PORTRE
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...

NE MAFYA NE MİT
bu kez Haçlı Seferleri

Doğan Yurdakul’u, Soner Yalçın ile birlikte yazdığı ''Bay Pipo'' ya da ''Reis'' gibi kitaplarla tanıdık. Ama bu kez, yakın tarih veya belgesel bir kitapla karşımıza çıkmıyor. Tarihi bir romanla kitap vitrinlerinde Yurdakul: ''Sırların Kavşağında''.

SERPİL GÜLGÛN

UMBERTO Eco’nun ''Gülün Adı'' ya da ''Baudolino'' romanlarını hâlâ anıyor, şöyle tuğla gibi, bilgiden yana yoğun ve zengin, fakat aynı zamanda soluk soluğa, sürükleyici bir tarihi roman okuyayım diyorsanız, bizden söylemesi: Doğan Yurdakul’un Haçlı Seferleri’ni, Tapınak Şövalyelerini, Haşhaşileri, katliamları, suikastleri anlatan ilk romanı ''Sırların Kavşağında''yı sakın kaçırmayın.

    Neden tarihi roman, neden Haçlı Seferleri peki? Kaynağa mı gideyim dediniz? Tapınak Şövalyeleri, Haşhaşiler filan...
Yakın tarih araştırmalarını bir belgesel içinde sunabilirsiniz, olaylar belleklerde tazedir, belge bulmak çok zor değildir, yaşayan tanıklar vardır, vs. Ama bin yıl önceki olayları yeniden tartışma konusu yapmaya kalkışınca ya bilimsel bir ders kitabı yazabilirsiniz ya da tarihi bir roman. Ben ikinciyi tercih ettim. Kaynağa doğru gitme saptamanız çok yerinde. Ama neyin kaynağına doğru gidiyoruz? ‘Derin devlet’ denilen garabetin mi? Son yıllarda yaratılan bu esrarengiz kavram, kamu görevlilerinin işledikleri suçları arkasına saklayacakları çok güzel bir ‘örtü’ işi görüyor. Oysa sıkı bir araştırma yapılsa ‘bazı sırların’, bazı kişilerin ve suç ortaklıklarının, büyük veya küçük haksız kazançlarını saklama gayretinden doğduğu rahatça anlaşılabilir. Yoksa tarihte gizli kalmış bazı sırların kaynağına mı? Bunların da hiç o kadar ‘esrarengiz’ olduğunu sanmıyorum. Bazı olayların açıklanması yaşandıkları dönemlerde bazı kişilerin menfaatine dokunduğu için gizlenmiş. Neden sekiz yüzyıl geriye gittim? Yazmaya başladığım yeni romanda daha da gerilere, 500’lü yıllara gidiyorum. Ne kadar geriye gidilirse bilinmeyenler o kadar çoğalıyor, bu da benim merakımı iyice kamçılıyor. Bu yüzden tarihi araştırmakla kalmıyor, aynı zamanda kurcalamaya da çalışıyorum. Coğrafyaya gelince; 6 yıldır Mersin’de yaşıyorum ve çevresine kayıtsız kalan bir insan değilim. Bölgenin Antakya’dan Konya’ya kadar nasıl bir tarihsel zenginliğe sahip olduğunu keşfedince romanımın burada geçmesine karar verdim. Göksu Nehri’nin Barbarossa’nın boğulduğu söylenen yerinde mandaların serinlediğini gördüm ve bunu Francis’e söylettirdim. Bana Antakya’yı gezdirenler Saint Petrus kilisesine açılan tüneli gösterip çocukken orada saklambaç oynadıklarını söylediler. Bu da bana romanın finalindeki belge arama sahnesini ilham etti. Deniz kaplumbağalarının yaşadığım sahillere yumurtlayıp gittiklerini ve bir ay sonra kumların altından çıkan yavruların denize doğru nasıl koştuklarını görmem ise piyango kadar büyük bir şanstı.

