Geri Dön

Alanya'da deniz ve bir heykel

Siz atıyla bütünleşmiş, neredeyse yekvücut olmuş eski bir hükümdarın, Alaiye fatihi Alaeddin Keykubat'ın kendi adını taşıyan kentteki at binmiş heykelini gördünüz mü? Yolunuz Alanya'ya düşerse mutlaka görün

SEYİR DEFTERİ Karadan, karlı dağ yamaçlarıyla koyaklardan kopan deli rüzgar o uzak denize doğru sürüklüyor bulutları. Kayalıklardan bakınca aşağıda, uçurumun dibinden Akdeniz görünüyor, elle dokunulabilecek uzaklıkta gibi. Oysa Roma devrinden bu yana "üç taş" oyununa boş yere zorlanmış tutsaklar. Buradan, yaklaşık 250 metre yükseklikten üç taş hakkını kullananlardan tümü görünüşe aldanarak şanslarını denemiş, ne var ki hiçbirinin attığı taş denize düşmemiş. Özgürlüklerine kavuşamamışlar. Uçurumun dibinde denizle değil, ölümle kucaklaşmışlar.Ben de deniyorum. Var gücümle attığım taş denize doğru yol alırken hızı kesilip kayalıklarda gözden yitiyor. Neyse ki tutsak değilim, sonum taşın akıbetine, buradan tarih boyunca uçuruma atılan binlerce tutsağın akıbetine benzemeyecek. Bu görüntünün, aşağıda ufka dek uzanıp yayılan mavi denizin tutsağıyım ama. Hâlâ Akdenizli sayılırım, uzun yıllardır bir Avrupa başkentinde -kentlerin en alımlısı, en baştan çıkaranı, haydi doğrusunu yazayım, en kahpesi Paris'te- yaşasam da. Yarımadanın iki yanı boyunca uzanan kumsalı saymazsak, Cilvarda Burnu'nun üzerinde salınan parça parça ak, günbatımında erguvan rengi, gezgin bulutların devinimiyle açık deniz özlemini çağrıştırıyor Alanya. Belki tarih boyunca hem bir korsan yatağı hem de ticaret gemilerini barındıran bir liman olduğu için, belki de ufukta, mavi denizin bittiği yerde bir başka denizin, bu görünümünden çok daha derin, daha büyük bir "umman"ın başlayabileceğini tahmin ettiğimden. Denizin inanılmaz bir mavisi var. Turkuvaz desem tam değil, yer yer çivit mavisi, lacivert ama tümüyle ele alındığında tam öyle de değil. Homeros bu "hasat vermez engin"in şarap renginde olduğunu söyler "Odissea"da. Doğru, günbatımında o renge büründüğüne, neredeyse kırmızıya -Bordeaux kırmızısına- kestiğine ben de tanık oldum. Ama şimdi gün ortasındayız. Üstelik hava sıcak değil, Alaeddin Keykubat'a bu kaleyi alma arzusunu veren kıştan çıkmadık daha.Şimdi bir yıkıntıdan ibaret sarayın bir zamanlar duvarlarını süsleyen yıldız çinilerin renginde deniz. Evet, o bitki ve hayvan figürleriyle bezeli, benzerlerini Kubad Abad Sarayı'nın çinilerinde de gördüğümüz çift başlı kartalların, vahşi hayvanlarla tavuskuşlarının, hayat ağacının dallarına tünemiş tutilerin ve suda oynaşan balıkların büyüsünü yansıtıyor. Onlardan almış rengini; zamanla dökülmüş, yüzyıllarca toprak altında kalmış, dağılıp parçalanmış Selçuklu çinilerinden alıyor rengini, onların ışığını sanki bugüne taşıyor. Onun için böyle gizemli, bu denli çekici ve uzak. Siz hiç at binmiş bir insan heykeli gördünüz mü? Atatürk'ün bildiğimiz heykellerinden söz etmiyorum. Bozdoğan kemerine meydan okuyan İstanbul'daki Fatih Sultan Mehmet heykelinden de. Siz atıyla bütünleşmiş, neredeyse yekvücut olmuş eski bir hükümdarın, Alaiye fatihi Alaeddin Keykubat'ın kendi adını taşıyan kentteki at binmiş heykelini gördünüz mü? Yolunuz o tarafa düşerse mutlaka görün derim. Heykel, Akdeniz'e bir kedi gibi tostoparlak çöreklenmiş yarımadanın kayalık tepesine, çok eski zamanlardan kalma surların içine kurulmuş kentin -eski adıyla Kalonoros yeni adıyla Alaiye, yani Alanya'nın- parkındaydı. Başında miğfer ve sepeneği, düşük bıyıklarıyla bir Moğol savaşçısı sandım önce, sonra kaideye yaklaşıp mermere kazınmış yazıyı okuyunca Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat'a ait olduğunu anladım. Parktaki Selçuklu sultanı Denizden ve karadan süren iki aylık bir kuşatma sonunda Kyr Vart'tan teslim aldığı kente arkasını dönmüş, dağlara bakıyordu. Ne de olsa bir bozkır adamıydı; ordusuyla hep düz ovada at sürmüş, nehir ve vadilerden geçmiş, Toroslar'ı aşıp Alanya'ya indiğinde denizle karşılaşmış ama kucaklaşmamıştı. Ne bin bir emekle sağlamlaştırdığı surları görüyordu buradan ne de Kızılkule'yi. Bu coğrafyadaki ilk Türk tersanesi olan, küçük körfezdeki denizin bir mağaraya girer gibi içine sokulduğu o beş gözlü taş yapıyı da görmüyordu. Zaten heykeller görmez. Bazen ayaklanıp geceleyin geç vakit yer değiştirirler. Belki Alaeddin'in heykeli de tırıs giderken gemi azıya alıyor, onu bir şölende zehirleyen oğlundan öç almak üzere Kayseri'ye, Konya'ya, Anamas Dağları'nın eteklerindeki o canım gölün kıyısında yaptırdığı Kubad Abad'a doğru at sürüyor, sonra geri dönüp Alanya'nın bu garip parkındaki yerini alıyordu.Diyeceğim Alaeddin, adını verdiği kente küsmüş, başını karaya, gençliğinde bir uçtan bir uca katettiği bozkır topraklarına çevirmişti sanki. "Ben bu kenti ve onun eski sahibinin kızını almakla karanın ve iki denizin sultanı oldum ama şimdi bir çorak ülkeye bile hükmüm geçmiyor" der gibi. Kaleiçi'ndeki saray yıkıntılarının arasında mı görmüştüm o kitabeyi, yoksa Kızılkule'nin kapısında mı, pek iyi anımsamıyorum. Üzerinde Kufi harflerle, genç yaşta tahta çıkan Alaeddin Keykubat'ın "karanın ve iki denizin sultanı" olduğu yazılıydı. Ülkemizi bugün olduğu gibi o zaman da kuzey ve güneyden kuşatan, biri hoyrat öteki iyi huylu iki denizin sultanı olmuştu belki ama Konya'daki sarayından vazgeçmeyip burayı bir kuytu liman, bozkırın sert ikliminden kaçıp sığındığı ılıman bir kışlak olarak kullanmış, 45'inde oğlu tarafından zehirlenmeden önce kayalık tepenin üzerindeki surlarla çevrili araziye yaptırdığı sarayında güzel günler geçirmişti. Güzel günler geçirmişti

13 Aralık 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber