PORTRE
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...

zor olan eleştirmek

Ermeni konferansı odaklı tartışma sırasında patlak veren polemikler henüz durulmamışken İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan Murat Belge’nin ''Osmanlı’da Kurumlar ve Kültür'' adlı kallavi kitabı yayımlandı. Belge ile tartışmaları, kitabını ve elbette, tarihi konuştuk.

SERPİL GÜLGÛN
serpilgulgun@yahoo.com


HEMEN söyleyelim: Konu, edebiyat yerine tarih de olsa, Borges’in ''Yedi Gecesi''ni ya da Eco’nun ''Anlatı Ormanlarında Anlatı Gezi''sini zevkle okumuşsanız, Murat Belge’nin ''Osmanlı’da Kurumlar ve Kültürü''nde de benzeri tadı yakalayacaksınız. Geçmiş bilgilerinizi tazelerken, bir yandan da unuttuklarınız kadar bilmediklerinizi de öğreneceksiniz. Ama ondan da önemlisi, tarih yazımının dünden bugüne değiştiğini, mikrotarihe doğru yöneldiğini kavrayacaksınız.
Kitabına (aslında ‘ders notlarına’ demek daha doğru. Çünkü, kitabın temeli, Bilgi Üniversitesi’nde Tarih Bölümü kurulmadığı bir dönemde, Aydın Uğur’un bir akademik kurul toplantısında, öğrencinin ''Osmanlı geçmişi üstüne bilgisi zayıf, bütün bu yarım yamalak bilgileri takviye edecek bir derse ihtiyaç var,'' demesiyle atılmış) ''Ben bir Osmanlı tarihçisi değilim. Bu da sahici bir tarih kitabı değil,'' diyerek başlayan Murat Belge şöyle noktalıyor: ''Tarihin kendisi değişmiyor. Ama bizim onunla ilgili bildiklerimiz, dolayısıyla ona bakış ve yaklaşımımız, onu anlamlandırma ve değerlendirmemiz habire değişiyor. Bu da tarihi incelemenin en büyüleyici ve en keyifli bir yanı, belki.''
Bu arada, ''Kronoloji'', ''Kurumlar'' ve ''Kültür'' başlıklı üç kitaptan oluşan ''Osmanlı’da Kurumlar ve Kültür'', Osmanlı’nın kurulmasıyla 1300’lerde başlıyor ve 19. yüzyılın başında etnik, milli ayaklanmalarla birlikte son buluyor. Üç kitap kendi aralarında bölümlerden oluşuyor. Buna göre, birinci kitapta yani, ''Kronoloji''de tarih sorunsalıyla Osmanlı dünyasına adım atıyorsunuz. Ve bu bölümde, gaza kavramı nedir? Moğollarla akraba mıyız? Kayı kabilesiyle bağlantılarımız? Selçuklar, Beylikler, küçülen Bizans, İbn Haldun ve Vico gibi tarih felsefecileri, köylü isyanları (Şeyh Bedreddin mesela, Batı’daki örnekleriyle karşılaştırmalı olarak), imparatorlaşma süreci (Fatih Sultan Mehmed, İstanbul kuşatması, Sokollu Mehmed Paşa, Çandarlılar ve merkezileşme), ll. Beyazid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni karşınıza çıkıyor. Kullar ve Köleler, ilk reform düşüncesi, Lale devri, Batılılaşma (Osmanlı ve Rus örnekleri, gene karşılaştırmalı olarak) derken birinci kitap, etnik ve milli ayaklanmalarla son buluyor.
İkinci kitap, yani ''Kurumlar''da, tabii tarihsel süreç içinde geçirdiği değişimlerle birlikte hanedan ya da Divan-ı Hümayun’un yanı sıra Osmanlı’yı Osmanlı yapan kurumları keşfediyorsunuz: Seyfiye (Kara Ordusu), Bahriye (Deniz Ordusu), İlmiye, Kalemiye. Padişah kadınları ve kızlarından Osmanlı’da kent ve kırda hayat nasıldı’ya, millet sisteminin kodları, etnisitelerden Osmanlı coğrafyasında varolmuş tarikatlerin öykülerine, taç ve sikkelerine, tımar sisteminden sanayi devriminin etkilerine dek pek çok bilgi sizi bekliyor.
Üçüncü kitap ''Kültür''e gelince, o; bilim ve felsefe, mimari ve kentleşme, edebiyat, (Örnekse; Divan şairleri Kanuni dönemine dek hazineden maaş alırlarmış, mesela), musiki (karşılaştırmalı kısa bir müzik tarihi bu bölüme, ayrıca Tanpınar da karşınıza çıkıyor), süsleme sanatları - tezhip, ebru, hat, çini, minyatür, halıcılık- bölümlerinden oluşuyor.
Şunu da söyleyelim: Tarihe meraklıysanız, biir. İkincisi, öğrencisiyseniz, (üniversite ya da orta öğretim, fark etmez), Dickens, Lawrence, Joyce ve Faulkner’in yapıtlarını dilimize kazandıran çevirmen, öğretim görevlisi, düşünür ve de ''İstanbul Gezi Rehberi'', ''Türkiye Dünyanın Neresinde'', ''12 Yıl Sonra 12 Eylül'', ''Boğaziçi’nde Yalılar ve İnsanlar'', ''Edebiyat Üzerine Yazılar'', ''Başka Kentler, Başka Denizler ''olmak üzere pek çok kitabın da yazarı olan Murat Belge’nin bu kitabını kaçırmayın. Kitap, içeriğinin yanı sıra boyutlarıyla epey kallavi. Bir kere, 563 sayfa (alışıldık kitap ölçütüyle söylersek bin sayfayı aşıyor aslında). İkincisi, görsel açıdan da son derece doyurucu ve göz alıcı. Kronolojik özetçiklerin yanı sıra tuğralar, minyatürler, gravürler, velhasıl Osmanlı kültürü, hayatı ve sanatıyla ilgili türlü malzeme okunurluğu ikiye, üçe katlıyor. Yalnız, gelgelelim, kitabın ederi oldukça tuzlu. 65 YTL.