    Ne kadar zamanda yazdınız peki? Bilgi açısından ''Gülün Adı'' ya da ''Baudolino'' kadar yoğun ve zengin bir kitap yazmışsınız çünkü.
Böyle bir benzetme bana sadece gurur verir. Amin Maalouf’un ''Yüzüncü Ad''ına benzetseniz de aynı şeyi söylerdim. Yerli yazarları da unutmayalım; Asya Tipi Üretim Tarzı konusunda anlaşmazlık içinde olsalar da, romanımda, Doğan Avcıoğlu’nun ''Türklerin Tarihi''nden ve Kemal Tahir’in ''Devlet Ana''sından esintiler de vardır. Benim için önemli olan, ikisinin de ‘alternatif tarih’le ilgilenmiş olmaları. Romanın yazılması bir yılı araştırma, altı-yedi ayı kağıda dökme olmak üzere yaklaşık bir buçuk yılımı aldı. Urfalı Matteo’nun ''Vekayinamesi'' ve Selçuklularla ilgili birçok kaynak, eniştem Doğan Avcıoğlu’nun bana kalan arşivinde karşıma çıktı. Bar Hebraus’un ''Vekayinamesi'', Henri de Valencienne ile Geoffroy de Villehardoin’ın İstanbul’un işgaliyle ilgili yazdıkları, Anna Komnena’nın ''Alexiad''ı Türkçe olarak yayımlanmışlardı. Işın Demirkent’in romanımı yazarken çıkan ''Haçlı Seferleri'' eseri de yazdıklarımı doğrulama olanağını verdi.

    Romanın baş kahramanı Francis, sadece Haçlıların gözünden değil, ''Doğulunun'' bakış açısından da tarihe not düşüyor. Böyle bir okuma sizce nasıl yankı bulacak?
Francis, Doğulunun bakış açısından yazmıyor, kitabına Doğuluların bakış açısını da katıyor. Kendilerinin Batı’nın penceresinden bakarken gördüklerinin, Doğu’nun penceresinden nasıl gözüktüğünü merak ediyor. İkisi çok farklı şeyler. Araştırmalarım sırasında, dönemin Batılı tarih yazarlarının birçok olayı çelişkili yansıttıklarını keşfettim. Ayrıca romanın önemli kişilerinden olan ''Kont Balian’ın At Uşağı Ernoul''un yazdıklarının birkaç yüzyıl kaybolduktan sonra ortaya çıktığını öğrendim. Ünlü tarihçi Stephen Runciman üç ciltlik ''Haçlı Seferleri'' eserinde, ''Heraklius Tarihi'' kitabına yapılan bütün eklerin Ernoul’un yazdıklarının değişik versiyonları olduğunun anlaşıldığını belirtir. Böylece Ernoul’un kitabının yazıldığı tarihte çalınıp değiştirildiği ve gerçeğin birkaç yüzyıl sonra ortaya çıktığı sonucuna vardım. Francis’e bir çeşit ‘zaman içinde tarih hafiyeliği’ rolü vermemin nedenlerinden biri budur.

    1. Haçlı Seferleri’nde, Haçlıların çocukları kızartarak, büyükleri de haşlayarak yediklerini anlatıyorsunuz. Bu anlamda yanılmıyorsam bunu yapan ilk romancımızsınız. Dahası, çok da inançlı olmayan Francis, ilk karısı Arap kızı Maria’nın ölümünden sonra Selçuklu bir kızla evlenmek için Müslüman oluyor.
Francis Doğu hayranı bir Batılı değil. Doğu medeniyetinden, üretim tarzından, Paris’teki Arap arkadaşı Emir, Antakya’daki Süryani Piskoposu, Konya’daki Selçuklu Veziri gibi bilge kişilerden etkilenmiş ve kafasındaki soruların yanıtlarını buralarda bulabiliyor. Ancak bu etkilenmeler onun kimlik değiştirmesine yol açmaz, tersine, davranışlarına her zaman soylu bir şövalye tavrı egemen. Bir düğünde bütün Batılıların merak ettiği çıplak rakkaseleri seyretmek yerine ahıra gidip çantasındaki yazıların çalınıp çalınmadığına bakar. ''Bizimkiler bundan hoşlanır,'' diyerek tarih kitabına Türk yemeklerinin tariflerini ekleyecek kadar oryantalizmle alay edebilir. Finaldeki intikam sahnesinde herkes kutlama yaparken, o, sessizce aralarından ayrılıp eski uşağına müjdeyi vermeye gider. Evlendiği kadınların Doğulu olmalarına değil, kişiliklerine âşık olur. Katliamdan kurtardığı Maria’nın masumiyetine vurulur. Melike’nin ise kendisini yıllarca karşılıksız olarak sevmesine ve ''Bizde erkeğin yaşı değil bileğinin gücü önemlidir,'' demesine... Sonuçta çocukluk aşkı olan Chantal’e dönmesi onun seçimlerinde ırk veya dinin önemli olmadığını gösterir. Francis bir kaplumbağaya da bağlanmıştır, ona da mı Doğulu diyeceğiz? Antakya kuşatmasında insan eti yemeleri yeni bir boyut değildir, birçok Batılı kaynakta yer alır. Ben bütün bu bilinenlere, böyle bir zulmün kaplumbağaları bile dağlara kaçmak zorunda bırakabileceğini ekledim.

