"20 yıl önce olsaydı Irak Savaşı'ndaydım"

Özer Yelçe'nin kaleme aldığı, dış haberler gazeteciliğinin duayeni Milliyet gazetesi yazarı Sami Kohen'in mesleki anıları ve kimi yazılarından oluşan "Sami Kohen Dünyanın Yazısı" Doğan Kitap'tan çıktı. Kohen: "20 yıl öncesinde olsaydı Ortadoğu'daki olayların içindeydim. Kendimi yiyorum bazen 'Ah şimdi buraya gitmek vardı' diye... Ama bunların artık genç kuşak tarafından yapılması lazım"

axpaz031.jpg Bu genç ve tok sesli adımların sahibi 79 yaşındaki Sami Kohen: Dış haberler gazeteciliğinin duayeni. 1965'te hiçbir Türk gazetecisinin görüşemediği Makarios ile "kendine özel vize anlaşması yapan" Sami Kohen. 1971'de duvarlarında Mao resimlerinden başka bir şey olmayan Çin'in Tienanmen Meydanı'na, arkadaşı Altan Erbulak'ın Çevre Tiyatrosu'nda oynadığı "Yüzsüz Zühtü" oyununun afişini Erbulak'ın ricasını kırmayıp asan Sami Kohen. Hepsi bu değil tabii... Fazlası; Kohen'in mesleki anılarını, yurtdışı seyahatlerden seçtiği yazılarla iç içe anlatan Özer Yelçe imzalı "Sami Kohen Dünyanın Yazısı" adlı kitapta.Alttaki fotoğrafta gördüğünüz, 50'li yıllarda Kohen'in yolculuklarını yaptığı modeldeki uçaklardan biri. Bu uçak bugün Koç Müzesi'nde; müzelik... Ama Sami Kohen, aktif gazeteci olarak 54 yıldır olduğu gibi bugün yine Milliyet'te! Yepyeni, hiç eskimemiş. Milliyet'in ikinci katında, insanların servislere giriş yönüne ters bir konumda masam. Yıllar içinde, arkamdan gelen ayak seslerinden yanımdan kimin geçeceğini tahmin eder hale geldim. Yanıldığım oluyor tabii. Ama biri var ki, onu kimseyle karıştırmıyorum. Yere sağlam basıyor, hızlı hatta koşar adım yürüyor. Rüzgar gibi geçiyor diyebilirim. Enerjisine hayran bakakalıyorum her defasında. Herkes çocukken romantik olur. Doğaya büyük bir hayranlık duyar, olaylar karşısında tepki göstermek ister ve enteresandır bizim toplumda bunlar hep kafiyeli düşünülür. 13'ünüzde şiirle başlamışsınız yazmaya... Başta pastoral şiirlerdi. Örneğin çok şiddetli geçen bir kış vardı, karla kışla ilgili bir şiir yazıyorum; sokaklardaki fakir insanların, dilencilerin durumu o kar kıyamette... Tabii bir de benim çocukluğum savaş yıllarına denk düşüyor. Savaşla ilgili bir şiir yazıyorum hemen. Pastoral şiirler mi yazıyordunuz? Hayır. Daha çok pastoral ve toplumsal. Aşk şiirleri de var mıydı içinde? 16-17 yaşlarından sonra yoğun bir okuma merakı başladı. Özellikle sosyolojik olayların içyüzü, dünyadaki fikir akımları nelerdir; bu sorulara yanıt veren kitaplara karşı bir merak... Sonra ne oldu da, yabancı dildeki politika kitaplarıyla ilgilenmeye başladınız? Tabii... O atmosfer içinde dinlediğim konularda daha fazla derinleşme ihtiyacı duydum. Yaz tatilinde Fransız Konsolosluğu'nun kütüphanesine abone oldum. Çünkü o dönemde Türkiye'de bugünkü kadar Türkçe kitap yok. Babanız gazeteci ve evde de konuşuluyor olmalı bu konular... Nesire geçtikten sonra, madem yabancı dil de biliyorum, ben gazeteci olmak istiyorum dedim. 17-18 yaşlarında kendimi gazeteci olarak hayal ediyordum. Kendimi o zamanın önemli gazetecilerinin içinde, işte böyle şapkalı pardösülü koşuşan bir adam olarak hayal ediyordum. Amerika'da koşuşturan foto muhabirlerini görüyorum filmlerde, şapkasında "press" kartı... Bunların hepsi genç yaşta insanı etkiliyor. Gazeteci olmaya nasıl karar verdiniz? "Sonra ne oldu?"yu anlatmak Ben aslında Milliyet'i kendi yuvam gibi gördüm. Çünkü beraber çalıştığım insanlarla aynı frekanstaydık. Boş zamanlarımızda gazetede oturup sohbet etmek, tartışmak, birbirimizle matrak geçmek günlük yaşamımızın bir parçasıydı. Milliyet'e bağlılık başladı bende; yahu ben bu atmosferi başka yerde bulamam dedim. O zaman çok doğal olarak burası galiba benim son durağım demiş olabilirim. Tan, Yeni İstanbul, İstanbul Ekspres... Ve 1954'te Milliyet'e geçiyorsunuz. Kitapta diyorsunuz ki "Milliyet'te başlar başlamaz buranın son durak olduğunu hissettim". 54 yıldır da Milliyet'tesiniz. Bu nasıl bir öngörüdür? Bu kitap üç unsuru kapsıyor. Kalıcı nitelikte olan dizi yazılarım ve röportajlarım arasından Kıbrıs, Çin, Latin Amerika ya da Uzakdoğu modeli gibi konularda birer yazı seçmek, bu yazılar aracılığıyla araştırmak isteyen biri için koleksiyondaki ilgili adresi göstermiş olmak. Tadımlık olarak veriyorum yani. Bu, kitabın çıkmasındaki ikinci unsurdur aslında. Birinci unsur ise başımdan geçen mesleki olayları vermek. Mesleki bakımdan gazeteci arkadaşlara da enteresan gelebilir özellikle de gençlere. Bazı şeyleri elde etmek için ne şekilde, ne kadar mücadele edilir; vermek istediğim mesaj buydu. "Dünyanın Yazısı" nasıl oluştu? Açıkçası kendi kendimi anlatan ve öven bir duruma düşmek istemiyordum. Dolayısıyla dedim ki ben bunu beni çok iyi tanıyan birine anlatmalıyım. O kendi iltifat ederse etsin ama ben kendime edemem. Bunun için en uygun isim Özer Yelçe idi; benim yardımcımdı yıllar boyu. Ben bıraktığım vakit dış haberler müdürlüğünü ona devrettim ve yıllardan beri de çok yakın aile dostumuz; doğru seçim yaptığımı düşünüyorum. Peki neden kendiniz yazmak yerine Özer Yelçe'ye yazdırmayı tercih ettiniz? Soru-cevap metoduyla anlatılan konuyla ilgili olarak "Sonra ne oldu?" sorusunu açmak. Sovyetler Birliği parçalandı. Bu süreç yazılarımdan örneklerle kendi dönemi içinde veriliyor. Peki sonra ne oldu? İşte o soru-cevaplarda, konuyu çok uzun olmamak kaydıyla bugüne kadar getiriyorum. Üçüncü unsur neydi? Kitabı okuyanlar hep aynı şeyi söylüyor. 2008 yılının başındayız; yeni bir projeyle gazetedeki yazı sayısını biraz azaltıp, diğer faaliyeti kısıp kendimi bundan sonra mümkün olduğu kadar yazılarımı kitaplaştırmaya ayırmak istiyorum. Eğer isteseydiniz, kendi yazılarınızı bir araya getirerek "son 60 yılın dünya politikası" külliyatı yapabilirdiniz. Belki bundan sonra... Olabilir mi? Hedefini iyi seç Aklıma koyuyorum ve bütün yolları deniyorum. Birisinde muvaffak olamadığım vakit yılmıyorum, yine başka bir yolu deniyorum. İmkanları zorlamak lazım. İmkanları zorlarken de ben kendimi referans olarak veriyorum; sizin ülkenize bir gazeteci sıfatıyla gelmek ve görüşlerinizi aksettirmek istiyorum. Bu örneğin Makarios için de söz konusuydu. Eğer Türkiye'nin düşmanı iseniz düşmanınızı da tanımanız lazım. Ben her zaman bunu savundum. Bu tavrım bir güven ortamı oluşturdu. Allah'a şükür ki meslek hayatımda bu güveni sarsacak hiçbir şey yapmadım. Girilmesi imkansız ülkelerde önemli kişilerle konuşmuş, haberler yapmışsınız. Nasıl kalktınız bu zorlukların altından? Yani bende bir hırs var muhakkak ki. 1985'te yine kimsenin giremediği Kuzey Kore'ye giriyorsunuz. Kitapta bir cümleniz var: "Oraya giden ilk Türk gazeteci olmalıydım, oldum da." Birçok insan bu tip cümleleri "hırs" kelimesiyle açıklıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkçede bazı terimler var, biz bunlara çok bağlıyız; onlara çok önem veririz. Maalesef bunun ifade ettiği ruh hali doğru değildir. Batılı bir kafayla düşünürseniz ya da çağdaş bir düşünceye sahipseniz, pek hoş ve doğru olamadığını hemen fark edersiniz. Mesela biz insanların çok kanaatkar olmasından hoşlanırız. Ama kanaatkar olmak bir meziyet değil ki. Kıt kanaat geçinip gitmeye razı olmak niye? Hayat standardını daha iyiye götürmek lazım. Bunun için de hırsa ihtiyaç vardır. Özellikle bu kelimeyi örnek verdim. Bizde hırslı denildiğinde, bu adam hırslı sizi parçalayacak, ne bileyim kötülük yapacak filan anlaşılıyor. Ama "l'homme ambitieux" (hırslı adam) denildiğinde Fransız böyle bir reaksiyon göstermiyor. Yani aferin adama ne kadar hırslı, bu işe sarılmış, bu işte başarılı olmak için hırsla çalışıyor diye düşünüyor. Bir hedefiniz vardır, bu hedefe varmak için gösterdiğiniz kararlılıktır hırs. Ama hedefi de iyi seçmek gerekir. Türkçe sözlükte "aşırı tutku" olarak geçiyor ama insanların kendi sözlüklerinde kötü bir şey hırs... Anlatır mısınız hırsın ne olduğunu? Yeni İstanbul ile çalışmaya başladığım zaman başka gazetelerdeki gazeteciler, 200-250 lira maaş alırken bana 400 lira veriyorlardı. İstanbul Ekspres'te bir ara para alamaz duruma geldik. Milliyet ise o zaman normal standartlara uygun bir ücret politikası uyguluyordu. Aldığımız para fena sayılmazdı. Fakat yıllardır önemli, ciddi bir gazete Milliyet. Sadece Türkiye için değil, evrensel bir şey söyleyeyim. İngiliz gazetelerini çok iyi bilirim. Guardian gazetesindeki ücretler Daily Mirror gazetesinin çok altındadır. Daily Mirror tabloid, popüler bir gazete ve çalışanlarına çok yüksek para öder ama işte o Daily Mirror'dır, diğeri saygın Guardian. O günlerde tatmin edici maaşlar alabiliyor muydunuz? 1990' lardan bu yana bu tür haberler yapmıyorum. Ama 20 yıl öncesinde olmuş olsaydı Irak Savaşı'ndaydım. Ortadoğu'daki olayların içindeydim. İçin için kendimi yiyorum bazen "Ah şimdi buraya gitmek vardı falan" diye... Ama tabii bunların artık daha genç kuşak tarafından yapılması lazım. Gidip görmediğiniz, haberini yapamadığınız için içinizde kalan ülkeler oldu mu? "80 değil, 79 yaşındayım" Öyle ama belirli bir yaşa gelince daha dikkatli olmak lazım, sağlık problemleri nedeniyle. Bir kere kalp rahatsızlığı geçirdim. Dolayısıyla bir stent var kalbimde. Fazla koşmamam, heyecanlanmamam gerekiyor. Bir de bir göz problemim var. Giderek göz yorgun düşüyor, görme vasfını kaybediyor. Aslında hâlâ çok enerjik görünüyorsunuz. Çünkü daha 79'um. Dışarıdan hiç belli olmuyor. Bir kere 80 yaşındasınız ama asla göstermiyorsunuz. Ben eğer falan yaşa geldim, yeterince çalıştım, artık emekli olayım deseydim eminim ki bugün sizin gözlediğiniz bu enerji olmayacaktı. İnsanı enerjik yapan, hayata bağlayan hedef ve çalışmadır. Yani hedefi değiştirmedikçe -ki benim için hedef hep gazetecilik hayatını sürdürmekti- çalışmaktan da hoşlanan biriyseniz benim gibi, enerjiniz eksilmez. Ben olayları izlerken bir maç seyircisi gibi heyecan duyuyorum. O heyecan olduğu sürece enerji bunun doğal bir sonucu. Özür dilerim. Nedir bu enerjinin sırrı? "Evlilikte biraz diplomasinin ve Osmanlıca konuşmanın faydası var" Bir kız arkadaşımız vardı, onun yaş gününde tanıştık. Yaş gününe eşim Mirka da davetliydi. Onu orada gördüm ve gözüme kestirdim. Bir zaman sonra iki taraf arasında yakınlık olunca flört etmeye başladık. Eşiniz nasıl tanıştınız? 