Enis Batur’dan Haldun Taner’e yazılmış, yazıyı çeşitli yönleriyle sorgulayan ‘özel’ bir mektup...
ENİS BATUR
ahmetenisbatur@yahoo.com
HALDUN Bey;
Biraz önce, arka kapaktaki fotoğrafınıza daldım gittim: Zaman geçiyor, bazan nasıl da hızlı geçiyor. Zaman duruyor, bazan durayazıyor. Geçerken ve dururken yaralıyor. Gözlerinize, ellerinize bakarken sizi özlediğimi anladım - öyle ki, şimdi burada olsaydınız arar, yanınıza gelmek, diyelim Moda’da buluşmak isterdim. Biliyorum, hoşunuza giderdi bu, neden gitmesin(di), tanıştığımızda 32 yaşındaydım ben, bu yıl 52’mi tamamladım, benden yirmi - yirmi beş yaş genç yazı arkadaşlarım, somut bir beklentiyle değil de öylesine, canları beni görmek istediği için aradıklarında, kıvançla karışık bir keyif duyuyorum. Geçen gün onlardan biriyle söyleşiyorduk, 32’mden 52’me ne çok kaybım olduğunu, bizden önceki kuşaktan saygı ve sevgi duyduğum kaç kişinin çekip gitmesiyle yalnızlaştığımı aktardım genç arkadaşıma; bana başım sıkıştığında yol gösterebilecek bir avuç olgun dostum kaldı.
Bir denge, tartım, ölçülülük rıhtımıydınız Haldun Bey. Yan yana çalıştığımıza değinmiştim bir portre yazısında. Yerimden kalkıp karşınıza oturduğumda, Fenerbahçe’deki evinize geldiğimde titiz bir terazi gibi kavrardınız sorularımı, sorunlarımı. Bizim kültür dünyamızda, edebiyatımızda pek az karşılaşılan eksiksiz burjuvalardan biriydiniz, Batılı anlamıyla bir burjuva; bir tür yalnız bırakılmışlığınız vardı ya, sanırım onun bedeliydi bu.
‘Yalnız’, belki abartılı oldu, biraz dışta demek daha uygun kaçardı konumunuza, söz konusu sonucun gerekçelerine değinmiştiniz bir seferinde. Söylemenin kabalık olacağı şeyleri siz söylemeyince ben eklediydim o gün: Yüzünüze yayılan onaylayıcı gülümsemeyi ve anlaşılmış olmaktan doğan doyumun işaretlerini anımsıyorum.
Taner’in altın cümleleri
Sonra değişti mi yargılar? Hâlâ değişmedi bana kalırsa. 1998’de direniş göstermeme karşın hazırlanan kapsamlı bir sorşuturma, 75 yıla mührünü vuran 75 yapıt arasında sizin tek bir kitabınızın bile girmemesiyle sonuçlandığında içimi küçülme, olmadı uzaklaşma isteği kapladıydı. Düşünün ki, bana bile sizden fazla oy verilmişti seçkin jüri üyeleri tarafından. Unutmak fiili değildi bence burada hüküm süren: Sizi anımsamamış, anımsamaktan geri durmuşlardı birçoğu. Yapıtlarınızı bir bir gözlerinin önüne getirseler, öyküydü oyundu, denemeydi, geziydi, uzak durabilirler miydi?
Bugün, 2 Haziran 2005; öğleden sonrayı genellikle okumaya ayırabildiğim bir dönemdeyim, ''Devekuşuna Mektuplar''ın ilk kitabını okudum. Öylesine, keyfekeder bir seçim değildi bu: Hâlâ, bir bütünlük peşine düştüğümde, yeni bir tasarımı çatıp çalışmaya koyulduğumda, hısımlık taşıyan öncüllere uğramadan edemem. Sizin Devekuşu’yla yazışmamız, sukuşu’yla söyleşmeniz, ara sıra baykuş’un ya da ispinoz’un tacizlerine uğramanız, mektup yazımına yumuşak bir boyut eklemişti, yeniden o metinlerle karşılaşma isteğini duydum. Altın cümlelerinizden birini de ispinoz’un sinizmine bir tür yanıt olarak kurmuştunuz: ''Geceleri başka türlü rahat uyuyamıyorum'' açıklamasını, aydın yanları olan herkesin belleğinin bir kutusunda, kolayca ulaşabileceği bir hücrede saklaması gerekir.
