Kötülük üzerine bir deneme
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...


Nedir ''kötülük''? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, iyiliğin karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, altedilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?

ENİS BATUR
ahmetenisbatur@yahoo.com


GUSTAW HERLING’in ''Karanlıklar Üzerine Çeşitlemeler'' başlığı altında topladığı, birbirilerini bütünleyen üç son dönem öyküsünü yayımlarken, Edith de la Héronniére ile gerçekleştirdiği (1997) ''Kötülük üzerine Söyleşi''yi kitabına eklemiş olması ne denli doğru bir karar, tartışılır: Ana izleğini kurcalarken gereğinden fazla, bana kalırsa çok fazla ışık düşürüyor öykülerine; böylelikle de, düz okura yardımcı oluyor belki ama yazın okuru’nu rahatsız ediyor. Kendi payıma, yazarın yapıtını bunca ‘açıklama’ gereksinmesi duymasını yadırgamanın da ötesinde, itici bulduğumu söylemeliyim.
Öte yandan, yazarın söyleşiler yaparak, üst-metinler kurarak yapıtına açılımlar getirme yolunu seçmesine en son karşı çıkacak kişi ben olurum herhalde; burada tepki verdiğim metinle üstmetinin yapıtın içinde eritileceğine, aynı kitabın bünyesinde, peşpeşe yer almaları: Bu söyleşi bu kitapta olmamalıydı demek istiyorum ya da, kimbilir, bu söyleşi böyle yapılmamalıydı: Açılım getirmek, uzantı sağlamak başka, açıklamak bambaşka. Ola ki iyi bir söyleşi partöneri değildi Herling, konuşurken kendisini tutamıyordu; günlüklerinde onca susan, yazan öznenin özel boyutunu sakınmayı yetkin bir üslûpla başaran bir yazarla karşı karşıya gelmek bu varsayımımı güçlendiriyor: ''Kötülük Üzerine Söyleşi'', yazı adamının ne kadar güçlü bir ayıklayıcı, söz adamının ne kadar zaaflarını açığa vurucu olduğunu kanıtlıyor; öykülerinde basmakalıba yüz sürmeyen kişiyle sık sık basmakalıbın tuzağına düşen konuşmacı sonuçta ''Karanlıklar Üzerine Çeşitlemeler''i yaralıyor.

    Gerçekçiliğin bağışlayıcılığı
''Don Ildebrando'', ''Ölmüş Bir Rahibe Üzerine Monolog'', ''Beata, Santa''; üç öykünün de ana izleği ''kötülük''. Bunun etrafında, bâtıldan gerçekötesine uzanan tamamlayıcı öğeler egemen. Yıllarca Napoli’de, güneyin ağır geleneklerinin içinde yaşamış olmasından mı, yakınlık duyduğu Buzzati ya da Sciascia gibi İtalyan yazarlarının etkisinden mi, Latin folkloru enikonu büyülemiş Slav yazarını. Öykülerine sinen boyutuyla bu ilgi oldukça dengeli; ondan ötesine geçildiğinde yer yer yadırgatıcı inanış izleri beliriyor Herling’in sözlerinde: Sözgelimi Mario Praz’ın kemgöz olduğuna ilişkin söylentilere hak verir bir edâ taşıması açıkçası beni irkiltti.
İster istemez, öykülerindeki denge konusunda yeniden düşünmek zorunda kalıyorum. Kötünün, kötülüğün tezahür edişine, ete kemiğe bürünüşüne ilişkin seçimlerinde doğaüstü düzlemin belirişi sözgelimi: Burada denge bozulmuyor mu bir parça? Doğaüstünün kullanımında sınır tayin etmek bir yazarın en zorlu sınavlarından biridir: Poe’nun, Borges’in, Buzzati ya da Sciascia’nın güçleri, inanırlık andını hiçbir biçimde ihlâl etmeyen yaklaşım ve buluşlarından gelir. Fantastik ögeye, doğaüstünün periferisine, akıldışının coğrafyasına hepten kapalı olunmasını salık verecek değilim bu bağlamda, Pauwels’in dediği gibi, bilimsel önyargılara da kayıtsız koşulsuz bağlanılmasını doğru bulmuyorum. Gene de günümüzde, bir hekimin ölüm haliyle kataleptik uykuyu biribirine karıştırması bana çok inandırıcı gelmiyor örneğin, hadi duvar resminden aşağı inen figürü bir sanrı sayalım, bu tür örneklerde gerçekçilik gerçeğin ta kendisinden daha bağlayıcı görünüyor bana, yazın alanında yoksa hayatın inanılmaz olaylarla dolu olduğu doğrudur; gazetelerden binlerce ‘inanılması güç olay’ haberi derleyen Charles Fort’un çabasını anımsayalım: Bu olağanüstü bütünlük, yorumlamaya kalkışıldığı an deli saçmasının eşiğine varmıştır.

    Nietzsche’nin mührü
''Kötülük'', Bataille’ın da gözde alanlarından biriydi. Ne var ki, onun bu kavramı ele alışıyla Herling’in bakışaçısı arasında, Bronte üzerine denemesi bir yana, pek ortaklık kurmak olası değildir. Bataille, insanlık tarihinin en ibliscil figürlerinden biri olarak karşımıza çıkan Gilles de Rais’nin kötülüğü önünde bile büyülenir: Orada, çocuktaki masum ama sınırsız olabilen fenanın bir benzerini bulmuştur. Şüphesiz Bataille’da, ‘iyinin ve kötünün ötesi’ne geçen Nietzsche’nin mührü apaçık görülür, Hıristiyan aktöresinin ötesinde eldeğmemiş bir ahlâk tanımı arayışından birebir etkiler devşirmiştir.
Herling’in ''kötülük'' karşısındaki konumu çiftyanlı bir görünüm arzediyor. Kilise’nin iyi ile kötü’yü sırt sırta, biribirilerine bağımlı sayan yaklaşımını benimsemiyor ama, Hıristiyanca bir ''kötülük'' tanımından da hepten vazgeçmiyor. Egemen anlayıştan ayrıldığı ana nokta, kötülüğün birbaşına, karşıt kutbundan bütün bütüne bağımsız biçimde varlığını sürdürdüğüne, hattâ pekiştirdiğine inanç duyması.
XX. yüzyılın seyrine, XXI. yüzyılın ilk yıllarında Dünya’ya bakarak, Herling’in büyük, kolektif ''kötülük''ler hakkındaki saptamaları olsa olsa doğrulanabilir. Her okur, çevresinden eksik olmayan küçük, bireysel ''kötülük''leri gözünün önüne getirerek o düzlemde de hak verebilir yazara. Sorunsa, sorun bir adım ötede, kesin yanıtlarından yoksun olduğumuz, gene de herkesin, hepimizin yanıt arayışından vazgeçemediği, tek kafalı çok kollu bacaklı, çok kafalı tek gövdeli sorularla yüzyüze duruşumuzdan doğuyor: Nedir ''kötülük''? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, iyiliğin karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, altedilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?

    Ete kemiğe bürünme gücü
Herling’in kahramanlarının, sonuçta yenilseler de, olağanüstü bir savaşım verdiklerini görüyoruz. Kötülüğün yenilmezliğini, buna karşın başa çıkılmaya çalışılması gerekirliğini vurguluyor yazar. Kimisinin elinde değil: Çünkü ele geçirilmiş, Herling’e göre. Bataille’ı büyüleyen, Herling’i yılgıya düşüren Kötü’nün ete kemiğe bürünme gücü, kararlılığı. Don Ildebrando’ya kötülüğün handiyse genetik transferle geçişini aktarıyor öyküsünde ya, de la Héronniére’le söyleşisinde buna gerçekten inandığını görüyoruz. Ele geçirilme, zaptedilme, denetim altına alınma: İblis’in, cinlerin ifritlerin genellikle başarılı olduklarını düşünüyor Herling.
Aynı söyleşide, Jeremias Gotthelf’in ''Siyah Örümcek''inden (''Kara Büyü'' diye de çevrilebilir o başlık) söz ediyor: Tanrısından el alarak, siyah örümcekleri hasımlarını öldürmekte kullanan (bir) iblisin öyküsü. Bu gönderme ilgimi çekti; Thomas Mann da, hem de ''Doktor Faustus’un Günlüğü''’nde, evrensel edebiyatın en hayranlık duyduğu örneği saydığı bu anlatıya değinir. Öylesine bir seçim değildir Gotthelf’in kitabı: ''Okumalarım, üzerinde çalıştığım konunun az ya da çok yakınında gerçekleşiyor'' sözüyle Doktor Faustus’a, ''şeytanla anlaşma''ya işaret eder.
Herling’in ''kötülük'' üzerinden İblis’e uzanış biçimi, ister istemez Faustus’lara ve Doktor Faustus’a, Thomas Mann’ın Nazizmin yükselişine koşut biçimde Almanların daimon ile aynı masaya oturuşlarını simgelediği büyük romanına götürdü beni. Günlüğünde, 22 Kasım 1988’de, hem Mann’ın romanına hem de Jaspers’in ''Alman Suçluluğu'' (1946) başlıklı temel kitabına değiniyor Herling. Bir yıl sonra, 25 Ekim 1989 günü, bu kez de Hannah Arendt’in Eichmann Kudüste ’sine uzanıyor. Arendt’in o kitabında odağa aldığı ''kötülüğün sıradanlığı'' kavramına çok yüklenen olmuş; Herling, 1953’te yazdığı bir yazıyla güçlü bir destek vermiş Arendt’e (ne yazık ki bu yazıya ulaşamadım), de la Héronniére’le 34 yıl sonra yaptığı söyleşide bir kez daha dönüyor konuya.

    Kötülüğün sıradanlığı
''Kötülüğün sıradanlığı'' kavramı besbelli yanlış anlaşılmış o dönemde. Arendt de, onu bu bağlamda onaylayan Herling de, sanıldığından çok daha ağır bir yorum getiriyorlar: Daimon toynaklı, boynuzlu, çatal kuyruklu bir doğaüstü yaratığın Eichmann’a, Goebbels’e ya da Hitler’e sızmış halinden ibaret değil onların gözünde: Herkesin, hepimizin etrafında kol geziyor İblis: Kötü, birbaşına yaşama hakkını insan üzerinden elde etmiş durumda, ''suçlu Almanlar''ın yerini başkalarının alması, bizim almamız an meselesi; tek, uygun koşullar oluşsun.
Herling’in asıl tasası başka ama: Yenilmez bir ısrarla, her kitabında, Sovyet Cehennemi’nde, sosyalist düzenlerde İblis’e faturasını çıkarmanın peşine düşüyor. Kendi deneyimleri bir yana, en güçlü dayanağını Bulgakov-Şalomov ikilisinden aldığı göze çarpıyor. İtiraf etmek gerekirse, bu ısrarı değil de, başkalarının ısrarlarına katlanamaması okur kimliğimle beni tedirgin ediyor: Kundera’ya neredeyse kin kusuşu (Havel’i bütünüyle haklı bularak), Lanzmann’ı (Polonyalıların ''payı'' üzerinde yoğunlaşma biçimi nedeniyle) neredeyse aşağılamaya yönelmesi, bana kalırsa duygusal ve tartımsız çıkışlar. Oysa, Lanzmann’ın yaklaşımını farklı okumak eldedir: Shoah’yı ''Alman Suçluluğu''na kilitlemeyi, bir adım ötesine geçmemeyi başaracak ölçüde inatçı bir kişiliği olmasına karşın, ''Polonyalı Suçluluğu''na da sıçramak gerektiğini vurgulamıyor muydu? Ola ki Napolili Polonyalıyı öfkelendiren işin bu boyutuydu oysa, İblis’in ulus tanımadığını, ayırmadığını en iyi bilenlerden biriydi.

    İblis’in vazgeçilmezliği
İblis’le anlaşma konusuna dönmek istiyorum. Herling, Stalin karşısında büyülenenleri, ‘gereğinden uzun’ bir süre SSCB’de olup bitenleri görmezlikten gelenleri kabullenmekte güçlük çekenlerin başında geliyor. Almanya’da yaşananların, seçkinlerin ve kitlelerin saltık bağlanışının açıklamasını yapmakta, bir noktadan sonra yaşanan tıkanış ortadadır, öte yanda. Jaspers’in ''bütün Almanların suçluluğu''na parmak bastığı anda, karşı cephede ''herkes suçludur, herkes günahkâr'' mantığının ağır basabilmesi üzerinde durmak gerekir: İlk günâh(lar)ı çıkış noktasına alan, İnsan’ı doğası gereği İblis’le anlaşmaya yatkın gören bir ''kötülük'' yorumu, ister istemez. Tektanrılı dinlerde Şeytan figürünün taşıdığı anlam boyutuna yaklaşıyor. Orada, her şeye karşın , İblis’in vazgeçilmezliğinin vurgulandığını, zaman zaman da (Hallac-ı Mansur örneğindeki gibi) alabildiğine farklı bir bakış açısıyla sahiplenildiğini görüyoruz.
Bu dünyaya, bu yaşama kötülüğün bütün bütüne egemen olmaması için tek çıkar yol iyiliğin, ötedünyaya, öteki yaşama geçişin anahtarı olarak gösterilmesiydi. İnsanın özüne ilişkin umutsuzluğunu besleyen, pekiştiren kötü’yü yenenlerin iyi’ler olmadığını öğrenmesidir. Her şey gelir güce dayanır. Kötü’ye gücünden dolayı tapılır. Gücü kendinde toplayan iyi bir çırpıda kötü’ye dönüşecektir. Tam bu noktada, ''Siyah Üçgen''de Malraux’nun Goya’ya eğilişi aklıma geliyor: ''Bir agnostik için, daimon’un olası tanımlarından birisi, İnsan’da onu yok etmeye yöneltendir''.
Edebiyat, bütün bunlar üzerinde düşünmemizi de sağlıyor ki, bana kalırsa, bu, aslında hiçbir şey değildir.

 

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





KUZEY YANIM AYAZIM

Gazeteci Fügen Ünal Şen, 4 yıl üzerinde çalıştığı, 'Kuzey Yanım Ayazım' adlı kitabıyla yakın tarihimizin satır aralarında kalmış olaylarını, Kız Kulesi'nin tanıklığıyla bizlere sunuyor...

Yasemin KAPTANBAŞ / Milliyet İnternet

Aktif gazetecilik yıllarında böyle bir kitabın kafasında şekillendiğini söyleyen Fügen Ünal Şen, ara verdiği bir dönemde bu kez kitap için kalemine sarılmış. 50 yıllık gazete arşivlerini tararken, güncel olayların yansımaları kitabın bel kemiğini oluşturmuş. Örneğin 1960 ihtilalinde yaşanan ve bir çok kitapta ele alınan olaylar yerine, insan hikayelerine yer verilmiş. Ya da ekonomik sıkıntının yaşandığı karneli dönemde, sanat dünyasında olup bitenler göz ardı edilmemiş.
Buradan Fügen Ünal Şen'in, 50 yıl biriken haberleri gazeteci kimliğiyle süzüp, içinde siyaset, sanat, ekonomi, yaşam, magazin olan 50 yıllık bir gazete sunduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.
Tarihsel gelişim yazı dilinde de etkisini göstermiş. Kitabı günümüz Türkçesi'yle yazmanın o dönemi iyi anlatamayacağını düşünen Şen, 1950 yılının Türkçesiyle anlatımına başlamış ve yıllar geçtikçe dildeki değişimi yansıtmayı başarmış. Kitabı okurken "vay be", "sahi bu da olmuştu", "evet bunu hatırlıyorum", "bu kadarına pes" dedirtecek, yaşanmış bir çok öyküyle, olayla karşılaşacaksınız. Hayatı 1950'lerin başından alıp, 2000 yılına kadar getirirken, dildeki, modadaki, yaşamdaki değişimin de farkına varacaksınız.
Kimi zaman günün modasıyla, en çok dinlenen şarkılarıyla ilgili fikir sahibi olacak, kimi zaman da bir cümle ile geçiştirilen hayat hikayelerini bulacaksınız. Ve bütün bunları Kız Kulesi'nin ağzından dinleyeceksiniz...

60 ihtilali sonrası idamlar gerçekleştirildikten sonra Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın hüküm özetlerinin evlerinin kapısına asıldığını okuyup kendinizi ailelerinin yerine koyduğunuzda acıyı hissederken, Sezen Aksu'nun genç bir sanatçı adayıyken gördüğü rüyanın hayatını nasıl değiştirdiğine şaşıracak, kahve sıkıntısı olduğu dönemde Rodos’tan bir akrabasına mektup içinde bir pişirimlik kahve gönderen kişinin hikayesini tebessümle okuyacaksınız.

Neden 'Kuzey Yanım Ayazım'?
Gazetelerin gün gün taranmasıyla başlayan kitabın taslak sürecini Fügen Ünal Şen şöyle dile getiriyor: "Yaklaşık 200 bin gazete sayfasından günlük yaşamı cımbızla seçerek bir günlük tuttum. Kimi olayların kahramanlarıyla konuştum, benimle anılarını paylaştı. Tarih kitapları, almanaklar, ansiklopediler de büyük destekçim oldu. Yazma aşamasına geldiğimde bunları ben değil de, bütün bunları yaşayan bir tanık anlatmalı diye düşündüm. Bu tanık bütün hüznüyle, yalnızlığıyla karşımdaydı: Kız Kulesi"
Kitabın ilginç adına gelince... Orada da herkesin bilmediği bir detay ortaya konmuş. Kitabın anlatıcısı Kız Kulesi'nin giriş kapısı kuzeye, Boğaz'a dönük. Yani Yukarı Boğaz'a bakan yüzüyle yaşamı izliyor. Buradan esen sert rüzgarlar, ayaz bütün bedenini kaplıyor kulenin. Bu yüzden kendisini "Kuzey yanım, ayazım, hayata bakan yüzüm…" diye tanımlıyor Kız Kulesi.
'Kuzey Yanım Ayazım'ın bir almanak ya da tarih kitabı olmadığının altını çizen Fügen Ünal Şen, "O süreye neler sığdığını, ne kayıplar, ne anılar olduğunu anlatmak istedim. Kitap bitince elde hayat kalsın istedim" diyor.

Kız Kulesi'ne kulak verin...
İstanbul’da, ilk gecekonduyu kim, nerede yaptı? Haşereyle mücadelede İstanbullu bir saatte ne kadar sinek avladı? Dr. Kimble karısını öldürmüş müydü gerçekten, ya Dallas’ta JR’ı kim vurmuştu?

Atatürk’ün naaşı Etnografya Müzesi’nden alınıp inşaatı biten Anıtkabir’e nakledilirken, Ata’nın kız kardeşi Makbule Hanım’ın koluna girip tabuta kadar eşlik eden kimdi?

Çiçek Pasajı çöktüğünde, enkazdan ölüsü çıkarılan yaşlı kadın, hangi Osmanlı Paşası’nın inzivaya çekilmiş kızıydı?
Deniz Gezmiş Ankara’dan kaçıp Gemerek’e saklandı. Onu Gemerek’e çeken neydi? Kız Kulesi, Deniz idam edilirken neden “bırakın ölsün çocuk” diye feryat etti?

Kıbrıs’ta küçük mücahitler el fenerlerini sopaların ucuna bağlayıp hava kararınca bir tepeye doğru yürüyüşe geçtiler. Bu yürüyüşle babalarının hayatlarını nasıl kurtardılar?

Zeki Müren sahneye topuklu çizmeler ve mini etekle çıktığında çok eleştirildi. Sanatçı eleştirilere ne cevap verdi?

Kore Savaşı çok uzaktaydı. Halil Kore’deydi, Samiye İstanbul’da. Bir şehidin vasiyetiyle birbirlerini hiç görmeden nişanlandılar. Peki iki genç insan savaşın getirdiği acıların arasında yeni bir hayat kurabildiler mi?

KUZEY YANIM AYAZIM
Yazar : Fügen Ünal ŞEN
Baskı Yılı : 2005
Yayın Evi : Epsilon Yayınevi
Sayfa: 448



EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
GEÇ KALMIŞ ÖLÜ

Korkacak bir şey yok hesap tamam
Sıram geldi mi hatta güleceğim
Kendimi hazırladım biliyorum
Önce turgut arkasından ömer haybo
Daha sonra varujan sonra nureddin
Sonra ben değilsem demokrat toni
Sonra o değilse mutlaka benim
Kendimi hazırladım biliyorum

Aysel'in gölgesine saklandım
Hep susamışım su içiyorum
Attila İlhan




10 günlük kitap trafiği Kötülük üzerine deneme  Söyleşi  Yeni Kitaplar Portre