48 yıllık evlilikleri hayal bile edemiyor. Nasıl sürdürdünüz bu kadar uzun yıl?Önemli olan aynı frekansta olmak. Karşılıklı sevgi saygıyla beraber fedakarlık ve destek; fakat her zaman anlayış... Karşı tarafın ne düşündüğünü anlamaya çalışmak, devletler arası ilişkilerde olduğu gibi. 48 senedir evlisiniz. Artık insanlar, Çok önemli. Her evde zaman zaman sürtüşmeler olur, basit şeyler için bile. Benim bu tip tartışmalar sırasında yaptığım konuşmalara Mirka şöyle yanıt verir: "Diplomatik kelimeler kullanma. Bir de eski Türkçe sözler söyleme, bazısını anlamıyorum."Tango için iki kişi lazım. Bu arada şunu da belirtmem lazım. Bu evliliğin ilk yıllarında ben çoğu zaman burada olamadım. Gittiğim yerlerin bir kısmı da tehlikeli yerlerdi. İki tane çocuğumuz var. Mesela gidiyorum geliyorum... Aa! Jale'nin dişi çıkmış. Bak, Alp baba demeye başlamış... Dolayısıyla Mirka büyük bir sorumluluk almıştır bu evlilikte. Özetle karşılıklı anlayış ve sevgi varsa, bunları lüzumsuz kavgalara dönüşecek tartışmalarla boğmamak lazım. O yüzden biraz diplomasinin ve Osmanlıca konuşmanın faydası var. Yani evlilikte de diplomasi şart... Aşk başa gelebilecek bir şey, buna engel olmazsınız. Ama o zaman eşinizle, çocuklarınızla, ailenizle mutluysanız; iyi götürüyorsanız bu evliliği, bir başka kadına aşık olmak nedeniyle bütün bunları yok etmek bir yerde çılgınlıktır. Açık söyleyeyim ben böyle bir kriz geçirmedim hayatımda. Tabii bu iki taraf için de geçerli. Eşim de birine aşık olup bırakabilirdi. Demek ki temelde iyi bir sevgi olmuş, karşılıklı anlayışla perçinlenmiş.Evlenmeden önce Amerika'dayken bir gün bir kitap gördüm vitrinde. Çok güldüm. Kitabın adı "Never Marry a Journalist" (Asla Bir Gazeteciyle Evlenme). İlk sayfasına yazdığım "İki kere düşün" ithafıyla kitabı Mirka'ya gönderdim. Mirka'dan yanıt geldi: "Ben seni bırakır mıyım?" Bir başka kadına aşık olsaydınız, yine de sürer miydi evliliğiniz? Bu anlamda aşka ne kadar inanıyorsunuz? Romantik yaşam tarzımız devam ediyor. Evde şarabımızı içip güzel bir müzikle yemeğimizi yeriz. Dışarıya yemeğe çıktığımız olur. Birlikte çok şey yapıyoruz. Çoğu yere baş başa gidiyoruz. Lokantalara, seyahatlere... Hâlâ konuşacak ne buluyorsunuz diyorlar; biz çok şey buluyoruz. Hatta sıraya koymakta bile zorlanıyoruz. Peki siz romantik misinizdir? "Daktilomdan ayrılamıyorum" Daktilo ile yazmak benim için nostaljik bir olay. 1950'lerden beri daktilo tuşlarına ve sesine öyle alıştım ki ondan vazgeçemiyorum. Aslında daktilo ile sadece günlük "yorum"larımı yazıyorum. Diğerlerini bilgisayarda veya evimdeki "dizüstü"den yazıyorum. Ama ne yalan söyleyeyim daktiloyu daha çok seviyorum, ondan ayrılamıyorum. Odanızdan hâlâ zaman zaman daktilo sesleri geliyor... Bu da benim bir zaafım! 1950'lerde, daha önce babamın kullandığı bir Torpedo marka daktilo ile işe başladım. Sonra Hermes-Baby'ye sahip oldum. Bu makine benimle birlikte on binlerce kilometre seyahat etti. Daha sonra bir Olivetti aldım. Hâlâ kullandığım makine bu. Hangi marka daktiloları kullandınız bugüne kadar?

Çocukken hiç oyuncağı olmadı,dolmuşunu oyuncakla donattıOsmaniye’de çocukken hiç oyuncağı olmayan halk otobüsü şoförü 28 yaşında ki Fatih Çokan, çocuklar için otobüsü oyuncaklarla doldurdu. Çokan, otobüsündeki oyuncaklarla hem oynuyor hem de otobüse binen çocuklara hediye ediyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber