Geri Dön

“Artık herkesbeni seviyor, ben de herkesi seviyorum”

Gezi olaylarında başından vurulan Lobna Al Lamii yeni bir hayat kuruyor kendine. Okuma yazmayı yeniden öğrenirken resim yapıp ukulele çaldığı, Türkiye’den umudu keserken insanları her zamankinden çok sevdiği yepyeni bir hayat...

“Artık herkesbeni seviyor, ben de herkesi seviyorum”

O Kalan Müzik’te çalışırken tanımıştım Lobna Al Lamii’yi... Gezi Parkı’nda biber gazı fişeğiyle başından vurulan kırmızı tişörtlü
genç kadının fotoğrafları basına düşmeden önce...
Üç dil bilen, ODTÜ Felsefe Bölümü mezunu zehir gibi Lobna üç beyin ameliyatı geçirip konuşamaz, yazamaz, okuyamaz olmadan çok önce... O ilk tanıdığım bıcır bıcır haliyle duruyordu benim kafamda hep.
Nasıl bir Lobna’yla karşılaşacağıma dair fikrim yoktu. Facebook’ta görüyordum, gene benim tanıdığım o güzel kızdı fotoğraflarda... Ama eski Lobna’dan ne kadarı vardı, ne kadarı yoktu bilemiyordum.
Telefonda sesini duyunca çok sevindim bu yüzden. Kendisiyle ilgili sosyal
medyada yazılan bazı şeylere canı sıkılmıştı. İnsanlar durumuyla ilgili doğru bilgi sahibi olsun istiyordu.
Lobna, kendisi o sözcüğü sevmiyor ama bir “mucize” yaratarak konuşmayı tamamen çözmüş. Ara sıra bazı sözcükleri karıştırıyor ama o da geçecek... Şimdi İstanbul’da çünkü tamamen kaybettiği okuma ve yazmasına yeniden kavuşmak için her gün çalışıyor.
Bu arada gidenlerin yerine yenilerini koymuş; eskiden çöp adam çizemezken resim yapıyor örneğin, hiç aklında yokken ukulele çalmayı öğreniyor. Ve hayata sahiden çok güçlü, inatçı ve sabırlı bir gülümsemeyle bakıyor. Lobna hikayesiyle ilham vermeye devam ediyor...

Görmeyeli neler oldu hayatında?

Bu ara İstanbul’da olmak zorundayım. Çünkü okuma ve yazmayla ilgili sıkıntılarım hâlâ bitmedi. Üç ay önce buraya geldiğim zaman ilk günden beri beni takip eden doktorum Öget Öktem’e gittim. Ben uyandıktan bir hafta sonra hastaneye gelmişti. Ben o zaman bir ay boğazımdan bir boru geçti, o yüzden konuşamıyorum diye düşünüyordum. O gelip bana “Lobna sen gerçekten konuşamıyorsun” demişti, “İki sene sonra yeniden konuşabilirsin”. Üç ay önce ona gittim, yavaş yavaş konuşabiliyordum, özellikle Türkçe. İnanamadı, “Peki okuyabiliyor musun, yazabiliyor musun?” dedi, hiç yoktu onlar. “O zaman onlara başlayacağız ama bitirene kadar burada kalmak zorundasın” dedi. Ben de İstanbul’da kaldım, her gün hem Öget’le hem onun asistanlarıyla buluşup egzersiz yapıyoruz. Bir tek bu kaldı aslında. Bütün bu döneme baktığım zaman, yüzde 80’ini bitirdim, geriye kaldı okuma, yazma ve de baş ağrısı.

“İlk hastaneden çıktığımda her şeyden korkuyordum”

Baş ağrısı niye?

Ben uyandığım zaman başımda bir kemiğim yoktu. Altı ay öyle kaldım, hastaneden çıkarken doktorlar bana kemiği verdiler, “Bunu kendi dolabında tut, iyi olduğun zaman getirirsin” dediler. Üçüncü ameliyatla onu tekrar yerine taktıktan sonra başım ağrımaya başladı. Akşamları saat sekizden itibaren bayağı ağrıyor, o zaman migren ilacı alıyorum ve ne zaman başın ağrırsa o zaman yatman gerekiyor. İlk zamanlar günde yedi-sekiz tane ağrı kesici alıyordum ama şimdi bir, bazen iki yetiyor.

Okumaya yazmaya sıfırdan mı başladın?

İlk başta öyleydi, çok zordu. Bir şekilde her ay, nasıl oluyor anlamıyorum ama kendi kendine gelişiyor. En son Öget’le konuştum, dedim ki “Eğer ben normal hayata dönmeyeceksem, hep zor okuyup zor yazacaksam bunu bana söyle. Benim bu saatten sonra kendimi öldürmeye niyetim yok. Zaten bu benim ikinci komam, bir tane de küçükken var, araba çarpmıştı üç gün komada kalmıştım. O zaman başka şeyler yaparım, tekrar müziğe dönmem, gider bir arazi alırım, orada inek bakarım falan, başka bir hayat kurarım kendime. Ama bunu bileyim” dedim. “Kesinlikle öyle değil, eninde sonunda eskiden ne yapıyorduysan aynı şeyleri tekrar yapacaksın” dedi. Ben de o yüzden devam ediyorum.