Özü değişmeyen sorunlar
''Devukuşuna Mektuplar'', kitap halinde ilk defa 1960’ta yayımlanmış: İçindeki yazıları günlük bir gazetede 1957-1960 arası yazmışsınız. Baskının oldukça yüksek olduğu bir dönemde hayli gözüpek, uyarıcı, ışık dolu çıkışlarınız olmuş. Kimileri, 1960 yılında ''Gazeteci öldürme ilkelliğini şükürler olsun geride bıraktık'' gibi bir cümlenizi kanıt göstererek, sizin aşırı iyimser, neredeyse safdil, uzgörüden uzak biri olduğunuzu ileri sürebilir; tam tersine, o önermenin bile bile lades boyutu var bence, bir temenniden de öte, bir rica gönderiyorsunuz toplumumuza: Artık böyle olaylar yaşanmasın.
Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum, çünkü ''Devekuşuna Mektuplar''ı yayımlanışından kırk dört yıl sonra okuyacak her okur şaşkınlıktan şaşkınlığa düşecektir inancındayım: Her yazıda, günümüze uyarlamak için birkaç özel ismin değiştirilmesi yeterlidir.
Aynı duyguya düşünceye yıllar önce, Necip Fazıl’ın ''Çerçeve'' başlıklı, sizinkinden çeyrek yüzyıl önce yazılmış gazete yazılarını toplayan kitabı karşısında da kapıldığımı anımsıyorum. Türkiye, bu açıdan benzersiz bir ülke mi acaba? Sorunlarının özü hiç değişmeyen başka bir diyar var mıdır yeryüzünde?
Zamanın çizemediği metinler
Sizinle, Haldun Bey, gazeteciliğin, gazetede yazmanın uçucu yanı üzerine konuştuklarımıza, beni o alandan uzaklaştırmak için yaptığınız uyarılara daha önce, kısaca değinmiştim. Benim asıl endişem, her vakit, yazın dilini çözen, indirgeyen tarafı oldu güncel yayın organlarında yazmanın. Geçim kaynağı bu olunca, insan ister istemez sele kapılıyor(dur): Üslubu geliştirmeye, inceltmeye engel işin ritmi, özü. Ataç gibi bir dil ustası bile, gazeteye yazmanın, yeniden, yazıyı dinlendirerek gözden geçirememenin bedeline sık sık değinmiştir. Gelgelelim, bugün de keyifle, öğrenerek, yol bularak okuyorum yazılarını. ''Devekuşuna Mektuplar''ı da öyle okudum: Demek ki, maya güçlüyse, yetmiyor çizmeye bu metinleri zaman.
Öte yandan, şunu düşünmeden edemiyorum: Hiçbir şey değişmiyorsa, bir adım ilerleme yaşanmıyorsa, neye yarıyor bütün bunları yazmak, yaymak? Bir toplumun iliklerine sinmiş kimi özellikler ne yapsanız değişmiyorsa, değişmeyecekse, tez elden böylesi çabalardan uzak durma kararı almak en doğrusu değil mi?
Yazmasam çıldıracaktım
Diyorum ya, kendim de uygulamıyorum o kararı. Sizin kadar sık ve düzenli olmasa da, yirmi beş yılı aşkın bir süredir kalem oynatıyorum bu konularda. Bir yandan da, yazdığım her güncel durumla ilgili yazının asal işimden emek kaçırma anlamına geldiğini düşünerek, pişmanlık duygusuna teslim oluyorum. ''Nasıl olsa bu işlevi üstlenenler var'' diye sessizce uyarıyorum kendimi: ''Okunur okunmaz etkisi ve anlamı buharlaşacak yazılardan uzak durmalısın''.
''Devekuşuna Mektuplar'', tıpkı ''Çerçeve'' gibi, bir ikilem yarattı bende. Sorunlar kalıcıysa, onlarla didişen yazılar neden uçucu olsunlar ki?
Bir kere daha, iş, nasıl yazıldığına kalıyor öyleyse: Hangi üslup, bütünlük kaygısı, sorumluluk yüküyle.
''Yazmasam çıldıracaktım,'' gibi bir şey ‘geceleri rahat uyuyamamak’.
Sartre’ın söylediği aslında buydu.