    Bir internet sitesinde ''Bay Pipo''nun tersten okunduğunda İbranice anlamının şeytan gözü olduğunu okudum. Bu doğru mu bilmiyorum. Ama Tapınak Şövalyeleri kitapta ağırlıklı bir yer tutuyor. Tapınak şövalyeleri sizce varlıklarını bugün de sürdürüyorlar mı?
Romanı bitirip yayınevine teslim ettiğim Nisan ayında ne Tapınak Şövalyeleri ne de tarihin sırları bugünkü kadar ‘moda’ olmuş değildi. İlk kez sizden duyduğum bu tersten okuma cambazlıkları falan işin nerelere vardığını gösteriyor. Tapınak Şövalyeleri moda oldukları için değil, anlatıldığı dönemde hangi taşı kaldırsanız altından çıktıkları için romanda varlar. Dönemin en önemli vurucu gücü oldukları ve krallara bile faizle kredi verdikleri için. Bugünkü El Kaide militanlarının ataları olduğu söylenen Haşhaşiler de romanda onlar kadar yer alıyorlar. Hatta her iki örgütün benzerlikleri ve zaman zaman ortak eylemlere giriştikleri de. Francis’in kimlere karşı tavır aldığı benim bakış açımı yansıtmıyor. Zaten kendisi de romanın bir yerinde ''Ben kimseye durup dururken düşman olmam,'' diyor. Benim bakış açımı yansıtan, Francis’in tarihin nasıl yazılması gerektiği konusunda aldığı tavırdır. Onun, bize öğretilenlerin yanlış veya eksik olduğu, resmi tarihin bizden daima bir şeyler gizlediği yolundaki şüpheleri benim bakış açımı da yansıtıyor. Tapınak şövalyelerinin varlıklarını en azından bazı ‘komplo teorilerinde’ sürdürdüklerini okuyorum. Bir teoriye göre, geçmişteki Katolik karşıtı bazı sırların son zamanlarda çokça piyasaya sürülmesi, ABD’nin ve Yahudi lobilerinin Vatikan egemenliğini yıkmak üzere tezgahladıkları yeni bir oyunun parçası olarak görülüyor.

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





Kod Adı: Atilla

    Nedim Şener
    Güncel Yayınları
    Fiyatı: 25.000.000 TL.
    İNCELEME
Gazeteci Nedim Şener, gündemi meşgul eden ancak bilinmezlerle (!), soru işaretleriyle dolu meselelerden birini daha, ayrıntılı olarak inceliyor. ''3 Kasım 1996 Susurluk kazası nasıl siyasetçi - mafya - polis üçgenini ayyuka çıkardıysa, ‘ekonomide Susurluk’ da diyebileceğimiz Türkbank yolsuzluğu, siyasetçi - mafya - işadamı - bürokrat dörtgenini ortaya çıktı. Susurluk kazasında Mercedes’in kamyona çarpması ne anlama geliyorsa, Alaattin Çakıcı - Korkmaz Yiğit arasındaki telefon konuşmalarının ortaya çıkışı da, aynı anlamı ifade ediyordu. Böylece Türkiye, devlet mallarının özelleştirilmesinde; siyasetçi ve bürokrat gibi mafyanın da nasıl paydaş olduğunu görüyor, 953 milyon dolarlık faturası halkın sırtına binen Türkbank yolsuzluğu ile Alaattin Çakıcı olgusu daha da belirginleşiyordu.'' Deneyimli gazeteci Nedim Şener, Çakıcı’nın odağında olduğu yolsuzluklarla ilgili pek çok detay sunuyor çalışmasında.


EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
TEK BAŞINA

Ölürken çocuklarımı unuttum
Küçük deniz kiprikleriyle sabah
Denedim bütün sabahları

Sana sürgünümün şarabını bıraktım al
Mumlarını güzelliğin ve hiçliğin
Bir de kaygumun soluk ellerini

Denedim bütün ölümleri
Ama görmedim büyülü ağaç
Ezilmiş sevdaların giysileri
MELİH CEVDET ANDAY




Öğretmenler Edebiyatın 'yeraltı' damarı  Söyleşi  Yeni Kitaplar Portre