İşe dönmen mümkün değil mi?

Yapamam çünkü biz günde 80 tane e-posta alıyoruz. Ben şu anda bir tanesini bile tam anlayamıyorum ya da anlasam bile geri yazmam bir günümü alabiliyor. Bir de bir şeyleri hep unutuyorum.
Ben ODTÜ Felsefe mezunuyum, hayatım hep okumak ve yazmak üzerine kuruluydu. Bir şekilde bu dönem de bitecek ama ne zaman bilmiyorum.
Ama bu sırada yazıyı kaybettim ya,
ya ölecektim gerçekten ya da başka bir şey bulmam gerekiyordu. Ben de ilk günden itibaren seramik yaptım, resim yapmaya başladım, ilk defa dikiş makinesi kullanmayı öğrendim, kendime elbise yaptım, en son da ukulele öğrenmeye başladım.

Daha önce de bir enstrüman çalıyor muydun?

Hayır. Kulağım çok iyi ama çalmıyordum. Banyoda şarkı söylüyordum, şimdi şan dersi de alıyorum. Eskiden acaba bunlar bende yok muydu? Yoksa uyandıktan sonra beyin gerçekten değişiyor ve başka kanallar mı açılıyor, bilmiyorum. Kafamın içinde bir sürü şey var, herhalde tam yazabildiğim zaman bunları dökeceğim ve o zaman anlayacağım. Şu anda sadece deniyorum bir sürü şeyi. Bazılarını yapabiliyorum, bazılarını yapamıyorum. Mesela bisiklet kullanmayı başaramıyorum. İlk hastaneden çıktığım zaman her şeyden korkuyordum. Önce hastaneden çıkmak sorundu, sonra arabaya binmek, sonra sokağa çıkmak. Yavaş yavaş bunları aştım. Bundan sonra belki yine bir doktora yaparım, altında yine felsefe olacak, üstünde bu sefer psikoloji, nöropsikoloji, tarih... Lobna nereli?
Biz nereliyiz? Neden buradayız ve bizim başımıza neden bunlar geldi?
Bir tez hazırlarım, sonra belki kitap olur, belki olmaz, önemli olan benim kafamdan çıkmaları.

“Kendimi dünya vatandaşı gibi hissediyorum”

Sanki her şey çok kolay olmuş gibi anlatıyorsun, hiç yılmadın mı, vazgeçmeyi düşünmedin mi?

Öget bana konuşamadığımı söylediği zaman sanırım üç ay sürekli ağladım. Ama hastaneden çıktıktan sonra, Nietzsche’nin güzel bir sözü var ya, “Öldürmeyen şey güçlendirir” diye, ben de ona bir şekilde katıldım. Bir de etrafımda o kadar çok insan vardı ki, birçok kişi bana yardım ediyordu, beni ziyaret ediyorlardı, beni pikniğe götürüyorlardı. Bir şekilde o gücü buldum ben. İnatçı biriyim aslında. Hiç vazgeçmedim. Evet, ara sıra çok yalnız kaldım, özellikle Danimarka’da. Çok soğuk, çok karanlık, sonuna doğru hep ağlamaya başlamıştım, o yüzden geldim biraz da.

Ne zaman döndün İstanbul’a?

Ben buraya oy vermeye geldim. Hayatımda bir 18 yaşındayken oy vermiştim Ecevit’e ve sonradan da pişman oldum, bir daha da vermedim. Ondan sonra cumhurbaşkanı seçimi için geldim. O güne kadar düşünüyordum ki, evet, kesinlikle pişman olmadım, Gezi’de olmaktan da gurur duydum. Gezi’nin yıldönümünde burada değildim ama “Kalbim İstanbul’da kaldı, keşke orada olsaydım” demiştim. Daha sonra seçime geldim ve Erdoğan cumhurbaşkanı oldu, kendine dünyanın en büyük sarayını yaptı. Ben vazgeçtim artık buradan, umudumu kaybettim. Ben bir kere hiçbir yerli değilim, kendimi dünya vatandaşı gibi hissediyorum. İstanbul’da kalmanın artık anlamlı olmadığını düşünüyorum. Sonuçta beni kafamdan vurdular ve şu anda kafama yanlışlıkla dokunursam uçabiliyorum acıdan, o kadar canım yanıyor. İstanbul’da kalsam ve tekrar polisle karşılaşsam, kafama bir şey olsa tekrar gider. Ben sıramı savdım. Bundan sonra normal bir hayatım olsun istiyorum.

Tedavi masraflarını nasıl karşılıyorsun?

Sağ olsun devlet hiçbir yardımda bulunmadı. Dava açmaya çalıştım, hâlâ açılmadı. İki senedir sürekli savcı değişiyor, başka bir şehre gönderiliyor, yeni bir savcı atanıyor. Hastaneye bile uğramadılar, kimse “Bir şeye ihtiyacı var mı bu kızın?” diye sormadı. İlk başta arkadaşlarım kendi aralarında para topladılar, öyle hastaneye verdiler. Daha sonra Barış bir kampanya açtı, Ayşe Arman duyurdu. Ben bu yüzden bir sene daha çalışmadan yaşayabilirim. Ama zaten çalışmayı da çok özledim. İspanya’ya WOMEX’e (Dünya Müzik Fuarı) gittim geçen hafta. Onlarla Berlin’deyken beş kere görüşmüştüm. Ve benim vurulduğum gün, iki saat sonra beni aramışlar “Gel, başla” demek için. Bu sene yine çağırınca misafir olarak gittim, “Ne zaman çalışmaya geliyorsun?” dediler. Bu yazma ve okuma işleri bittiği zaman ben Berlin’e gider ve normal bir hayata başlarım diye düşünüyorum.

Türkiye’ye bir daha gelmeyecek misin?

Büyük ihtimal İstanbul’a gelmem. Sundance’e giderim, Antalya’ya giderim, annemi görmek için Ankara’ya giderim. İstanbul’a gelmem. Şu anda Cihangir’deyim mesela, Taksim’e hiç gitmiyorum. Aşağıdan gidiyorum bir yere gitmem gerekince.

Taksim’den hiç mi geçmedin?

Geçtim, “Bundan hep korkuyorsun, senin orayı görmen gerekiyor” dedim. İlk başta tek başıma gittim ve oturdum ağladım. Sonra birkaç kere daha gittim.

“Bundan sonra yazacağım. Yapabileceğim tek şey o”

Telefonda konuştuğumuzda “İnsanlar yanlış şeyler söylüyorlar hakkımda” dedin. Nasıl bir beklentileri var senden?

Ben biraz gezdim ya, Avrupa’ya gittim, güzel güzel fotoğraflar koydum ya, birçok insan beni Facebook’tan attı, “Sen bize yararlı bir şey yapacağına Avrupa’da mı geziyorsun?” dediler. Aslında öyle bir şey değil, ben buradayım ve sürekli ders alıyorum, orada gezmiyorum. İspanya’ya gittim ki onlarla bağlantı içinde olayım, sonra işe başlayayım diye. Birçok kişi bana bu yüzden kızdı. Facebook sayfama kötü şeyler yazanlar oldu, “Bu kız zaten Arap, niye burada ki?” gibi... Onlara biraz bozuluyorum.

Bu işlerin içinde artık olmak istemiyor da olabilirsin, değil mi?

Yani aslında bulunacağım. Gösteriye gitmeyeceğim, polislerin karşısında duran insan olmayacağım. Ben bundan sonra yazacağım. Yapabileceğim
tek şey o. Ama bu ülkede umut mu? Hiç sanmıyorum.

“An dediğin şeyin önemini yeni öğrendim”

Ayşe Arman’la Hürriyet’teki röportajında “Bir tek yaşama sevincim aynı kaldı” demiştin...

Yaşama sevincim hep vardı. Ama bu kadar inatçı olduğumu bilmiyordum. İnatçıyla sabırlı olmak arasında da ince bir çizgi var. Ben sabırlı değildim. Her şeyi çok hızlı yapmak isterdim. Şimdi sabırlı olmayı öğrendim. Çünkü konuşamıyorsun ki daha, yazamıyorsun ki... Sabır, her gün sabır, onu öğrendim. İnatla sabır bir araya gelince hakikaten ortaya enteresan bir şey çıktı Lobna’dan.

Çok değiştin mi?

Çok değil. Ama biraz daha ağır bir insan oldum. Belki yaşla da ilgili. Bir de ben eskiden çok gevezeydim, en çok ben konuşurum. Şimdi tersine, ben daha çok susuyorum ve dinliyorum.

Eskiden dert ettiğin şeyleri daha hafife almak gibi bir etkisi de oldu mu yaşadıklarının?

Bir kere komaya giriyorsun ve sonra da çıkıyorsun ya, o zaman şeyi öğreniyorsun; hayatın her anı değerli.
An dediğin şeyin önemini yeni öğrendim. Eskiden birisiyle kavga etsem, bir hafta sinirli gezerdim. Şimdi öyle olmuyor. Kimse beni o kadar çok sinirlendirmiyor. Bir de eskiden bazı insanlar seni sever, bazıları sevmez. Sen de öyle, bazılarını seversin, bazılarını sevmezsin.
Hayatımın sonuna kadar başıma bir şey gelmeden yaşasaydım öyle kalırdı. Lobna Al Lamii’nin artık yeni hayatında herkes beni seviyor, ben de herkesi seviyorum. Sokakta herkes
beni görüyor ve sarılıyor. Sevilmek ve insanları sevmek çok değerli.

13 Aralık 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber