Kendi yazgısının romanı
Ahmet Altan’ın yeni romanı ''En Uzun Gece'', 1 milyon adet basılarak kitap vitrinlerinde yerini aldı.
SEMİH GÜMÜŞ
semihgumus@mynet.com
AHMET ALTAN’ın ne yazar ahlakı sorgulanabilir, ne de entelektüel kimliği. Kendinden menkul kimi entelektüellerin yanında, onun açık tutumu ve aynı çizgiyi her durumda koruyan toplumsal kişiliğinin yeri, gene de yaratıcı yazarlığından ayrı tutularak değerlendirilmiştir. Niçin onun entelektüel kimliği romancılığıyla yan yana getirilmeden alınır? Yazar ahlakıyla romanlarının yazınsal ahlakı arasında açıklık olduğuna ilişkin belirtiler nedeniyle. Gelgelelim, bu ayrımın haklılığını ilkin Ahmet Altan sorgulamadan yadsıyacak, sonra da ona karşı hep olumlu önyargılar taşıyan okurları artık bir milyon satılmaya aday romanlarını okumaktan hoşnut oldukları için eleştirileri görmezden gelecek.
Yayıncılık dünyasının bazı ilklerinde Ahmet Altan adının oluşu şaşırtıcı gelmiyor. Bir milyon satılan kitabın yazarı olmak yazarın kendi için nasıl bir duygudur, bilmiyorum ama bu sonucun edebiyat kamuoyunun ilgisinin dışında kalışını anlıyorum. Doğru dürüst kitap okunmayan bir ülkede bile bir kitabın bir milyon satılması pek çoklarına ilginç gelmiyor. Bunun katı önyargılarla ilgisi var elbette, ama o önyargıları besleyen de yazının kendi. ''Bu ilklerin altında Ahmet Altan’dan başkasının adı yazabilir miydi'' diye düşününce aklıma başka bir ad gelmiyor. Kitapları benzer özelliklere sahip yazarlar yok değil ve onlar da hayatımızı popüler kişilikler olarak tamamlıyorlar ama Ahmet Altan’ın okurun nabzını ölçen zekâsı bambaşka.
Okurun tercihi
Yeni romanı ''En Uzun Gece'', bu kez de bir başka ilke, bir basımda en çok basılan roman olma rekoruna adını yazdırdığına göre, şimdi bir süre konuşulacak, sonra Ahmet Altan’ın yeni bir romanındaki artık alışılmış konuların ve kişiliklerin tadını almak için bir köşeye atılacak. Ne yazık ki Ahmet Altan’ın romanlarının yazgısının böyle kalacağı anlaşılıyor. Okur, önceki romanlarına dönmek yerine, Ahmet Altan’ın herkesin eline düşen yeni romanını okumayı seçecek. Edebiyat kamuoyunun doğru ya da yanlış, pek çok nedenle hakkında konuşmak istemeyeceği; bazen nedense merakla beklenen eleştirinin yanaşmayacağı romanların yazarı olmak Ahmet Altan’ı ilgilendirir mi, bilmiyorum ama artık bu merakı yaşamak için de geç kalındığı görülüyor. Piyasanın düzenekleri içinde kalmak, daha önce de kimi romancılar ve bazı romanlar için konuşuldu konuşulmasına ama Ahmet Altan’ın bir milyon satılan kitaplarından sonra onların anlamı pek kalmadı. Piyasayı daha iyi taçlandıracak başka kitaplar yok artık. Bu konunun tatsızlığından bir an önce uzaklaşmak istesek, bu kez de Ahmet Altan’ın uzun zaman sonra geri dönülmeye çağıran romanlar yazmadığını söyleyeceğiz.
