PORTRE
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...

Sarsıntılı bir imge

Doğan Kitap, Can Yücel’in şiir kitaplarını basmaya devam ediyor. En son, ''Gökyokuş / Kuzgunun Yavrusu''nun yeni basımı çıktı. Bu yılki Can Şenliği yapılamadı ama Can Yücel üstüne söylenecek sözler, yapılacak çözümlemeler tükenmekten çok uzak.

NECMİYE ALPAY
nealpay@yahoo.com

CAN Yücel’i anlatan sıfatların en başında ''baba'' sıfatı geliyor. Sevenleri arasındaki lakabı, ''Can Baba''. Kişiliğiyle sınırlı bir adlandırma değil bu; bir şiir bütünü anlamındaki Can Yücel’le de bağlantılı. Her şiir bütününün yarattığı bir imge olur zihnimizde; Can Yücel’inki, sarsıntılı bir imge.
Sarsıntılı olması için ''baba''lığı bir başına yetebilirdi. Ama bundan öte, taşıdığı birbirine neredeyse taban tabana zıt özellikler sarsıntıya katkıda bulunuyor: Can Yücel şiiri, hepsi de güçlü bağlantılar olmak üzere, bir yanıyla Anglosakson edebiyatına (e. e. cummings, Dylan Thomas, ''beat generation''), bir yanıyla büyük özgürlükçü Şair Eşref’in ve Neyzen Tevfik’in devamcılığı katına, bir yanıyla Nâzım’ın devamcılığı katına, bir yanıyla Orhan Velivari Garipçiler arasına* yerleştirilebilir; tam olarak bunların hiçbirine dönüşmeksizin. Baba imgesi, bu yönlerin tümünü bir arada tutuyor.
''Baba'' kavramına ait çağrışımlardan bazıları elbette bu şiir bütününün dışında ve karşısında; örneğin, mafya çağrışımı. Bu anlamda yalnız ve çıkarsız bir babayla karşı karşıyayız. İmge, zaman zaman dendiği gibi biraz ''baba adam'' belki, sertliğini her zaman göstermeyen. Otoriter değil, otorite: Mesafe alışıyla ve şiir kişisi olarak zayıflıklarını ortaya dökerken bile sarsılmayan, kendinden emin tonuyla, otorite.
Mesafe alışının belli başlı iki yordamı var. Birincisi, ilk kitabı ''Yazma''da daha belirgin olup sonradan azar azar seyrelerek silinmeye yüz tutan ''kapalılık''. Okurun içini pır pır ettiren, kapatılabilir gibi duran bir mesafe yaratmak: ''Ne insanlar, ne kendisi vardı...'' (''Pul Pul'' şiiri) .

    Sokak dili
Mesafe alışının ikinci yordamı, dil düzeylerindeki çeşitlenme. Can Yücel’le ilgili olarak en çok dikkati çekmiş, herhalde en çok tartışılmış, ama yeterince çözümlenmemiş olan anlatım özelliği.
Sokak ve halk dilinden öğeler kullanmasından hareketle, ''onun dili, tam anlamıyla halkın dilidir'' biçimindeki yargılara hâlâ rastlanıyor. Aynı sorunlu yargıya Ece Ayhan’la ilgili olarak da varıldığı olmuştu. ''Halkın dili'' nedir ne değildir diye sormayan aceleci yargılar bunlar; kolaylıkla klişeleşip yazıdan yazıya aktarılan hükümlere dönüşme tehlikesi taşıyor. ''Halkın dili'' kavramı, yöre, bölge, köy, kasaba, kent, büyük kent, kenar mahalle ve sokak halkları arasında esaslı farklılıklar gösteren, halk edebiyatında da kendine özgü biçimler kazanan, çok boyutlu olguların genel adı. Şairin bütünüyle kendine özgü dilinin sokak dilinden, yer yer de bölgesel söyleyişlerden öğeler içermesi başka, ''tam anlamıyla halkın dili'' olmak başka. Belki, ''halkın dili'' gibi belirtili (''hangi halkın'' sorusunu sorduran) bir adlandırmayla değil, ''halk dili'' gibi belirtisizliğe dayalı bir adlandırmayla, Can Yücel’de yer yer yoğunlaşan bir söylemsel yakınlıktan söz edebiliriz. Can Yücel’in anlatımı esas olarak ''yüksek edebiyat''ın içinden gelen, ama bunu sokağın en koyu sözcükleriyle ve söyleyiş özellikleriyle birleştiren bir anlatım:
''Oyun durmuş godoşu bekler
Aydın kentin kolalı yakasında ''
İkinci kitabı ''Sevgi Duvarı''ndaki ''Kayıtlı'' adlı şiirinden)
Buradaki ''godoşu bekler'' sözü, ''Godot’yu Beklerken''i çağrıştırıyor, Beckett’in ünlü oyununu. Hem de güçlü bir biçimde çağrıştırıyor, ama doğrudan ''oyun durmuş Godot’yu bekler'' demiyor şair. Can Yücel şiiri, asla böyle demeyecek olan şiirdir işte: ''Oyun durmuş godoşu bekler'' diyecek ve böylelikle hem ''Godot’yu bekler''i tüm çağrışımlarıyla birlikte söylemiş, duyumsanmasını sağlamış ve gerek oyunun gerekse deyimin ölümsüzleşmesine katkıda bulunmuş hem de Beckett’in gölgesinde kalmayıp açık bir mesafe almış olacaktır. Godoş (muhabbet tellalı, pezevenk) sözcüğü burada okuru en azından ilk anda uzak tutmaya yetecektir: Hem kastın kolay anlaşılmaması, şiirin ''kapalılığı'' nedeniyle hem de sözcüğün irkilticiliğiyle. İrkilticilik, sözcüğün sokağa aitliği kadar, deyimdeki oynamadan da ileri geliyor. Başka bir deyişle, bu dizelerde Can Yücel’in mesafe alma yordamları bir arada.

    Şair Eşref ve Neyzen Tevfik
Efendiliğin ne olduğunu elbette bilen ve önemseyen bir zihnin (''Ege Denizi bu efendi deniz'' / ''Buluşmak Üzre'' şiiri, ''Sevgi Duvarı'') sokakla sarmaşmayı bilinçle seçtiği herhalde açıktır. Bu seçim Can Yücel şiir bütününde belirli bir uğrakta kendini gösteriyor: İkinci kitap olan ''Sevgi Duvarı''ndaki, bir hesaplaşma havasını taşıyan ''Otuzbirinci Nesil'' şiirinden itibaren. Acaba o sıralar yoğun bir biçimde Şair Eşref ve Neyzen Tevfik mi okumuştu Can Yücel diye düşündürecek kadar belirgin bir başlangıç ve bir daha hiç dinmeyecek olan bir rüzgârla.
Şair Eşref’in ve Neyzen Tevfik’in Can Yücel üstündeki etkileri açısından, baba Hasan Âli Yücel’in 1953 tarihli, Neyzen Tevfik konulu yazısı da dikkate alınmalı (yazı için, bkz. Alpay Kabacalı, ''Neyzen Tevfik'', Özgür Yayın Dağıtım, 2. baskı, 1990, s. 60). Şiirinden okuduğumuz üzere babasıyla hatırı sayılır bir duygusal ilişkisi olan Can Yücel’in bu yazıdaki Neyzen Tevfik yüceltmesinden (''kendini hiçbir kudrete teslim etmemiştir'') etkilenmemiş olduğunu düşünmek zor.

    Lanetli sözler
İmgenin sarsıntılı oluşuna katkıda bulunan en sivri örneklerden biri, belki de en sivrisi, ''Otuzbirinci Nesil'' şiirindeki lanetli bir söz, ''ırzına geçmek'' sözü:
''Sırf aynı şehirde yaşıyoruz diye
Yakışır mı onca sokağın ırzına geçmek
Hem ne akla uydum da yazdım o mektubu
Hadi yazdım neyse, ne bok** yemeye yolladım! ''
Buradaki asıl irkilticilik, özeleştiri tonunda da olsa ''ırzına geçmek'' fiilinin kullanılışındaki rahatlıkta yatıyor. Gerçi, ''ırzına geçmek'' fiilinin erkek dilinde düşük dozlarda bir olumsuzlamayla ya da olumsuzlanmaksızın yer bulabildiğini, hatta, düzanlamıyla kullanırken ''zorla'' sıfatını ekleme gereğini duyanlar olduğunu biliyoruz. Yine de, çoğunluk için fiilin her tür kullanımının irkiltici olmasını dileyelim ve soralım: Neden yazılır bu tür lanetli sözler? Nâzım’da ''kim girerse araya / çizmelerimizle altı aylık bir çocuk kafası gibi ezeceğiz!!!'' ve ''çocuklarımızın başlarıyla kıracağız / karanlık camlarını!...'' dizeleri, İsmet Özel’in 2004 tarihli bir şiirinde ''tecavüz''le ''tad''ın bir araya gelmesi (''Ondan aldıkları komutla / Tecavüz tadı yaydılar ortalığa''), Can Yücel’de yukarıdaki ''ırzına geçmek''... Başka her şairde kolayca ahlak sansürüne uğrayacak, yerini başka bir anlatıma bırakacak olan bu sözler neden yazılır? Kullandıkları her sözcüğün herkesten fazla farkında olan bu büyük şairler tarafından?
Bir olasılık ya da bir yorum, bu sözlerin şiire olan sınırsız teslimiyetten ötürü yazılmış olmasıdır. Şairin bir meczup gibi, hemcinslerinin ruhundan atılamayan bir pisliği dile dökme yükünü üstlenmesi, bu anlamda bir tür kurban rolünü seçmesi.

    Lorca’yla ruh kardeşliği
Bu varsayım Can Yücel’le ilgili olarak şairin argoculuğundaki, daha doğrusu sokak dilindeki başlıca iki yönsemeden biriyle bağlantılı görünüyor. Onun sokak dilinde, verili toplumsallıkla mesafe almanın (toplumsal yergiciliğin) yanı sıra, bu açıdan ortaklaştığı Şair Eşref’te de belirtileri görülen bir tür doğalcılık anlayışı ile, ruh-beden, ben-başkası, ben-doğa bütünlüğüne verilen önem de rol oynuyor. Bütün varlığıyla ya da varlığın bütünlüğü içinde yaşamak arzusu, yalnızca dış dünyayı değil, bedeni ve iç dünyayı da kapsıyor sonuçta. Bir tür müminlik, içi dışı bir olmak, olduğu gibi görünmek, ruhun kirlerini saklamamak arzusu, giderek ilkesi. Bu ilkeyle ''bilinç akışı''na yaklaşan bir anlatım ve Lorca’yla ruh kardeşliğine işaret, çok erken bir ''ben'' yadırgısı: ''Bir tuhaf âdem olduğumu Can adında '' (''Kayıp Çocuk'' şiiri / ''Yazma''). Lanetli ''ben''in sezgisiyle. ''Lanetli o’nun'' demek daha doğru olacak belki; şaire bakarak değil de şairin açısından bakarak konuşulduğunda bile. Şair de ''Kötü kişi oldum kendimle / Kendimden özür dilemeliyim'' diyor çünkü: Kendi=o.

    Eril erotizm
Arınma diyeceğim ama, bu nokta pek açık değil, çünkü şairin kullandığı sokak dilinin bir bölümünde, bir üsteleme, daha doğrusu ikinci yönsemesi dediğim özellik olarak, kullandığı erkek dilinden hoşnutluk seziliyor. Şiirinin pek çok yerinde tadını çıkardığı eril erotizmden de, özel bir hoşnutluk sezilmeyen, cinsellik dışı, yergi / taşlama içerikli (''godoş'' örneğindeki gibi) argo kullanımından da farklı, cinsiyetçi bir yönsemeden söz ediyorum burada. Örneğin, ''Seke Seke'' kitabının ''Önsöz'' adlı ilk şiirinde ya da bu kitaba aldığı ''Küçük İskender'' adlı şiirinde gayet belirgin olan bir yönseme bu: Derin yapıda, diğer toplumsal cinsiyetlerin ve yönelimlerin karşısında üstün tutulan, alışkanlıkla, yeniden ve yeniden üretilerek üstün tutulan erkeklik. Tıpkı sanat dışı yaşamdaki gibi.

