Batı köklerini arıyor

Nürnberg Film Festivali'nin belgesel jürisindeyim. Perdemize yansıyan Batılı filmlerde hep aynı tema var: Maziye yolculuk... Bu kendine yolculuklar, belgeseli şahsileştirirken, sadece yolcularını değil, hepimizi köklerimizle buluşturuyor

Nürnberg Film Festivali'nden izlenimler can.dundar@e-kolay.net 40 yıldır Almanya'da yaşayan usta şair, romancı Habib Bektaş, Alman belgeselci Sarah Moll ve sinemaya adım attığı andan beri ödüllere boğulan Sibel Kekilli ile birlikte dünyanın değişik yerlerinden gelen belgeselleri değerlendiriyoruz.Şaşırtıcı olan şu; bambaşka coğrafyalardan gelen ve birbirinden habersiz çekilen filmlerin çoğunun ortak bir teması var: Geçmişin peşine düşme... Maziye dönüş...Özellikle Batı'dan gelen belgesellerin ağırlıklı konusu bu...İki yıl önce İstanbul Film Festivali'nde yarışan belgesellerde de bu tema hakimdi. Birinciliği de, Filistin'de işgal altındaki topraklarda doğmuş ve savaş patlayınca Amerika'ya göçmüş bir Yahudi kızın, kendisini büyüten Filistinli bakıcısını bulmak üzere Filistin'e dönüşünü anlatan filmine vermiştik. İlginçtir: Bu yıl Nürnberg'e gelen en iddialı filmler de aynı arayışı belgeliyor.Anlaşılan o ki, yıllar yılı toplumlarını, dünyayı, doğayı gözleyen Batılı belgeselciler son yıllarda kameralarını kendilerine çevirmiş, mazinin karanlık dehlizlerinde, kaybolmuş köklerini arıyor. Son yıllarda birkaç uluslararası belgesel film festivalinde jüri üyesi olarak görev aldım. Bugünlerde de 12. Nürnberg Film Festivali'nde belgesel jürisi başkanıyım. Festivalde belgesel ödülünü kazanan "Benim Babam Bir Türk", Marcus Vetter ve Ariene Ricker imzasını taşıyor.Bu da kişisel bir "eve dönüş hikayesi..."Belgeseli çeken Vetter, kendi babasını bulma serüvenini anlatıyor.Asıl adı Atilla...Bir Türk baba ile Alman anneden doğmuş.Babası Cahit, 29 yaşında Almanya'ya çalışmaya geldiğinde evliymiş. Ardında 7 ve 3 yaşlarında iki kız çocuğu bırakmış.Almanya'da 23 yaşındaki Gerlinde ile tanışmış. Evli olduğunu söylemeden birlikte olmuş.İlişkilerinin ikinci ayında Gerlinde, Cahit'in evli olduğunu öğrenmiş.Cahit "Karımı değil, seni seviyorum" deyince ikna olmuş Gerlinde... Cahit'e hep hasretini çektiği bir erkek çocuk doğurmuş.Ancak Atilla doğarken Cahit ortalarda yokmuş.Gerlinde'yi yedi aylık hamileyken bırakıp Türkiye'ye dönmüş.Sonra da bu kez Suudi Arabistan'a gitmiş, işçi olarak... Benim babam bir Türk İki ülkede çocukları, birbirlerinden habersiz, babasız büyümüş Cahit'in...Göçmenliğin emzirdiği kuşaklara karışmışlar.Cahit yedi yıl sonra bir kez Almanya'ya gidip ilkokul çağına gelen oğlunu görmüş.Bu da son olmuş.Atilla Almanya'da babasız büyümüş. ARD televizyonunda yönetmen olmuş. 30 yıl sonra, dünyaya gelmesine vesile olup kayıplara karışan bu adamı merak etmiş; onu bulmak üzere yola koyulmuş.İşte film, bu mucizevi buluşmayı anlatıyor. Babasının izinde Atilla elinde amatör kamerası, yanında bir Türk arkadaşı ile geliyor Bolu Mengen'e...Babası onu otobüs garında davul-klarnetle karşılıyor.Sarılıp ağlaşıyorlar. Ailenin yaşadığı Çubuk köyüne gidiyorlar.Atilla kendisi gibi babasız büyüyen kız kardeşleri ve üvey annesiyle tanışıyor.Sonra evlerine girip kamerasını kuruyor ve başta babası olmak üzere herkese olup biteni soruyor.Buradan itibaren belgesel, Atilla'nın macerası olmaktan çıkıp, 1960'ların göç dalgasıyla altüst olan Türk ve Alman toplumlarının öyküsü olmaya başlıyor. Bitmeyen gurbetlikler, dağılan aileler, kırık dökük ilişkiler, öksüzler, yetimlerle, kişisel olmaktan çıkıp kültürel bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Motordaki baba Fakat Atilla'nın filmi zor olanı başarıyor ve yerden yere vurulası bir babayı hiç suçlamadan sadece anlatıyor. Sıcacık bir dille anlamaya çalışıyor. Giderek onun da kendi öyküsü olduğunu, kendi gerekçeleriyle savrulduğunu fark ediyor.Habib Bektaş'ın deyimiyle, "iki toplumun en çok ihtiyaç duyduğu, eksikliğini hissettiği bir duyguyu" perdeye yansıtıyor:Merhamet... Böylece film, aslında festivalin de amacı olan şeye, kültürler arası yakınlaşmaya omuz veriyor.