    Braudel, Osmanlı tarihi için belirsizlikler diyarı diyor? Niçin böyle söylüyor?
Osmanlı bir yanda çok zengin bir arşive sahip ama biraz tek taraflıdır. Çünkü Osmanlı, kendini ilgilendiren çerçevede, nasıl vergi alacağının, askere çağırdığının kaydını tutmuş... Dolayısıyla eldeki arşiv vs. bununla sınırlı, bunun ötesine geçtiğimizde çok fazla bir şey yok. Tarihyazımı diye bir şey gelişmemiş, vakanüvis ötesinde bir şey yok. Toplum kendi kaydını tutmamış; bu yüzden büyük bir ölçüde ne aristokrasinin ne burjuvazinin tarihi oluşamamış. Gerçi halk dünyanın hiçbir yerinde kendi kaydını tutmaz, tutamaz. Böyle bir alışkanlığı yoktur. Ama burjuva dediğiniz, bir ailede doğmuş bir adam, bu aile sayesinde var. Onun için geçmişi hep hatırlıyor. Çocukları olacak. Çocukları için geçmiş ve gelecekle bağları çok sağlam kuruyor. Birçok Avrupa ülkesine bugün gittiğinizde aile şatosu yahut konağı müzeye çevrilmiştir. Orada ailenin portrelerini görürsünüz. O ailenin evrakı, kaydı kuydu vardır: Arazisine yaptırdığı köprünün, günlüklerin, mektupların... Bütün bunlar zengin bir tarih malzemesi yaratıyor. E, Osmanlı’da bunlar hemen hemen yok.

    Bunun böyle olmasını göçebelikle açıklayanlar var...
Göçebelik gibi görünmüyor bana. Osmanlı bayağı yerleşik bir toplum. Bu, bütün bilginin tepede, devlette toplandığı, bağımsız, sınıfsal bir gelişmenin olamadığı bir toplum. Toprak sahibi bir aristokrasi yok, başından itibaren burjuva sınıfı da yok. Batı toplumlarıyla kıyasladığımızda bir yandan çok arşiv malzemesi bulunmakla birlikte, bunların sınırlı yapısı vardır. Sonuçta bu devletin toplumu, kendi çıkarları doğrultusunda ve kendi ilgilendiği konularda kayda geçirmesi ağır basmıştır. Tımar beyi kaç asker getirmiştir, vergiler, fetvalar... Devamlı bu tür şeyler görürüz. Toplumun kendini dile getirmesinin örneği hemen hemen yok. Vakanüvislik dışında tarihçilik yok, vakanüvislik de şu oldu, bu oldu, selviye yıldırım düştü. Düzyazı gelişmemiş bütünüyle. Tanpınar da bunu söylüyor, tarihi vurgular yok. Batı Avrupa’yla kıyasladığımızda ise başından beri bir aristokrat sınıfı ve zaman içinde oluşan bir burjuva sınıfı var. Bunların ikisi Osmanlı’da oluşamıyor, çünkü bütün sistem böyle şeyler oluşturmamak üzerine kurulmuş. Bu da tarihçiyi yakından ilgilendiriyor. Aristokrasi olsun, burjuvazi olsun, ikisinde de bir aile tarihi vardır. Titizlikle korunur, ayrıca adam şatosunda, resmini yaptırır, 1580’te ölmüş adamın da, 1426’da ölmüş adamın da portreleri ailenin galerisinde bulunur. Neye benzediklerini anlarsınız. Bu resim geleneği de, minyatür gibi herkesin suratının aynı olduğu gelenek değil. Bir de kadınlar konusunda... Bizde tamamen bir boşluk, vakum var. Devletin arşivinde ancak mahkeme kayıtlarından çıkarabildiklerimiz var...
Bir de tarihçilerin Osmanlı’yı Batı’dan öğrenmesi meselesi var. Bu problem mi sizce? Murat Bardakçı söylüyor, tarihçimiz Osmanlıca bilmiyor, belgeleri birinci kaynaktan okuyamıyor diyor.
Son zamanlarda özellikle burada yetişen, çok iyi Osmanlı tarihçileri var. Ben Hammer’i koydum. Çünkü Osmanlı tarihinde Hammer yer almalı. Popüler denebilecek şeyleri koydum sondaki bibliyografiye. Alan Palmer, Jason Goodwin gibi... Öğrencinin kendisinin alıp okuyabileceği basit kitaplar. Onları okudum, ama bir şey öğrendiğimi de söyleyemem onlardan. Ama mesela Nicolae Iorga (y.n. Rumen politikacı ve tarihçi) gibi bu yörenin tarihçileri vardır. Yunan, Roman ya da Bulgar. Maria Todorova gibi birinci sınıf tarihçi var, buralarda yetişmiş. Bunlar benim için çok daha önemli. Ama o şey doğru: Akademik hayatta yükselmek için dil bilmek. Osmanlı tarihçisi olan bir adamın İngilizce, Fransızca veya Almancadan başka Yunanca veya Ermenice de okuması lazım.
Sırpça, Arnavutça, Rusça...
Bulgarca... Ama benim bildiğim kadarıyla pek öğrenen yok hâlâ. Hele Ermeni gibi başka türlü araya giren durumlar olduğu zaman Ermenice biliyor musun, diye sorsanız, hakaret etmiş gibi olursunuz...

Kitabı, ''Tarih değişmiyor, ama bizim onunla ilgili bildiklerimiz, dolayısıyla ona bakış ve yaklaşımımız, onu anlamlandırma ve değerlendirmemiz habire değişiyor. Bu da tarihi incelemenin en büyüleyici ve en keyifli yanı, belki'' diyerek bitiriyorsunuz; Yunan ayaklanması, Türkiye Kurtuluş Savaşı, Yunan Kurtuluş Savaşı örneklerinden yola çıkarak... Herkesin buluştuğu bir tanım olmuyor bu durumda?
Türkiye Kurtuluş Savaşı diyorum. Bu, Yunanlıların 1820’lerde yaptıkları şey için de geçerli. Ama, Türkokratia derler. 1923 için meğali katastrofi derler.