    Amadeusvari bir bereket
Sosyalist ahlakçılar Can Yücel’in sosyalist ahlaka lümpenlik bulaştıran şair olup olmadığını düşünedursun, bu şiir bütününün devrimci yönlerinden biri, parti dilini de kapsayan bir ortalama dili taşlamasında yatıyor; yerdiği kişinin, olgunun ya da kurumun yanı sıra, uzlaşımsal dili de taşlıyor ve böylece o dili ayraç içine alıyor şair. Uzlaşımsal yaşamdan, dolayısıyla dilden dışlanmış olan bedensel, doğal, cinsel, ruhsal, toplumsal varlıkları, yaşantıları, dildeki en ilkel ve ilksel temsilcileriyle şiirine katıyor.
Can Yücel dilinin devrimci olmayan yönü ise erkeğin üstünlüğü varsayımına dayalı sözcükleri hoşnutlukla kullanabilmesinde yatıyor. Bir yanda taze, Türkçeyi Amadeusvari bir bereket içinde kullanarak tabu kıran bir dilin devrimciliği, diğer yanda saldırganca ve ''baba adam'' da içinde olmak üzere erkeklik hiyerarşisini ve ideolojisini yeniden üreten söylem öğeleri. Can Yücel’in bu boyuttaki devrimciliği, cinsiyetçiliğin üstesinden gelebilmiş değil. Bir karşı çıkış var bu ayrımcılığa, ama söylemde değil, sözde. (Bkz. ''Seke Seke'' adlı kitabındaki ''Kadın Olaydım'' şiiri.) Sokak çerçevesindeki baba dili, argo, bu açıdan bakınca, her zaman Hulki Aktunç’un deyişiyle ''dilin yeraltı'' değil; yerleşik yerüstü ideolojisini yerin altından temeller gibi destekleyen bir yönü de var bu dilin.
Can Yücel, biraz da Zeus: Bütün duygusu, pervasızlığı, yerine göre kaçak güreşen o erillik fazlası, erotizmi, sevecenlik dolu gür duyguları, çocuksu yüzeysellikleri ve ruhunun, pardon şiirinin, toplumsallığına karşın ısrarla kara kalan bölgeleriyle.
Bu savruk görünümlü büyük söz ustası, şiirlerini dönem dönem pek az ayıklıyor. Doğalcı-bedenci-bütüncü tavrın giderek karşışiir dolaylarında gezinmesi gibi bir yön de var belki bu süreçte.
* Orhan Velivari Garipçilik: ''Sizlere ömür Üsküdarlı / Saatin altında bekler dururken / Kundurası boyalı'' (''Sizlere Ömür'' şiiri, Yazma). Buna Özdemir Asaf ve Metin Eloğlu’yla yakınlaştığı şakacılık da eklenebilir.
** ''B.k'' sözcüğünü Can Yücel gibi Şair Eşref de seviyor:
''Gerçi ben bîtarafım sorsalar,
ammâ ki
Bizde şimdi yeniler eskilerden b.ktur.''
(Alpay Kabacalı, ''Şair Eşref'', Özgür Yayın Dağıtım, 1988, s. 154)

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





Marka Kadınlar

Kadınlar, iş dünyasındaki erkek egemenliğini ve toplumsal engelleri nasıl aşarak başarıya ulaştılar? Yöneticisi oldukları firmayı başarılı birer marka haline getirmek için neler yaptılar? Kadınların yükselen sesi, Gazeteci Eylem Türk'ün kaleme aldığı "Marka Kadınlar" kitabında daha da güçlü yankılanıyor...
Türk, kısa bir süre önce yayınlanan "Nasıl Marka Oldular" kitabının ardından, şimdi de iş dünyasındaki kadın patronların başarı öyküleri ile tanıştırıyor bizleri...
"Marka Kadınlar" kitabının kahramanları, yöneticisi ya da patronu olduğu firmayı 'başarılı birer marka' haline getiren kadınlardan oluşuyor.
Kitapta kadınların kariyerlerini adım adım hangi şekilde kurguladıklarına, hedeflerine ulaşırken önlerine konulan engelleri nasıl birer birer aştıklarına ilişkin çok önemli ipuçları yer alıyor...
Hiçbir ideolojinin etkisinde kalmadan kendilerine dayatılan geleneksel rolleri reddeden, toplumsal engellerle savaşan, sezgisel yetenekleri, duygusal zekaları, enerjileri, dayanıklılıkları ile iş dünyasında başarıdan başarıya koşan kadınların öyküleri bu kitapta bir araya geliyor...
Gazeteci Eylem Türk'ün kadın patronlarla yaptığı röportajlarla hayat bulan çalışmada, oldukça ilginç gerçek yaşam öyküleri göze çarpıyor...
Bu öykülerin sahipleri şöyle: Canan Ediboğlu, Nurdan Tümbek, Işık Keçeci Aşur, Nur Ger, Nurten Öztürk, Melda Kamhi, Nihal Doğruöz, Ayça Dinçkök, Sibel Zorlu, Gülay Kanatlı, Zeynep Bodur Okyay, Ayşegül Yürekli Şengör, Judith Galiana, Meral Gezgin Eriş - Banu Gezgin Özay, Reyhan Çakoğlu, Ayşen, Aylin, Damla Hacaloğlu, Sema Özcan Sarıgül, Serap Atan, Emine Kamışlı, Feryal Menemenli, Ayşe Cevahir, Nur Akgerman, Nesteren Davutoğlu, Mehpare Bozyiğit, Ayşe Zamanpur, Melek Bar Elmas ve Hayriye Ersoy.
Kadınların gücüne, yine bir kadının kaleminden tanıklık etmek isteyenler, bu kitaptan büyük keyif alacak!..

Arka kapak
Kadınlarımız evlerinin dışında üretime başladı. Bunu yapanların sayısı da giderek artıyor.
Evin dışındaki üretim, mal üretimi oluyor, hizmet üretimi oluyor.
Bugüne kadar sadece "işadamları" ndan söz edilirdi. Günümüzde artık "iş kadınları" mız da var.
Eylem Türk, iş kadınlarımızın başarı öykülerini derledi. Bu öyküler bir yanda Türkiye'de olan bitenin öğrenilmesine imkan veriyor, öte yanda daha başka kadınlarımıza "davetiye çıkarıyor". Örnek teşkil ediyor.
Başarılı iş kadınlarımızın, benzer işleri yapan iş adamları ile aynı pistte yarıştıklarını ve de bu yarışta aynı başarıyı yakaladıklarını görmek ülkenin geleceği bakımından çok önemli.
İyi anne, iyi ev kadını olmaktan başka şey düşünmeyen kadınlarımızın şimdilerde iyi anne ve iyi ev kadını olmanın yanında iyi ve başarılı işler yapma çabaları alkışlanacak bir gelişmedir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde değil, sanayileşmiş Batı ülkelerinde bile "müteşebbis" iş kadını sayısı sınırlıdır.
Dikkati çekecek kadar çok sayıda "müteşebbis" iş kadınımız var. Bunu görmek, bunun mutluluğunu paylaşmak gerekir.
Eylem Türk'ün çalışan kadınların başarı öykülerini derlediği bu kitap Türkiye'deki güzel gelişmelerin duyulmasına imkan verecek.

Satın almak için tıklayınız

Prof. Dr. T. Güngör Uras
Marmara Üniversitesi
İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi


EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
GEÇ KALMIŞ ÖLÜ

Korkacak bir şey yok hesap tamam
Sıram geldi mi hatta güleceğim
Kendimi hazırladım biliyorum
Önce turgut arkasından ömer haybo
Daha sonra varujan sonra nureddin
Sonra ben değilsem demokrat toni
Sonra o değilse mutlaka benim
Kendimi hazırladım biliyorum

Aysel'in gölgesine saklandım
Hep susamışım su içiyorum
Attila İlhan




Romana övgü ''Lolita'' 50 yaşında  Söyleşi  Yeni Kitaplar Portre