı parlak konuşmayla kendisini göz ardı etmek isteyenleri utandıracak ve hiç değilse cenaze merasiminde yalnız kalmayacaktır.
Hayatını maddi ve manevi sıkıntılarla, her biri bir skandal gibi yaşanan aşk ve evliliklerle, kumar ve sefahat alemleriyle renklenen Avrupa seyehatleriyle ve edebiyat dünyasıyla sürdürdüğü polemiklerle geçiren bu büyük yazar, çoğu kitabını yayıncılardan aldığı ‘kaporalar’ nedeniyle çok kısa sürelerde tamamlamıştı.

''Günlükler''in içeriği


Dostoyevski’nin 1873 yılında Grajdanin Dergisi’ndeki köşesinde başlayıp 1876-1881 yılları arasında aynı adı taşıyan bağımsız bir dergide sürdürdüğü ve yukarıda kısaca özetlediğim yazma ve yaşama serüveninin ardındaki dinamikleri sergileyen yazıları, eksiksiz haliyle Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor.
Kayhan Yükseler, başarılı çevirisi yanında yazdığı önsözle de 1200 sayfalık ''Günlükler''in içeriği hakkında okuyucuyu bilgilendirmiş. Kitapta yer alan belli konular: ''Rus halkının yüceltilmesi, halkçı gerçeğe ve ülkülere inanç, halk sevgisi, Rus ruhu, Rus düşüncesi, Rus aydınının halktan kopukluğu, halkın ve aydınların birbirini anlama sorunu, Batılılaşma, Batı düşüncesi, Avrupa özentisi, Batı ve Doğu uygarlıkları, evrensel birlik düşüncesi, hukuk sistemi, Katoliklik ve Ortodoksluk, Roma Katolik ideolojisi, İsa inancı, anadil sorunu, ulusal bilinç, kültür ve eğitim sorunları, savaş ve barış üzerine düşünceler, bütün Slavların birleştirilmesi ülküsü, Osmanlı-Rus Savaşı olarak özetlenebilir. Zamanın siyasal ve toplumsal olayları nın yanı sıra ''Bobok'', ''Tuhaf Adamın Düşü'', ''Uysal Kız'', ''İsa’nın Noel Ağacındaki Çocuk'' gibi fantastik öğeler taşıyan öykülerin, ''Asırlık Kadın'', ''Mujik Marey'' ve ''Petersburg’dan İnsan Görüntüleri'' gibi duygusal yüklü anlatıların da yer aldığı ''Bir Yazarın Günlüğü''nde Dostoyevski’nin sanat ve edebiyat hakkındaki düşüncelerini bulabileceğiniz bölümler de var.

Rus ruhunun peşinde


Üslubunu eksiksiz yansıtan günlüklerindeki asıl meselenin bir kimlik yaratmak olduğu açıkça görülüyor. İster Avrupa’dan bahsetsin isterse Rus köylüsünden, ister Hristiyan inancını irdelesin isterse sosyalizmi, Dostoyevski’nin dönüp dolaşıp odaklandığı sorun Avrupa karşısında geri kalmış Rusya’dır, ezilen Rus halkıdır. Yoksulluktan ve yoksul insanlardan, siyasal ve toplumsal sorunlardan söz ederken bile - hikaye ve romanlarındaki kadar coşkulu ve parlak cümlelerle - anlattığı Rus insanının ruhudur. Her ‘özcü’ felsefe gibi, milletin ‘harsı’nı bulup çıkarmaya soyunan Dostoyevski’nin düşünceleri de dar bir milliyetçiliğe saplanıp kalır. Öyle ki, Avrupa ile birleşmeyi ve evrensellği savunurken ''Gerçek Rus için Avrupa ve büyük Ari kavmin yazgısı, Rusya kadar, anayurdumuzun yazgısı kadar büyük değer taşır,'' demekten kendini alamayacak, hastalıklı ve yozlaşmış bir toplumun sağıltılması için yegane çözüm saydığı savaşı savunacaktır. Her kimlik arayışında, her milliyetçi reflekste ‘öteki’lere ihtiyaç duyulduğunda, modernliğin barbarlara göre tarif edildiğini biliyoruz. ''Günlükler''deki yazılardan kolayca anlaşılıyor; Dostoyevski için ‘öteki’ler, tarihsel ve siyasal dinamikler gereği Türkler ve Yahudilerdir!..

Yazarın ‘ütopyası’


''Yüce bir düşünce uğruna ulus bilincinin şahlanışı, evet, coşkudur bu, canavarlık değil. (Ö) Rusya’nın gireceği bu savaşta göstereceği kahramanlıktan daha kutsal, daha temiz ne var?'' diye sorar Dostoyevski, savaşa karşı çıkanlara sataşır, Rusya’nın Avrupa’yla birleşmesi için savaştan medet umar; ''Bilmiyorlar ve anlamıyorlar, istemeyegörelim, bütün Avrupa’nın ne Yahudileri, ne milyonları, ne milyonlarca altını, ne de milyonlarca ordusu bizimle baş edebilir, bir isteyelim, kimse bize arzulamadığımız bir süreci dayatamaz, böyle bir güç dünyada yoktur. Gelgelelim burada asıl dert, bu sözlerime sadece Avrupa’nın ve bizim çok bilmiş, akıl timsali insanlarımızın değil, aydın sınıfımızdan gerçek Rusların da gülecek olmasıdır. (...) Ruslar böylesine güç olduklarını kavradıkları zaman, artık savaşmak istemedikleri bilincine varacaklardır, o zaman Avrupa bize inanır ve Amerika’nın keşfedilmesi gibi, bizi keşfetmeye verir kendini. Yalnız yabancılardan önce, kendi kendimizi keşfetmemiz, aydınlarımızın da toplumdan bağlarını koparmanın, kendini yalıtmanın artık anlamsız olduğunu anlamaları gerekmektedir.'' Bu ‘kutsal’ savaşta maddi çıkarlar gözetilmeyecek, Rusya’nın gücünün dinginliği içinde sevgi dolu bir dünyanın, bütün insanlığı içine alan evrensel birliğin ve çıkarsız ilişkilerin imkanı yaratılacaktır. Dostoyevski, şöyle bitirir ‘ütopya’sını: ''Sonuç olarak, her zaman barışla yatıp kalkmak yetmiyor, kurtuluş salt barışta değildir, neye mal olursa olsun bazen savaş da gerekir ''

Kahredici gerginlikler


Büyük bir yazarın kaleminden çıkan bu sevimsiz ve sağduyudan uzak ifadeler Dostoyevski’nin günlüklerinin ardındaki duygusal ve düşünsel arka plana, yani Rusya’nın içinde bulunduğu ekonomik, siyasal ve toplumsal sıkıntılara, bir ideal olarak kabul gören modernizmin gecikmişliğinden kaynaklanır. Aynı sıkıntı ve gecikmişlikle kıvranan Osmanlı aydınının yarattığı ‘züppe’ tipiyle Dostoyevski’nin halktan kopuk aydınları arasındaki benzerliğe, Osmanlı ve Rus muhafazakarlarındaki Batı düşmanlığının bir o kadar da Batı hayranlığı barındıran ikircikli yapısına dikkat çekmek istiyorum. Orhan Koçak, Edebiyat-ı Cedide üzerinde oluşmuş önyargı tabakasının nedenlerini araştırdığı ''Kaptırılmış İdeal: Mai ve Siyah üzerine Psikanalitik Bir Deneme'' adlı yazısında, Batılılaşma adı verilen ama aslında gecikmişliğin kabullenilmesi anlamına gelen o büyük model kaymasının, her türlü çabayı daha en başından bir kapılmaya dönüştüren bu kaymanın, Osmanlı-Türk yazarını bir çifte açmazla karşı karşıya bıraktığından söz eder. Bu çifte açmaz, estetizmle suçlanan Halit Ziya gibi yazarlarla onları suçlayan ‘yerlici’ ya da gelenekçi yazarları aynı zeminde buluşturur; yabancı model karşısında her ikisi de aynı gecikmişlik konumundan konuşuyordur.

Avrupalı olamama


Orhan Pamuk, aynı gerilimi Dostoyevski’nin ''Yeraltından Notlar''ından bulup çıkaracaktır. Ona göre ''Yeraltından Notlar''a asıl enerjisini veren şey, Avrupalı olamama kıskançlığı, öfkesi ve gururudur. Bir açmaz vardır orada: Kahramanı gibi Dostovyevski’nin kendisi de Batı eğitimi almıştır, varlığını Batılılaşmaya borçlu olduğunun farkındadır, her şeyden önce bir Batı sanatını kullanıyordur. Ama diğer yandan Batıcılıktan bir başarı, bir haklılık ya da bir sevinç çıkarmış olanlara da öfkelidir. Bu açıdan Dostoyevski’nin Avrupa düşüncesine yatkınlığıyla ona duyduğu öfke, Avrupalı olmakla Avrupa’ya karşı çıkmak arasında hissettiği kahredici gerginliğin ürünüdür
''Yeraltından Notlar''.


Gecikmiş bir proje olarak ortaya çıkan modernliğin öteki geç kalmış ülke edebiyatlarında da benzer gerilimler yarattığını, romanların Avrupa kültürüne yönelik hem bir hayranlık hem bir hoşgörü hem bir gıpta hem bir korku barındırdığını biliyoruz. Modernizm öncesi ortaya çıkan bu kahredici gerginlikler, aydınların anlam dünyasını alt üst edecek, kurdukları kimlikler, aradıkları sentezler, buldukları çareler kendi kazanımları olarak değil, modernitenin bu gecikmiş ve çarpılmış biçimleri üzerinde yükselecektir. Nitekim Dostoyevski’nin Avrupa’yla , Aydınlanma’yla ve çok sevdiği Rus insanıyla ilgili görüşleri ve çözüm önerileri de çelişkilidir. Hem çok geridir Rus insanı hem çok derin. Aydınlar bir yandan neredeyse- ihanet içindedir, diğer yandan Rus toplumunun can simidi. Avrupa hem yıkılmak üzeredir hem erişilmesi gereken standart...
Yaşadığı toplumla, edebiyat dünyasıyla ve kendisiyle hiçbir zaman uyum sağlayamamışlıktan kaynaklanan gerilimli ruh halini ve ikilemlerle dolu tercihlerini günlüklerine taşıyan Dostoyevski, sistematik çözümler üretememiş elbette. Ama romanlarının derinliği ve insan zenginliği de işte bu çözümsüzlüklerden, bu parçalanmışlıktan, bu arayıştan kaynaklanıyor. ''Bir Yazarın Günlüğü'', yazarın üslubunu ve anlam dünyasını eksiksiz yansıtması bir yana etkileri günümüze kadar süren gecikmiş modernliği, milliyetçiliği ve kimlik politikalarını anlaşılır kılacak bir zihniyeti sergilemesiyle de önemli bir kitap.

 

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





Yazarın Yalnızlık Burcu

    Semih Gümüş
    Doğan Kitapçılık
    Fiyatı: 9,5 YTL
    DENEME
''Yazarın Yalnızlık Burcu’nun yazıldığı zaman dilimi, kalabalığın bir başına duran bireylerin hoşnutsuzluğunu küçümsediği, toplumsal belleğin bireysel bilinci yaraladığı yılları kapsıyor. Kimileri çoğunlukla kol kola durmanın güveniyle azınlık takımadalarını haritadan silmiş, yapay dalgalarla her birinde bir yalnızın yaşadığı adalara baskın vermiş, kalabalığın içinde erirken toplumsal ahlak ve kültürle özdeşleşmenin yüz kızartıcılığında, güçlü.'' Dergimizin sürekli yazarlarından olan ve Radikal Gazetesi’ne spor yazıları yazan Semih Gümüş, öteki eleştiri anlayışlarından, kurumlardan ve çevrelerden bağımsız, sivil, kendine özgü bir ‘çözümleyici eleştiri’ anlayışını kurmaya çalışıyor. Son yıllarda denemeyi de eleştirinin yanı başında tutuyor. Gümüş, bu son kitabında edebiyat üzerine yazdığı denemeleri toplamış. ''Roman Kitabı'', ''Yazının ve Tarihin Bilinci'', 1997’de Cevdet Kudret Eleştiri Ödülü’nü kazanan ''Başkaldırı ve Roman'' ile ''Futbol ve Biz'' yazarın kitaplarından bazıları.


EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
TEK BAŞINA

Ölürken çocuklarımı unuttum
Küçük deniz kiprikleriyle sabah
Denedim bütün sabahları

Sana sürgünümün şarabını bıraktım al
Mumlarını güzelliğin ve hiçliğin
Bir de kaygumun soluk ellerini

Denedim bütün ölümleri
Ama görmedim büyülü ağaç
Ezilmiş sevdaların giysileri
MELİH CEVDET ANDAY




günlük güneşlik kasvetler yeniden Dostoyevski  Söyleşi  Yeni Kitaplar Portre