PORTRE
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...

‘Türkiye’deki herkes potansiyel öteki’

Fatma Arığ, Yaşar Paker, Gülfem İren, Metin ve Kemal Kahraman, Gülümser Kalik, Can Kılçıksız, Özgür Canel... Doç. Dr. Leyla Neyzi, bu sekiz insanı, aslına bakarsanız sekiz kimlik hikayesini, ''Ben Kimim?'' adlı kitabında buluşturuyor ve Türkiye’deki kimlik sorunlarını tartışıyor

SERPİL GÜLGÛN

Kitabınızdaki ilk yaşam hikayesi, 51 yaşındaki Sabetaycı kökenli Fatma Arığ’ın hikayesi. Öte yandan, gün geçmiyor ki Sabetaycılık üzerine bir tartışma yapılmasın. Yazılı, görsel basın ya da elektronik ortamda Sabetaycılarla ilgili listelerden, ırkçılık kokan yazılardan geçilmiyor. Çift isimler, soyadları, mezarlıklar... Sabetaycılığa bu yoğun ilgi sizce neyin göstergesi?
Kişisel olarak bu tartışmalardan çok rahatsız olan bir insanım. Aşırı medyatize olduğunu, çok çirkinleştiğini düşünüyorum. Medyada yazılanlarda Sabetaycılara gizli bir güç atfı var hep. Türkiye’yi gizlice yönetenler onlar gibi. Benim hikayemdeyse farklı bir yan söz konusu. Öteki kimliklerle ilişkilendirdiğiniz zaman yine acı çeken bir kimlik var. Sabetaycı kimliğinde ilginç bir paradoks bulunuyor. Bir yandan çok eğitimli, çok elit, beyaz Türkler- bu da problemli bir deyim ya. Evet, Türkiye’nin kurulmasında çok önemli roller oynamış kişiler var aralarında. Böyle bir çevreden gelen kişiler olmakla birlikte, aynı zamanda Alevi ya da Kürt kimliğinin yaşadığına çok benzer bir psikolojik olguyu da yaşayan kişiler. Kendi tarihlerinde, kendi aileleriyle çok karmaşık ilişkiler içinde olmuşlar, bir anlamda onların da psikolojik olarak ezildiklerini, sorunlar yaşadıklarını söylemek mümkün. Belki medyada bunu ifade etmek istemiyorlar ama bu hikaye sürekli çıkıyor. Bir büyük rahatsızlık var. Gittikçe azalmakla birlikte hâlâ var.

Bu rahatsızlık, kitabınızda söylediğiniz gibi Türklük, Cumhuriyet ile birlikte icat edilen bir proje olduğu için mi var?
Türklük, Türk olmak nedir konusunda hep bir muğlaklık var. Yani, Türklük, değişik dönemlerde ve değişik gruplara göre farklı anlamlar kazanmış. Zamanında etnik bir anlam almış, zamanında da dini bir kimlik. Zamanında dille özdeşleşmiş, zamanında da vatandaşlıkla veya toprakla. Sürekli gelgitler olmuş. İnsanları en çok rahatsız eden bu muğlaklık. Ama bakıyoruz ki eninde sonunda Türklük, kökeni Müslüman olmakla ilgili. Cumhuriyet’in kurucularında bunu bir vatandaşlık veya bir toprağa aidiyet olarak vurgulama çabası olsa da hep öteki olma sorunu öne çıkmış. Yani dışlanma hep var...

Kitapta diyorsunuz ki, Türk dediğiniz zaman istenilen Balkan kökenli, Müslüman olunması...
İdealize edilen kimlik bu. Balkan kökenli, Türkçe konuşan, modern ve uygar olacak. Zaten Osmanlı’da Türk, Anadolu kimliği aşağılanan bir köylü. Cumhuriyet, sonradan bunu yüceltmeye çalışıyor. ''Biz bu Türk’ü alırız, onu istediğimiz gibi yoğururuz, Batılı olur, uygar olur,'' diyor, tabii bunu derken, orada hafif ırkçı bir söylem de var. İlginç olan şey şu ki, kimlikteki bu muğlaklıktan dolayı Türkiye’deki herkes potansiyel öteki.

Herkes ‘zenci’ yani...
Bunun sebebi de dediğim gibi kimlik konusunda, Türklüğün ne anlama geldiği konusunda bir anlaşma sağlanmamış olması. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte, Türk kavramı doğal olarak din üzerinden ayırt ediliyor. Ama Osmanlı’nın son döneminde Osmanlıcılık ideolojisinde gene de şöyle bir çaba var: Farklı dinlerden gelen kişileri Osmanlı kimliği altında toplamak. Devlete, padişaha bağlılık, bunun odağında çoketnisiteli, çokkültürlü, çokdinli bir toplum yaratma çabası... Ama başarılı olmuyor.

Cumhuriyet vatandaşlık ve toprağa bağlı kimlik yapmadı diyorsunuz...
Yapmadı çünkü Cumhuriyet Türkçülüğe çok yakın. Her ne kadar vatandaşlık ve toprağa bağlı aidiyet varsa da, çeşitli nedenlerden ötürü, özellikle savaşlar ve şiddetten dolayı, Cumhuriyet’in kafasının arkasında hep 1. sınıf vatandaşlar oldu. Bunlar da Balkan kökenli, Türkçe konuşan, Müslüman. Gayrimüslimler hep Türkiye’den ayrılmaya özendirildi. Cumhuriyet’i en içselleştirmiş, kendisini Türkleştirmiş, Türkçe konuşan topluluklara baktığımız zaman, özellikle de Yahudilere, ki içlerinde Türkçü olan Yahudiler bile var, gayrimüslimlerin hiçbir zaman kabul görülmediklerini görüyoruz. Dini köken hâlâ önemli olmaya devam ediyor. Müslimler ve gayrimüslimler diye bir bölünme var. Diğer bölünme ise etnisite üzerinde. Kürtlük özellikle. Dolayısıyla, kendi kimliğinle ilgili güvensizlik ve muğlaklık yaşadığın vakit, bunun getirdiği bir korku olur. Düşmanlarımız var! Bu sadece Sabetaycılıkla ilgili değil.

Düşmanlar meselesinin hiç mi maddi temeli yoktu peki? Her şey vehim miydi, illüzyon?
Tabii vardı. Ama bu büyük bir abartı. Bence, bu kendi kimliğinle, rahat olmamakla ilgili. Eğer kim olduğumu biliyorsam, aile tarihimi biliyorsam, ben şuyum, o da öteki demek gibi bir saplantıya ihtiyaç olmuyor. Türkiye tüm diğer ülkeler gibi küreselleştikçe kendi tarihini keşfetti. Küreselleşmenin, ekonomik açıdan tabii ki pozitif ve negatif tarafları var; ama kültürel açıdan Türkiye’ye bazı açılımlar getirdi diye düşünüyorum. Özellikle ulusal kimlikle ilgili... Hikayelerini aktardığım kişilerden Dersimli Metin ve Kemal Kahraman, ‘bizi ilgilendiren değişik kültürlerin tarihte, bir arada yaşayabilmiş olmaları’ diyorlar. Bunu söylemek Osmanlıyı yüceltmek değil. Şu bir gerçek ki, kültürel olarak çok farklı gruplar var. Ermeniler, Türkler, Kürtler... Bunu keşfetmek ve tarihi bilmek çok önemli. Zaten bu yüzden bugün tarihe büyük ilgi duyuluyor. Tarihi romanlar, anılar, otobiyografiler... Hem burada yazılmış hem çeviri... Aile kimliklerini öğrenmek eskiden kaçılan bir şeydi; çok fazla söz edilmeyen. Biraz özel alandı. Hatta, özel alanda bile kamusal alanmış gibi örtülen bir şeydi.

Korkuya mahal yok yani. Bölünmeyiz...
Türkiye demokratikleşiyor ve demokratikleştikçe de bu korku aşılacak. Korku azaldıkça bu sessizlikler sona erecek, insanlar konuşabilecek. Kişisel tarihine dönmek bir terapi bence. Kimlik her zaman bir kurgu. Etnisite de bir kurgu. Din de bir kurgu. Her ailede o kadar çok kültür bir arada ki Türkiye’de. Türkiye gibi bir yerde öz ve otantik bir kimlik kimsede yok. Çünkü herkes birbirine karışmış. Türkler Anadolu’ya gelmelerinden itibaren Bizans ile karışmaya başlamış. Bizans da kendinden öncekilerle. Sürekli bir karışımdan söz ediyoruz. Kaldı ki, kendi kişisel tarihini araştırmak demek öze ve kaynağa gitmek demek değildir. Kaldı ki, saflık diye bir şey yoktur. n

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





İstanbul’un Sandık Odası

    Selim İleri
    Doğan Kitap
    Fiyatı: 12.500.000 TL.
    İNCELEME
Hem Selim İleri’nin kitaplarını özel bir ilgiyle takip edenleri hem de İstanbul’dan ve edebiyattan vazgeçemeyenleri ihya edecek bir kitap, ''İstanbul’un Sandık Odası''. Çünkü son derece zarif bir yazarın kendi İstanbul’u ile yazın ve resim dünyasının usta isimlerinin İstanbul’una dair yorumlarını içeriyor. Dört bölümden oluşuyor: ''Yazarların İstanbul’unda'', ''Şehirden İzlenimler'', ''Ressamların İstanbul’u'' ve ''Anılar Arasında''. İçerdiği fotoğraf ve resimler de geçmişin İstanbul’una küçük bir seyahat şansı veriyor. Bu yüzden okumadan önce sadece sayfalar arasında gezinmeyi ihmal etmeyin.
Bu gezinti sırasında mesela yangınların iteklemesiyle Aksaray’dan Emirgan’a, oradan da Heybeliada’ya yerleşen Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, romanlarında, Prens Adaları’nın bu en ‘içlisi’ne şenlik katmaya nasıl uğraştığını okuyacaksınız ilk. Ya da Yakup Kadri’nin eserlerindeki ‘günah’ İstanbul’u... İleri, Ahmet Hamdi Tanpınar için İstanbul’un ‘somut gerçeklikle fizikötesi arasında sonsuz bir gelgit’ olduğunu söylüyor. Daha pek çok edebiyatçı ve farklı pek çok İstanbul resmi var kitapta... Resim demişken, Hikmet Onat’ın farklı tarihlerde yaptığı Kızkulesi resimleri ya da bugünkü haline hiç mi hiç benzemeyen Taksim meydanının resmi ‘sandık’taki İstanbul’a ilişkin okuyup görebileceklerinizden birkaç örnek sadece.


EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
OĞUL

Anne ben geldim, üstüm başım
Uzak yolların tozlarıyla perişan
Çoktan paralandı ördüğün kazak
Üzerinde yeşil nakışlar olan

Anne ben geldim, yoruldum artık
Her yolağzında kendime rastlamaktan
Hep acılı, sarhoş ve sarsak
Şiirler çırpıştıran bir adam

AHMET ERHAN




İlk kitap Kant neyi gördü?  Söyleşi  Yeni Kitaplar Portre