PORTRE
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...

‘Ben kimim üzerinde daha çok bilgim var’

Ömer Uluç, içinde çeşitli konulardaki görüşleri ve resimleri olan kitabı ''Heves Kuşu Durmaz Döner'' ile gündemde. Uluç’a göre bu kitabı yapmak sergi açmaktan zor, çünkü bu bir ''sergi+sahne sanatı+süsleme+metin+sayıklama'' toplamı.

NAZAN ÖZCAN
nozcan@radikal.com.tr



ÖMER Uluç deyince, akla hemen yeni bir sergi haberi geliyor. Bakalım bu sefer nerede ve neler yapmış diye heyecanlanıyoruz. Ama bu sefer sergi salonuna değil, kitapçılara uğramamız gerekecek. Çünkü Ömer Uluç bir ''sergi kitap'' çıkardı. ''Heves Kuşu Durmaz Döner'' isimli kitaba aslında ''taşınabilir sergi'' demek de mümkün. Ama emin olun içinde bundan daha fazlası var. Çünkü Uluç, kitap - yapıtı için bir aylık sürede 25 kaset doldurdu. Sonra bu metinler deşifre edilerek 35 sayfada özetlendi. Kitapta birçok konu hakkında Uluç’un görüşleri ya da kendi koyduğu isimle ''fragmanlar'' var. Son derece keyifle okuduktan sonra kitabın devamında sergiye geçiliyor. ''Oturumlar I ve II''de Uluç’un son dönem eserleri, ''Dönemler''de ise eski ve yeni işleri var.

Kitap fikri nasıl oluştu?
Bütün olay ‘ben kimim’ üzerinde döndü. Yıllardır ilk kez bunun cevabına büyük bir gereksinim duydum. Her şeyi bir çeşit mizah olarak almış, bunun eğitimini görmüş ve göstermiş biri olduğumdan, belki de biraz geç gelmişti bu soru-kriz-atak-panik-panik olmayan vb. vb... Bunları neden yapıyorum, neden tam böyleler, neden başka şeyler değiller, nedir bunlar, ben kimim? Bir dizi soru. Kendi üstümde bir baskı kurdum Paris atölyemde, yalnız, Kasım 2004, bir basınç kutusu yaratıp içine kapandım diyelim. Bu neden oldu, o nerden çıktı vb., vb. Atölyedeki işler, yüzlerce dia, bir de konuşma imkânım vardı elimde. Kronolojik ve tematik olmaya bakmadan 25 kaset doldurdum konuşarak, kasetlerde bana ilginç gelen parçaları arka arkaya dizerek ve mümkün olduğu kadar kısaltarak, 250 sayfadan 40 sayfa ortaya çıktı. Kitabın görsel bölümü ise Paris ve İstanbul atölyelerindeki resimler, heykeller ve nesnelerle yapılan ‘bir araya gelmeler’, ‘karşılaşmalar’ ve ‘buluşmalar’ gibi bir daha pek tekrarlanmayacak mizansenler, eylemlerdi. Bu arada tüm yaptığım işler (1968-2005) dönemlere ayrıldı ve birbirleriyle sayfa düzeni içinde iç içe girdiler, olağanüstü karşılaşmalar oldu. Bir ‘Ahu Tuğba’ resminin (1983) kenarında ‘Ahtapot’lar (1998), bir ‘Çıplak Kadın’ (1982) çevresinde ‘Batman’lar (1999) gibi. Sonuçta ‘ben kimim’ üzerinde daha çok bilgim var.

''Heves Kuşu Durmaz Döner'' işlerinizdeki döngüselliğe mi içinizdeki yaratma hevesine mi tekabül ediyor?
İkisine de, diğer bir deyişle hem sanata hem hayata...

''’Sanatçı kitabı’ olsun, ‘sanatçı üzerine’ hazırlanmış bir kitap olmasın diye düşündüm'' diyorsunuz. Niye?
Çeşitli sanat yazarları benim için yazdılar, Catherine Millet, Robert C. Morgan, John Berger, Catherine Francblin, Jacques Henric, John Ash yabancılardan bazıları; ayrıca buradan değer verdiğim bazıları da var. Bunlar sanatçı üzerine kitaplar. Bunda ise her şeyi ben hazırladım. Sonra onları şöyle bir havaya fırlattım, yere düşenlerle bu kitabı yaptım.

Kitabı niye yazmadınız ve niye konuşmayı tercih ettiniz?
Ben sakin sakin yazı yazabilirim. Ancak kasete konuşmak çok heyecan verici. Özellikle kendi sesinizle hayatınızdan ve düşüncelerinizden dönen bir bandın önünde saatlerce konuşuyorsanız. Belli bir hız gerekli sanki. Arada durmak, geri dönmek, yanlışları düzeltmek, kekelemek, şakımak, şakalar, şarkılar, birden hafıza kopuşları, hepsi olağanüstü geliyor bana.


Kitapta diyorsunuz ki, ''Amerika’da herkes gibi burayı unuttum''. Unutmak sanatçı için iyi bir deneyim mi? Mesela özgürleşmek, köklerinden kopmak gibi bir şey mi?
Öyle, özgürleşmek ve köklerinden kopmak. Herkes için çok iyi, hiç değilse bir dönemleri için, bir süre... Bazıları bunu bilemezler, ayağı yere basanlar ve köklerine yapışanlar.

Resmin sürekli eklemlenebilir bir şey olduğunu söylüyorsunuz? Sizin için onu ''bitiren'' nokta neresi oluyor?
Büyük projem, tüm yaptıklarımın bir araya, yan yana gelmesi, eklenmesi; eklemlerin, boğumların ve momentlerin oluşması. Uzamakta olan bir dizi, giderek... ''Bitiren'' nokta yok ölüm dışında. Hayat gibi diyorum, sanatın en büyük rakibi. Fransız sanatı bitirmeyi biliyordu, Amerikan sanatı nerde bittiğini bilmiyordu, biz bitirmiyoruz işte diyorum.

Kitapta ''artık'' geçmişi anlatmayı sevdiğinizi söylüyorsunuz. Neden şimdi sevmeye başladınız ya da daha önce niye sevmiyordunuz?
Geçmişi bazıları bir nostalji olarak algılar, niye olmasın. Ben geçmişten bir şeyler ''çıkartıyorum''. Geçmiş gibi değil de bugün gibi bakıyorum, onu bazı anları ve görüntüleriyle bugünleştiriyorum.

Rodin’in heykeline tırmandığınızı söylüyorsunuz, sebebiniz neydi?
Evet, biz de bir yüksekliğe çıktık, ama ben Rodin diye değil, Balzac diye çıkmıştım, tam 1968 öncesi.

İşlerinizdeki ''O''yu, geometriye ve tabii hemen arkasından mühendisliğe bağlayabilir miyiz?
Hayır o süslemeye bağlı. Bence süsleme korkutucudur, heyecan vericidir. Tekrarı, hızı, monotonluğu...

Dünyanın birçok yerini dolaşmışsınız; Amerika, Meksika, Polonya, Etiyopya, Nijerya. Bu kadar çok seyahat etmenizin bir amacı var mıydı? Ayrıca size ne kazandırdı?
Ne mi kazandırdı? Bazı dönemlerde burada olmamayı.



''Tuval sathından çıkış''ın sizi niye bu kadar heyecanlandırdığını anlatabilir misiniz?
Ben form değil, figür peşinde oldum hep. Tuval dışına çıkmak, diğer boyutlar, sonra üç boyutlular, yeni malzemeler beni çok çekti, çünkü yeni figürler görmeme imkân buluyordum sürekli. Bugün de öyle. Bana bu hep daha büyük bir kapsamlılık içinde olmak, hareket etmek gibi gözüküyordu. Yeni figürleri bulma, avlama alanı büyüyordu. Bu anlamda Batı dışındaki sanatlar hep ilgimi çekti. Şunu da söyleyeyim; eskinin elitistleri Batı’dan gelen tuvale sadık kalmayı öneriyor, başarısızlıklar varsa bu işte yeni olmamıza bağlıyorlardı, yüz yıl gibi. Bugünün sözde elitistleri, ki bence eskilerle aynı kişiler, tuvale ve resme karşılar. Batı’nın, daha çok Paris’in militan kavramsalcılarını izleyerek... Batı’da oluşan bir havayı normal olarak biraz geç getirebilmek ve ünlü tabiriyle bir hava yapabilmek, burada hep işe yarar. Şimdi tuvale ve resim yapmaya çok karşı birileri, çok yanlış bir zamanlamayla, çünkü her tarafta tuval ve resim var, zaten hep vardı, o bir Zombidir, gelse de gene gider diyorlar. Gülünç. Gelme ve gitme sürekli bir şeyleri kollayanların dili. Çok bakarsan, çok yanılırsın, geleni giden, gideni de gelen gibi görebilirsin.