''En Uzun Gece'', bunun yeni örneği, ama gerçekten de tutkulu bir aşkın, ''Hayatım boyunca beni böyle seven biri oldu mu?'' duygusunun romanı mı? Sunuş böyle olunca, Ahmet Altan’ın romanlarında kendini bulan kadınların, kendileri de içindeymiş gibi özlemle yaşayacakları yeni bir hayatla karşı karşıya geldikleri belirtilmiş oluyor. Popüler hayatlar hep bu araçlarla kurulur, bunlar elbette hep böyle olur, ama konumuz da böylece, ister istemez edebiyatın dışına düşer.
Zekasını kullanan Altan
''Romancı Ahmet Altan kimdir?'' sorusuna verilecek en olumlu yanıtın şu olduğunu düşünüyorum: ''Hikâye anlatıcısı''. Onun romanlarının çok satmasının ilk nedeni iyi bir hikâye anlatıcısı olması. Okuru duygularından yakalayıp sürüklemek, nedense anladığı öne sürülen kadınları küçük düşüren hikâyeler anlatmak Ahmet Altan’ın ustalıkları, ama bunlar bir romancıyı edebiyatın değerleri içinde nitelikli yazarlar arasına sokmaya yetmiyor. Bu romanda da bu kez İspanyol Leopold’un (birbirimize benzediğimiz mi düşünülmüştür) ağzından, ''Dünyayı dolaştım, bütün kadınlara baktım... Sonunda karar verdim, sadece benim sevgilim değil hepiniz orospusunuz,'' sözleri yinelenir ki, Ahmet Altan bu tutumuyla kadınları tedirgin etmediğine göre, zekâsını kullanmaktadır.
Sonunda, elbette birkaç binlik edebiyat okuruna yazmıyor Ahmet Altan. Kitap okuru olmayan bir ülkede yüz binlerce (bir milyon) okurun ilgiyle okuyacağı romanlar yazıyor. Bu amacın yazılanların niteliğini değiştirmeyeceğini söyleyenler, edebiyatın aslında nerede, nasıl kurulduğunu düşünmüyor demektir. Ahmet Altan, kendi adına konuşanları da bir kıyıda bırakarak kim için, nasıl yazdığını bilen ve bunu kendi yolu olarak seçmiş bir romancı. Yazdıklarını kadınların tutkuyla okuyacaklarını da, kadınların tutkuyla okuyacaklarını yazmayı da biliyor.
Demek ki usta bir ‘çok satan roman yazarı’dır Ahmet Altan. Bu yüzden araya girip anlattığı mekânlar, hayatlar, kişilerle ilgili süslü betimlemeler yapar; Asurlu bilginlerden, Babilli filozoflardan, Arap atlılarından, Kürt savaşçılardan ikişer sözcükle söz açarak belirttiği Mezopotamya Ovası’nı, ''Topraktan fışkıran mercimek filizlerinin solgun yeşilliğini örten ve içinde ışıktan altın kabarcıklarının oynaştığı mavimsi bir buğunun altında, taze bir ot kokusu yayarak kıpırdanıyordu,'' sözlerindeki süslü dille romanın arka planına yerleştirir.
Okurun öğretmeni
Bunları etkileyici roman tümcelerinden sayanlar izin verirse, yazınsal dilin bu olmadığı da aynı sayfaya eklensin. Betimleyici sözcüklerin betimlenenle doğrudan ya da dolaylı ilişkisi aranır; öyle ki, imge, metafor gibi söz sanatları da bu ilintiye bağlanır. Araya aldığım tümce parçasındaki soluksuz süslemeye bakınca, okuduğumuzun yazınsal dilin uzağında, popüler dilin has bir örneği olduğu anlaşılır.
Bu yüzden, okurunun öğretmenidir Ahmet Altan. Aşkın hallerini, marazi aşkın nasıl yaşanabileceğini, aldatmayı, aldatılma duygusunu, cinselliği, cinsel sapkınlıkları, hayatın görünür yüzünün başka nasıl görünebileceğini anlatan bir öğretmen gibidir. ''En Uzun Gece''nin, Yelda ile Selim arasındaki hastalıklı aşktan sonra gelen izleği olan töre cinayetleri üstüne çözümleyici değil, öğretici bir yazarlık tutumu var romanda. Bu sorunun Yelda ile romanın öteki kişileri arasında konu edildiği yerlerde söylev biçiminde konuşmalar, öğretici tümceler baskındır. Selim’in Yelda ile, ''Bütün soruların cevapları birbirimizde, yeter ki doğru soruları sorabilecek cesareti bulalım,'' biçimindeki bilgelikler az değildir.
''En Uzun Gece''nin konusu da uygundur yazarın öğretici kimliğini öne çıkarmasına. Töre cinayetlerinin toplumbilimsel nedenlerini yerinde saptamak için Mardin’in köylerine giden uluslararası araştırma grubunun kısa süren çalışma dönemindeki tanıklıkları içinde yaşanan saplantılı bir aşk ve birbirlerini aldatan iki kişi. Uluslararası araştırma grubunda birer İspanyol, Alman, İngiliz, Fransız, İtalyan genç araştırmacı vardır, ama onlar da romanın sıradan öğeleridir, olmaları romana ayrıca katkı yapmaz. Denebilir ki, bu yabancı genç araştırmacıların oluşturduğu misyon, varlığı iyi düşünülmüş, ama iyi değerlendirilememiş bir roman gereci olarak kalmıştır. Üstelik romanın bir derin anlamla derin yapıda ilişki kurmak yerine yalnızca hikâye anlatmak gibi bir sorun çevresinde kurulduğu düşünülürse, araştırma misyonunun romana önemli bir katkısı olabilirdi.
İz bırakan ayrıntılar
Romanda iz bırakan, insanın bir kıyıya not etmek isteyeceği sözler, ayrıntılar var elbette, ''Ölüm korkusu geleceği merak etmektir'' gibi. Ne ki, iğreti sözler daha çok. Özellikle Yelda ile Selim arasında akan söz çokluğu, yer yer gerçeklikle de ilintisi zayıf, yapay, roman kişilerinin kurmaca kişiler oluşlarıyla bile doğrulanamayacak zayıflıkta olabiliyor.
A. Ömer Türkeş, ''En Uzun Gece''yi okumaya başlarken, ''Romanın ‘Kürt sorunu’ etrafında kurgulandığını'' düşünmüş. Doğrusu, ben de aynısını düşündüm. Şu var ki, Ömer Türkeş bu sorunun ''romana bir dekor olmaktan öteye gitmediğini'' düşünüyor. Bana kalırsa, Güneydoğu’nun politik gerçekliği ''En Uzun Gece''de yalnızca ‘bir dekor’ olmakla kalmamış. Sonunda dayanamayıp Yelda’nın yanına giden Selim’in nereden geldiği belirsiz bir kurşunla vurulup ölmesi; çocuk yaştaki Heja’nın ‘gerillaya yataklık’ yüzünden vurulması; çıkan çatışmalar; köy ağalarının ‘gerilladan yana olan, olmayan’ ayrımlarına göre kişilik kazanmaları; sıradışı bir teğmenin nasıl olup da orada o koşullarda yaşadığı; her şeyin biraz acı olduğu hayatlar... gibi atlanması olanaksız durumlar, ''En Uzun Gece''yi Kürt sorununu arka planına alan bir romana dönüştürüyor. Ahmet Altan’ın farklı davranması da sanırım olanaksızdı. Bölgenin gençlerinden Zerrin de töre cinayetlerine kurban giden genç kızların durumunu, ''Burada bir ölüm dengesi var. Her yerde hayatın kuralları vardır, burada ise ölümün kuralları hâkimdir,'' sözleriyle açıklar Yelda’ya.
Bu sorun çevresindeki olumlu bakış açısı ve yerinde sözleriyle Ahmet Altan’ın bir entelektüel olarak seçtiği duruş biçimi, romanına elbette yansıyacaktı. Kaldı ki, sonunda bir milyon satması amaçlanan bir roman için bulunmaz konulardır bunlar, Ahmet Altan da bu konuların bulunmaz yazarı.