Çünkü Atilla, bu kez Sibel Kekilli'nin cümlesiyle söylersek "Sadece babasını değil, onun kültürünü de anlamaya çalışıyor". Yargılayıp aşağılamadan...Böyle olunca da onun öyküsü, Kekilli'nin de, Bektaş'ın da, gidip dönenlerin de, kalıp yerleşenlerin de, geride kalanların da öyküsü oluveriyor.Tersyüz edilmiş tarihBelgeselin sonunda, barıştığı, bağışladığı babasına bir mobilet hediye getiriyor Atilla...Onu alıp mobiletin önüne oturtuyor ve belinden tutup binmeyi öğretiyor.Babayla oğul hayli gecikmiş bir buluşmada yer değiştiriyorlar.Yanlış kurulmuş, tersyüz edilmiş bu tarihin patikalarında bir mobilet üstünde babalar oğul, oğullar baba rolüne bürünüyor. Merhametin filmi BELGESEL KİŞİSELLEŞİRKEN "Yaşam muhasebesi" teması Nürnberg'e gelen diğer belgesellerde de var.Jüri Özel Ödülü'nü kazanan "Benim Ölümüm Senin Ölümün Değil", 1970'lerde Almanya'da tanışmış Alman yönetmen Lars Barthel ile onun Hintli sevgilisinin öyküsünü anlatıyor.Yine kırık bir aşk hikayesi, yeni bir kendine yolculuk..Doğu Berlin'de başlayan sevda Hindistan'da sürüyor.Ancak Hintli kız uyuşturucudan ölünce, Barthel onun küllerini doğduğu topraklara gömüyor.Yıllar sonra, o küllerin rüzgara savrulması gerektiğine inanıp anılarıyla birlikte Hindistan'a, gençliğine dönüyor.Romanya doğumlu Reka Kincses'in "Balkan Şampiyonu" adlı belgeseli de ailesinin köklerini arayan bir çalışma...O da Romanya'daki Macar azınlığın hakları için mücadele eden hukukçu babasının siyasal mücadelesini sorguluyor; kamerasını babasının muhaliflerine ve onu kavgada yalnız bırakan dostlarına uzatıyor.Sonunda sadece ailevi bir muhasebeye değil, ülkesinin yakın tarihine de ulaşıyor.Tıpkı Ümit Kıvanç'ın ustaca belgelediği 105 yaşındaki Kürt Yahudisi Naze'nin Irak, İran ve Türkiye'ye yayılan müthiş yaşam öyküsünün yaptığı gibi...Sanki köklerini arayan kurumuş ağaçlar var perdede...Kendine yolculuklar, sadece onları kökleriyle buluşturmakla kalmıyor; bizi de ihmal ettiğimiz, inkar ettiğimiz, görmezden geldiğimiz mazimizin nasırlı ellerine bırakıyor. Kendine seyahat filmleri MARİO ADORF Adil Kaya ile Ayten Akyıldız'ın 12 yıldır başarıyla yürüttüğü ve her geçen yıl daha da büyüttüğü Nürnberg Film Festivali bu yıl 50 civarında konuk ağırladı.Zeki Demirkubuz, Çağan Irmak, Ezel Akay, Ömer Uğur gibi yönetmenler, Uğur Yücel, Erkan Can, Meltem Cumbul, Vildan Atasever, Demet Evgar gibi oyuncular konuklar arasındaydı.Ancak festivalin onur konuğu Almanya'nın dünyada en çok tanınan ve içerde en çok sevilen sinema oyuncularından Mario Adorf oldu.II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Alman sinemasına damgasını vuran 77 yaşındaki Adorf'u, Türk seyircisi "Teneke Trampet", "Rossini", "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru" gibi filmlerden hatırlayacaktır.Adorf da festival salonlarını dolduran çoğunluk gibi, hayatı iki kültür arasında geçmiş bir isim... Uzun yıllardır İtalya'da, Roma'da yaşıyor. Şimdi Güney Fransa'ya yerleşmeye hazırlanıyor."Bu kadar gezgin bir hayatın içinde kendinizi nerede evde hissediyorsunuz?" sorusuna karşılık "Ben her otelde kendimi evde hissederim. İnsanın asıl memleketi, masallarıyla, şarkılarıyla büyüdüğü yerdir. Vatan, dilini konuştuğu kıtadır" diyor. Avrupalı olmanın Alman, Fransız, İtalyan olmaya engel olmadığını, tersine o değişik köklerin yaşatılmasının Avrupa ağacını güçlendireceğini, aksinin kültürel bir çoraklık yaratacağını anlatıyor.Festivalde bizlerle birlikte yemek yedikten ve ödülünü aldıktan sonra yaptığı sohbette "İki kültürü birlikte yaşamanın ne zor olduğunu iyi bilirim. İyi bir İtalyan olabilmek için çok çabaladım, ama bu, sadece daha iyi bir Alman olmamı sağladı" diyerek alkış aldı.Konuşmasının sonunda, ana yazımda söz ettiğim Batılı eğilime dahil olduğunu şu sözlerle kanıtladı:"Geçenlerde 50 yıl önceki sınıf arkadaşlarımla buluştum. Birden oralarda bir yerde köklerim olduğunu hissettim. İnsan yaşlandıkça köklerini arayıp sormaya başlıyor." Bir Alman efsanesi

15 Ekim 2019 Magazin Haberleri.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber