Ölümünün 15. yıldönümünde, yakın dostu Ferit Edgü’nün kaleminden Onat Kutlar...
FERİT EDGÜ
ONAT’I, ikimizin aynı yıl (1954), ayrı bölümlerde okuduğumuz (ben resim, o mimarlık) Fındıklı’daki Akademi’nin bahçesinde, rıhtımında, kantininde değil de, tuhaf, Hukuk Fakültesi’nin kantininde, Kumkapı’daki bir yaz kahvesinde görüyorum. Demir’le, Adnan Özyalçıner’le, Doğan Hızlan’la.
Onat’ı, doğru dürüst İstanbul’da değil de, tuhaf, Paris’te görüyorum. Paris’te Café Select’te görüyorum. Öğrenci lokantasında. Ve tabii Rue d’Ulm’deki sinematekte.
Onat’ı, Paris’te gündüz gece görüyorum. Demir’le, Güner’le, Hüseyin’le, Selim’le, Mübin’le, Hakkı’yla özellikle de Kuzgun’la. ''Paris Şenliktir''i yaşadığımızı görüyorum. Onat’ı, cafe’lerde, yollarda, parklarda, bizim evde, dünyadan, yazından, sanattan söz ederken görüyorum. Handiyse tam takım Paris’te olduğumuzu görüyorum. Yazını da, sanatı da değiştirmeye kendimizi aday gördüğümüzü görüyorum.
Değişim rüzgârlarının estiğini görüyorum. Hepimiz görüyoruz. Tüm varlığımızı bu rüzgâra armağan etmeye hazır olduğumuzu görüyorum. Onat’ın, Türkiye’ye dönmeyi değil, Hindistan’a gitmek istediğini görüyorum. Politika hepimizi yakından, çok yakından ilgilendiriyor ama günlük politika değil, derin politika; bunu görüyorum.
Onat’ın bu düzene karşı duyduğu tüm ilgiye karşın elinde yoga kitaplarıyla dolaştığını görüyorum. Birbirimize, ''Araya araya, bakalım nereye varacağız?'' gibi sorular sorduğumuzu görüyorum, ben zilzurna, o hep ayıkken.
Onat’ın birden âşık olduğunu görüyorum. Onat’ın ilk kez sarhoş olduğunu görüyorum.
Onat’ın Parisli Türk ressamlar arasında en çok Selim’e, dervişliğe, sanatının dışındaki her şeye ilgisizliğine, handiyse mistisizme ilgi duyduğunu görüyorum.
Montparnasse geceleri
Kuzgun, ben ve Onat’ın kimi günler Henri Langlois’nun sinemateğinde aralıksız üç film seyrettiğimizi görüyorum. Üçümüzün gönlünde yatan aslanın sinema olduğunu görüyorum. Montparnasse gecelerinde, filmler kopmadan önce, Türkiye’de neler yapmamız gerektiğini tartıştığımızı, her kafadan bir ses çıktığını, ama her zaman ‘konuyu’ Onat’ın derleyip toparladığını, o tok ama hiç yükseltmediği sesiyle uzlaşmayı sağlayanın o olduğunu görüyorum.
Şaşkınlıkla, benim gibi ‘mektupçu’ birinin Onat’la hemen hiç mektuplaşmadığımızı görüyorum. (Gene de yıllar sonra, İstanbul-Paris-İstanbul arasında, Onat, İstanbul’da Sinematek’in kuruluş çalışmaları içindeyken ben Paris’te Langlois ile görüşüp Onat’a yazdığımı ve Onat’la arkadaşlarının ilk ve son Türk sinemateğini gerçekleştirdiklerini görüyorum.) Bu arada ya da bundan önce Sevil Yayınevi’nin, Güzin’den bir çağdaş Türk öyküleri güldestesi istediğini, ilk raporu Güzin’in isteği üzerine birlikte hazırladığımızı, seçip özetlediğimiz öyküler arasında, yayınevinin ilgisini, en çok Onat’ın öykülerinin çektiğini görüyorum. Onat’a bir öneride bulunduklarını ama bunun (çok sayıda yapıtı olmadığı için) sonuca ulaşmadığını görüyorum.
Ben Türkiye’ye dönüyorum (1964) ve yedek subay olarak Hakkâri’ye gönderildiğimi görüyorum. Onat, aynı görevi Bandırma yakınlarında yaptığı için onu göremiyorum.
Güleryüzle savaşmak
Yıllar sonra (1982) Onat’la Hakkâri’de buluştuğumuzu görüyorum.
Evet, Kanlıca’daki yalıda, Onat, ben, Tezer, Erden oturmuşuz, geceler boyunca, adı ''O'' olan bir romandan doğacak olan ''Hakkâri’de Bir Mevsim''i konuştuğumuzu görüyorum.
Filmin her aşamasında Onat’ı görüyorum. Onun özverisini görüyorum. En küçük ayrıntıyı nasıl önemsediğini görüyorum. Filmin Berlin’deki başarısından sonra sanki bu başarıda payı yokmuş gibi davrandığını görüyorum. Bir gün kolunun altında 1950’lerden hepimizin dostu Acem Celal Hosrovşahi ile yaptıkları Furuğ çevirisiyle çıkageldiğini, çok geçmeden Ada Yayınları’nda ''Sonsuz Günbatımı''nı yayımladığını görüyorum.
Ondan önce ya da sonra (anımsamıyorum) kendi şiirlerini (''Unutulmuş Kent'') yayımlamadan önce, kendisinden bir öykü kitabı beklediğimi, dergilerde yayımladığı üç öyküye üç öykü daha eklemesinin yeterli olacağını söylediğimi, onun da bu sözü verdiğini görüyorum.
Yaşamın, hepimiz gibi, Onat’ı da oradan oraya çaldığını, kaçınılmaz geçim derdinin gelip çattığını, bunu, çok şükür dert etmediğini, güleryüzle savaştığını görüyorum.
Bu dönemde, sık sık, birbirimize okuduğumuz kitaplardan, izlediğimiz filmlerden, gördüğümüz resimlerden söz ettiğimizi görüyorum. İkimizin de tutkusu Yunus Emre’yle ilgili ortak bir senaryo geliştirmeye çalıştığımızı görüyorum.
Bunu, bir Sait Faik filmi tasarısının izlediğini görüyorum.
İkisinin de sonuçlanmadığını, buna ikimizin de hayıflandığını görüyorum.
Olmaz olası terör
Günlerin, gecelerin geçtiğini, onun Cumhuriyet’te sözcüklerle olağanüstü portreler çizdiğini görüyorum.
Sonra, bir gün, bir akşam telefonun çaldığını, o korkunç, inanılmaz haberin geldiğini görüyor ama koştuğum hastanede, eşini, kardeşini, dostlarını görüp, onu göremiyorum.
Onunla kırk yıl boyunca birbirimize hiç küsmediğimizi, en küçük bir kırgınlığın dostluğumuzun üzerine gölge düşürmediğini görüyorum.
Elimin, zaman zaman evde ya da işyerinde, telefona uzandığını, ahizeyi kaldırıp numarayı çevirdiğimde onun sesini duyacağımı sanıyor, bunun gerçek değil, gerçeğin o korkunç öte yüzü olduğunu görüyorum.
Ölümünden sonra onu düşlerimde görüyorum. Hem de çok sık görüyorum. Sanki düşlerde hasret gideriyoruz.
Olmaz olası terör. Onun dediği gibi, ''Kazanan tarafı olmayan terör.''
Bir kez daha sözcüklerin yetmediğini görüyorum, işte.