Yunanistan’da Pontus soykırımından söz edenler var. Kurtuluş savaşı sırasında... Bunu gündeme getirenler sizce kimler? Yunan milliyetçileri mi? Dahası, meşru mu bu talep?
Pontus’ta soykırım denemez ama epeyce bir kanlı eylem oldu Rumlara karşı, Kurtuluş Savaşı sırasında. Pontus’un Türkiye’nin sınırlarından çıkma talebi Yunanistan’dan ve Venizelos’tan gelmez. Onların İngiltere ve Fransa ile pazarlığı İzmir ve çevresidir. Savaşa girme rüşveti olarak verilecek olan. Ama Karadeniz’deki birtakım Ortodoks papazları biz de varız diye kıyamet koparır, silahlanıp ortalığa çıkar, onlar da mezalim yapar. Buna karşılık, Giresunlu Topal Osman, köyleri yakarak, kadın - erkek demeden bayağı sert bir saldırıda bulundu. Yakın zamana kadar, mezarının kaidesinde, tam ifadeyi unuttum ama, o yıllarda politically correct (siyaseten doğruculuk) bizde hiç olmadığı için ''Rumları tepeleyen arslan'' gibi olmaması gereken laflar vardı. Yani yapılan işin epey sert olduğunu da farkında olmadan sertliğini itiraf eden. Onu değiştirdiler yakın zamanda.

Sizin de kitabınızda adlarını andığınız, İlber Ortaylı’dan Ömer Lütfi Barkan’a, Şükrü Hanioğlu’dan Mete Tunçay’a dek pek çok tarihçi ve değerlendirme var. Peki bu, eğitim hayatımıza ve tarih kitaplarına nasıl yansıyor?
Eğitim baştan sona sorun. Tarih ve edebiyat dersleri orta öğrenim düzeyinde -ki bu yaşlar insanların dünya görüşü edinebilecekleri, en rahat bağ kurabilecekleri yaşlar- o kadar kötü veriliyor ki bir daha adam, hayatında tarih marih duymak istemiyor. İçi boş kalıpları, tarihleri ezberletmekten başka bir şey yok. Malazgirt 1071 dersen geçeceksin, 1072 dersen geçmeyeceksin anlayışı üzerine kurulu berbat bir eğitim var. Ama uzman tarih yazımının bazı dönemleri burada gene geleneksel Türk şovenizminin de etkisinde kalınarak az incelenmiştir. 17. yüzyıldan itibaren pek kimseyi ilgilendirmemiştir. 18. yüzyıl mesela Osmanlı için birkaç ayrı yüzyıl gibidir. Lale Devri, Lale Devri’nin 1. Mahmut’a devamı, ondan sonra gelen dönem başkadır, lll. Selim’le gene bambaşka... Yapılması gereken birçok şey var. Ekonomik tarih daha çok araştırma istiyor. Burada saydığım tarihçilerden başka daha genç insanlar var, azımsanmayacak bir bilgi birikimi de var. Daha değişik noktalardan bakan, mikrotarih dediğimiz, daha genişleyecektir, mesela Süreyya Faruk, kadınlarla ilgili bir ilk kitap yazdı.

Osmanlı da artık eskisi gibi değerlendirilmiyor. Balkan tarihini değerlendirenler, nesnelleştirenler var diyorsunuz. Irkçı ya da taraflı bakış kayboluyor mu gerçekten? Geçenlerde bir yerde yazıyordu; İstanbul’u alırken de çok gaddardık, üç gün yağma yaptık, insanları katır kutur estik diye. İyi de kıyıcılık sadece bizim tarihimize mi özgü? Eco, ''Baudolino''da Latinlerin İstanbul’u işgali sırasında bebekleri bile kızarttıklarını söylüyor. Bugün de kıyıcılık sürüyor. Kılıçla değil de napalmle.
Gücü olup da bu gücünü kötüye kullanmayan hiç kimseyi tarihte bilmiyoruz. Tarihte, kimseye kötülük yapmadık diyebilecek adamlar ancak buna gücü yetmeyenlerdir.

Birkaç barışçı Afrika klanı ya da Aborjinler dışında kimse yok gibi...
Afrikalıların yapmadıkları yok. Afrika tarihi çok korkunç. Kızılderililer öyledir. Başta İspanyollar müthiş bir kıyımdan geçirdiler onları, Güney ve Orta Amerika, Kuzey’e göre, daha da kalabalık olduğu için, daha fazla insan öldü. Ama onlar bunu yapana kadar Aztekler de kendi aralarında insanları pişirip yiyorlardı. Herkes iyi de bir tek Türkler kötü diye bir şey yok. Ayrıca, bunun tersini gösterecek şeyler de var. Osmanlı 1300’de kuruldu, 1526’da Mohaç’a kadar nasıl ulaşabilirdi bu adamlar sadece mezalimle? Birçok yerde kurtarıcı olarak karşılandı, en azından insanların hayatı daha kötü olmadı, Osmanlılar geldi diye. Bu şefkat duygusunun bir sonucu mu? Değil ama adalet nosyonları olan adamlardı. Arada çok zalim şeyler yaptıkları olmuyor mu? Oluyor. Ama bunlar iktidarın çevresindeki çatışmalar. Padişahlar kardeşlerini, çocuklarını öldürüyorlar. Yahut çocuklar babaları padişahı öldürüyorlar, vezirler boğduruluyor. İktidar mücadalesinde makine gibi davranıyorlar, gözünün yaşına bakmıyorlar. Rumeli’de bizi de kıyıma uğrattılar diye iddia edenler var, iyi de sen de bilmem kaç tarihinde Sırbistan’da adamları öldürüp, kafalarını kesip, üst üste dizip kule yapmışsın. Çene çüle derler ve hâlâ durur o kafatasları. Bilmem kaç kafatası... Burada tarihçiyim, aydınım diyen, kafası çalışan adamın bu işin karşılıklı olduğunu, kimsenin kendisini temize çıkartmak, ötekini pisliğin içine çekmek gibi kaygısı olmamalı. Hep beraber, elele tutuşup, bu pisliğin içinden çıkmayı öğrenmemiz gerekli.

Ermeni konferansına gelirsek, Halil Berktay’ın ku klux klan benzetmesi, karşıt görüşlülerin çağrılmaması, Adalet Bakanı’nın sert konuşması derken konferans yapılmadı. Hâlâ karşı görüştekilerin çağrılmaması doğruydu diyor musunuz?
Evet, ku klux klan dedi Halil. Çok alındılar, ama çok da farklı değiller. Savundukları görüşler, onların safında yer alıyor. Onları çağırmak, evrim teorisini yaradılışçılarla tartışmaya benzer demiştim. Hâlâ da öyle düşünüyorum.

Siz de soykırım demiyorsunuz, kıyım diyorsunuz. Hrant Dink de kıyım diyor. Etyen Mahçupyan da. Halil İnalcık, İlber Ortaylı gibi kıymetli tarihçiler de. Bu durumda niçin onlar çağrılmadı?
Bir iş çıkmasını istiyorsanız, bu olayı anlayalım diyorsanız, o olayı incelemeye, değişik cephelerinden bakmaya yönelik ve onun sonuçlarını söyleyecek bir konferans düzenlersiniz. Hayır, böyle bir şey olmadı diyenler de olmadığını ispatlamak üzere bir başka konferans yapabilir. Halaçoğlu’lar, kendi aralarında yok Van Ünivertesi, yok Samsun Üniversitesi, yok Tarih Kurumu’nda otuz tane benzer toplantı yapmış. Bu toplantıların hangisine Halil Berktay çağrılmış, hangisine ben çağrılmışım? Bu toplantı çıkınca bunlar demokrat kesildiler ve onlar olmadan nasıl toplanırmışız? Sen çağırdın mı?

Teoride Chomsky’yi hemen her kesim tutuyor; Amerika’yı nasıl yerden yere vuruyor diye. Ama pratikte provokatif bir konuşma karşısında hemen çuvallıyoruz. Vay, nasıl bunu dedin gibi?
Jean Paul Sartre, Fransa’yı eleştirdiği zaman kimse Nobel almak için böyle konuştuğunu söylememiştir. Ayrıca, Nobel’i verdiler, almadı. Elbette, patriot olmaktan kolay bir şey yok. Zaten aynı dili konuştuğun zaman -dil, bir yakınlık aracı- seversin. İnsanın kendi memleketini sevmemesi çok zor bir şeydir. Zor olan şey, eleştirebilmektir. O disipline girmektir. Ama, bu Türkiye’de kabul görülmüyor. Bir de, devletine karşı adam diyorlar. Başka yerlerde aydınlar devletine karşı değilmiş. Yoo, karşı olunacak bir şey olduğu zaman dünyanın her yerinde aydınlar çıkıp, bunu söylerler. Bir de hangi devletten söz ediyoruz? Bu kadar istikrarla aynı şeyi yapan bir devlete ben onu salı günü eleştireyim, ama çarşamba günü eleştirmeyeyim diyemezsin. Çarşamba günü de gene yanlış bir şey yapıyorsa...

Konferans sonrası bir sürü polemik çıktı. Radikal’den Yıldırım Türker ile Ahmet İnsel, Akşam’dan da Ahmet Tulgar sizi savunan yazılar yazdı. Aydınlar arasında gene bir ayrışma ya da kutuplaşmaya mı gidiliyor? Bütün bunlar sizi rahatsız ediyor mu?
Filolog diyenden vatan haini diyene ya da sana bakınca yüzünde Taşnak görüyorum diyen diplomat karşısında birileri de beni savunmak gereğini duyuyorlar. Gördüğüm bu. Başka da söyleyeceğim yok.

Bunu iki nedenle soruyorum: Ayrışmalar yüzünden geçmişte, pek çok isme haksızlık yapıldı. Cemil Meriç sağcı diye ya da Peyami Safa anti-komünist diye sol onları reddetti. Necip Fazıl, Asaf Halet Çelebi’yi, Oğuz Atay’ı sol bulmadı. Sağ, Nâzım Hikmet’i, Sabahattin Ali’yi reddetti. Benden olmayan var olmasın denildi özetle... Gene aynı şeyler olacak gibi sanki...
Evet, totaliter bir düşünce geleneği var. Kendisinden olmayanı aynı total mantıkla reddediyor, yokmuş gibi davranmaya çalışıyor. Eğer diş geçiremezse zaten yok ediyor. Bunlar, birbirleriyle dövüşüyor olabilir. O birinin ya da öbürünün mutlak galip çıkması zaten olacak bir şey değil, durumu değiştirmiyor. Benim takımım var, benim inandığım ideolojim var, onun dışında her şey yanlıştır. Yanlışsa kötüdür, kötüyse zararlıdır, zararlıysa vatana ihanettir gibi bir mantık. Karşısındakini yok etmek üzerine kurulu bir şey. Dünyada compromis (ödün verme), olumsuz anlamlar da taşıyabilir bağlamına göre. Olumlu anlamlar da taşıyabilir. Ama Türkiye’de uzlaşma mutlak kötü bir şeydir. Uzlaşan adam, teslim olan adamdır, davasını satan adamdır. Böyle bir kültürümüz yok bizim. Konsensüsümüz yok.

İkinci neden şu: AB çıkmazda. Dışarıda hal böyleyken içeride neler olacak? Önümüzdeki süreç ulus-devletin yeniden güçlenmesi süreci mi olacak? Mesela, Fransa’da orta eğitim ders kitaplarında biz, sömürgelerimize uygarlık götürdük diye öğretilecek. Hollanda’da kimliğimizi geri istiyoruz diyenler çoğalıyor. Hatta, İtalya’da lirete dönsek daha iyi diyenler de oldu.
Avrupa başından beri bu sadmelerle ilerliyor. Bunun kalıcı ve değişmez olduğu kanısında değilim. Ulus - devlet zaten Avrupa’da icat olunmuş. Buna en doymuş olan kıta o. Bu aynı zamanda ne demek? Çok köklü alışkanlıklar demek. Kolay değil insanların ulus-aşırı bir topluluğa girmeleri. Bu, ayrıca halk düzeyinde de çok sonuca bağlanmış değil. Düşmanlıklar, tarihi intikam duyguları düzelmesi zaman isteyenler şeyler. Kolay kolay ortadan kalkmıyor. Avrupa, hep geleneksel bir muhafazakâr tepki gösterir böyle. Sonra, aşılır. Bunun da böyle bir durum olduğunu düşünüyorum. Kolay değil düşünsel alışkanlıkları değiştirmek. Düşünselden öte, günlük hayatını belirleyen pekçok şeyin değişmesi, birdenbire buharlaşıp gitmesi.

''Osmanlı’da Kurumlar ve Kültür''ü ne izleyecek peki?
Ulus-devlet bağlamında edebiyatta milliyetçiliği sadece Türkiye’de sınırlı kalmadan, Balkanlar çerçevesinde, edebiyatları karşılaştırarak ele almak istiyorum. Üç beş tane klasik roman olayörgüsü göreceğiz, birinde Yunanlıların yerine Türkler, diğerinde Bulgarlar yerine Romenler geçecek. Ulusal edebiyatların, özellikle de erken dönemlerinde hep aynı hikaye var. Romanlar daha çok, destansılar, şiirler, vs. Kadın tipleri, erkek tipleri, hainler, kötü adamlar. Hepsi, üç-aşağı beş yukarı aynı. Bir sempozyumla başlayarak edebiyat incelemeleri planlıyorum. Bir yandan da master düzeyinde verdiğim derslerde Almanya, Japonya ve Türkiye’de ulus - devlet oluşumuna odaklanıyorum.


 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





MAFYA-MİZAH-KAHKAHA ÜÇGENİ:
GEYİKLER VADİSİ

   
Geyikler Vadisi
Mehmet Özen
Çapraz Kitaplar
Fiyatı: 5 YTL
MİZAH

ARKA KAPAK YAZISI


Sayın okuyucu!

Böyle bir kitap okuduğunuzu anne - babanıza bile söylemeyin. Zira, iki kişinin bildiği sır değilse, 3 kişinin bildiği düpedüz dedikodudur...
Bu kitapta geçen olayların, anlatılan kişilerin herhangi bir TV dizisiyle alakası yoktur. Kitapta sosyolojik, psikolojik, ekolojik ve trajik olarak analiz edilen kişiliklerin, olayların herhangi bir diziden esinlenildiğini düşünüyorsanız bu sizin fesatlığınızdandır.
İsim ve lakap benzerliklerine bakıp yanlış düşüncelere kapılmayın!
Diyeceğimiz o ki, kitapta geçen olayların yazarın uçuk hayalgücünün bir ürünü olduğunu bilin. Okuduklarınızı evde denemeyin. Onlara özenip, mafyacılık oynamayın. Kimsenin kafasına saç spreyi bile sıkmayın. Eşe dosta ‘derin devlet amcamın oğlu olur’ tribi atmayın. ‘Ne olacak bu memleketin hali’ diye efkarlanmayın. Efendi efendi okuyup, sıradan hayatınıza devam edin. Memleket için en hayırlısı bu...
                                                                 Bolat Kalemdar

YAZAR HAKKINDA

1977 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Mehmet Özge Özen, kız ismiyle geçen bir çocukluğun ardından ikinci ismi Mehmet'e sıkı sıkı sarıldı. Özen, orta ve lise öğrenimini Koç Özel Lisesi'nde "mucizevi bir şekilde" tamamlayıp, okul arkadaşlarının "Nasıl olur?" bakışları arasında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazandı.
Fakültenin İktisat bölümünü 7 senede bitiren ama yine de Keynes'i "yolda görse tanımayacak" kadar ekonomi bilen Özen, çalışma hayatına Milliyet Gazetesi'nde ekonomi muhabiri olarak başladı.
Son 5 senedir Milliyet İnternet'te editörlük görevini sürdüren Özen, ağlarını ören hayata inat, 2003 yılında Özge isminde bir hanımla hayatını birleştirdi.

İnternetten satın almak için tıklayınız

EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
TEK BAŞINA

Ölürken çocuklarımı unuttum
Küçük deniz kiprikleriyle sabah
Denedim bütün sabahları

Sana sürgünümün şarabını bıraktım al
Mumlarını güzelliğin ve hiçliğin
Bir de kaygumun soluk ellerini

Denedim bütün ölümleri
Ama görmedim büyülü ağaç
Ezilmiş sevdaların giysileri
MELİH CEVDET ANDAY




geleceğin yazarları özel bir mektup...  Söyleşi  Yeni Kitaplar Portre