''Matrix''in yaratıcıları Wachoski kardeşleri bir yerlere şikayet etmeyi düşündüğünüzü söylüyorsunuz.
Geçen yıl uçakta ''Matrix'' filmini seyrederken, birden benim bir 6-7 yıl önce yaptığım ahtapotları gördüm. Evrenin hakimi olan yaratıklardı ve başkaldıran birkaç yaman kişi tarafından öldürülüyorlardı. Şimdi ne yapayım, La Haye Adalet Divanı’ndan başka bir yer var mı?..

Sizin için ''taşınabilir bir sergi'' niteliğinde bir kitap mı yaratmak daha zor yoksa bir galeride bir sergi hazırlamak mı?
Bu kitap zor. Çünkü bu bir sergi+sahne sanatı+süsleme+metin+sayıklama vb. vb., toplamı.


 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





DİREKSİYON CADISI

Kadınlar, erkekler ve otomobiller üzerine yazılan bu kitabı okuduğumuzda anlıyoruz ki, erkekler kadınların ‘gidebilme’ ihtimalini hiç sevmiyorlar. Yüreklerinin götürdükleri yere doğru hızlanmalarından deli gibi korkuyorlar. Bunun için otomobil kullanan kadından korkuyorlar! Karısının sürücü olduğu otomobilin sağ koltuğunda oturacak kadar egosunu yenmiş, modern erkekler bile iktidarı tam kaptırmayıp, ‘kuralları’ belirlemeye çalışıyor. Ama kimin umurunda… Erkekler ‘sol’ koltukları çoktan kaptırdılar. Kadınların ‘gaza basıp, gidesi var’… Kocaları, sevgilileri, erkek kardeş ya da çocukları ister sağ koltuğa buyursunlar, beğenmeyen kendine ‘Akbil’ alsın! Erkekler ‘trafikteki kadını’ tartışa dursun, kadınlar oraları çoktan ‘geçmişler’. Deyim yerindeyse trafikteki erkeğin ‘ilmini okumuşlar’… Erkeklerin zıp zıplayıp “bizim iktidar alanımızda sizin ne işiniz var” diye tepinmelerine sadece ‘gülüyorlar’. Bu kitapta, gülümseten yer yer güldüren öyküleri, denemeleri bulacaksınız. Şimdiye değin hep erkeklerin kadın sürücüleri, ‘ti’ye aldı. Şule Yücebıyık “Şimdi sıra kadınlarda” diyor. İyisi mi erkekler de tepinmekten vazgeçsinler, bu kitabı alarak sağ koltuğa gömülsünler. Giden iktidarlarının peşinden ‘gülsünler’. Ama bu arada yavaşça sağ şeride geçsinler. Çünkü soldan ‘Şule’ geçiyor.


Kitabı internetten satın almak için tıklayın



EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
TEK BAŞINA

Ölürken çocuklarımı unuttum
Küçük deniz kiprikleriyle sabah
Denedim bütün sabahları

Sana sürgünümün şarabını bıraktım al
Mumlarını güzelliğin ve hiçliğin
Bir de kaygumun soluk ellerini

Denedim bütün ölümleri
Ama görmedim büyülü ağaç
Ezilmiş sevdaların giysileri
MELİH CEVDET ANDAY




Klasiğimiz, Marquez Narsistlerin aşkı  Söyleşi  Yeni Kitaplar Portre