Geri Dön

‘Beklentinin gerçekçi olması mutluluğun anahtarı’

Bu hafta mutluluk doktoru Medipol Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde Ana Bilim Dalı Başkanı olan Dr. Ecz. Metin Uyar yeni kitabı “Mutluluk Doktoru”nda mutlu olma yollarını anlatıyor. “Beklentinin gerçekçi olması mutluluğun anahtarı” diyor. Umut etmek tabii ki güzel ama hayallerimizin hayattaki gerçeklerimizle uyumlu olması da şart.

‘Beklentinin gerçekçi olması mutluluğun anahtarı’

 

Teknolojinin gelişmesi, yaşamın hızlanması, her şeyin kolay ulaşılabilir olması ama anne babalarımızın bir çırpıda ulaştığı küçük mutlulukların hazzı ve huzur hissinin adeta bizden koşarak kaçması son dönemde psikolojik rahatsızlıkları arttırdı. Herkes mutsuz ve umutsuz. Devamlı şikayet ediyor; sosyal medyada gördüğümüz “Mutlu olduğunu düşündüğümüz” insanlara imreniyoruz. Depresyona girdim diye soluğu doktorda alınca elimize bir kutu antidepresan ilaç tutuşturuluyor ve uyuşturularak mutlu olduğumuzu düşünüyoruz. Ciddi durumlarda tabii ki antidepresan şart. Ancak her mutsuz insan depresyonda diyemeyiz. Kendimizi de mutsuz ediyoruz. Bir de mutlu olacağım mutlu olmam gerekiyor diye kendini zorlamak da mutsuzluğa yol açıyormuş. “Acıyı da yaşamak gerekiyor” diyor Dr. Ecz. Metin Uyar ve ekliyor Sezen Aksu’nun da şarkısında dediği gibi “Acının insana kattığı bir değer” var. Acısıyla tatlısıyla bir kere geldiğimiz bu hayatı en güzel şekilde yaşamanız dileğiyle; mutlu pazarlar.

‘Beklentinin gerçekçi olması mutluluğun anahtarı’

- Neden size mutluluk doktoru diyorlar?

Açıkçası bunun başlangıç aşamasının doktora tezime dayandığını düşünüyorum. Çünkü doktora tezimde 740 beyaz yaka ve mavi yakalı çalışanla görüştüm ve iyilik haliyle sağlık riskleri arasındaki ilişkiyi araştırdım.

- Peki, neden mutlu olmakla bu kadar ilgilisiniz?

Bana etrafımda en çok sorulan soru da “Nasıl sürekli mutlu olmayı başarıyorsun?” oluyor. Yaşamı olumlu algılamak konusunda seçim yapıyorum diyelim. Çünkü mutluluk bir seçim.

- Mutluluk kâşifi de diyorlarmış size kitaptan okuduğum kadarıyla.

Çünkü mutluluğu araştırma konusunda da güdülüyüm. Bunun temel sebebi de babam. Hayatta her şeye aşırı pozitif bakar, her şeyin olumlu yanını görür. Dünyadaki en mutlu adam bence. Annem de onun aksine olaydaki “ama”ya “keşke”ye odaklanır. Bir risk varsa ondan endişe duyar. İki ucu da görme fırsatım oldu benim aile yaşantımda.

- Siz de babanızın tarafını seçtiniz.

Tabii ki babamınki çok daha olumlu ve pozitif bir yaşam. Bu süreçte annemin olaylara negatif yaklaşımının onda ağrılara yol açtığını ve daha çok hastalanmasına sebep olduğunu gördüm. Ama biz babamla birlikte annemi yıllar içerisinde değiştirmeyi başardık. Ben anneme diyorum ki “Sen artık mutluluğu seçtin, bakış açını mutluluk odaklı değiştirdin ve iyileştin”. Hakikaten de bu kitap ve röportaj üzerine konuştuk dedim ki “Bu değişimi sen nasıl ifade edersin sorarlarsa anlatayım?” “Sağlımı çok iyi etkiledi, bedenen ve ruhen” dedi. Eskiden fibromiyaljiden kaynaklı çok ağrıları olurdu. Şimdi ağrıları yok denecek kadar azaldı. Mutluluğun bağışıklık sistemini çok güçlendirdiğini biliyorum araştırmalardan. İnsanın cildi bile güzelleşiyor mutlu olduğunda. Çok ciddi bir üzüntü yaşarsınız hemen yüzünüzün çöktüğünü hissedersiniz.

- Peki, hiç mutsuz olduğunuz olmuyor mu?

Bu da aslında etrafımda da merak konusu; “Sen hiç mutsuz olmuyor musun?” Tabii ki ben de bir insanım, robot değilim. Hepimizin mutsuz olduğu anlar olabilir. Kitapta da belirttiğim gibi asla mutsuz hissetmemeliyim diyerek, sürekli mutlu olmak için zorlamak da kötü bir şey. Bu bir mutluluk tuzağı. Çünkü insanoğlunun doğasına aykırı. Mesela bir kayıp yaşadığımızda üzülmeyecek miyiz, onu yok sayıp mutlu olmaya devam mı edeceğiz? Tabii ki hayır! Sezen Aksu’nun şarkısında da dediği gibi “Acının insana kattığı bir değer var”. Ve bu değer de ancak o acıyı yaşadığında, mutsuzluğu tattığında mümkün.

- Peki, bu tuzaktan nasıl çıkacağız?

Bu olaya bakış açısıyla alakalı bir şey. Olumsuz bir olayla karşılaştığınızı düşündüğünüzde kendinize şu soruyu sorabilirsiniz: “Acaba çok abartıyor olabilir miyim?”, “Gerçekten de bu; dünyadaki en kötü şey mi?”, “Bunu bir tek ben mi yaşıyorum?”, “Yaşadığım çözümsüz bir durum mu? Burada çok ağır ve travmatik olaylardan bahsetmiyorum; bazen insanlar çok ufacık bir şeye bile takabiliyor. Hatta bazen olumlu olabilecek bir şeyi olumsuz bile algılayabiliyor.

Demek istediğim şey şu; bir olay yaşıyorsak ve o olay bizi o an için mutsuz ediyorsa orada o olaya bakış açımızı sorgulayalım. “O olayın olumlu tarafı da var mı?” ya da “hayatımızın o olaya karşılık olumlu tarafları da var mı?”, “Onlara hak ettikleri değeri veriyor muyuz?” gibi.

- Bu farkındalık gerektiren bir şey ama. Bu farkındalığa da herkes sahip değil.

Yüzde 100 haklısınız. O yüzden kitabın son bölümünde kişilerin kendi mutluluk reçetelerini yazmasını amaçlıyorum. Onun önceki aşamasında da kendi tablolarını ortaya koyabilmeleri için mutluluk analizleri yapmalarını istiyorum. Diyorum ki; sizi mutsuz eden şeyler neler? Mutlu eden şeyler neler? Hayatınızda mutluluk fırsatı doğurabilecek neler var? Veya mutluluğunuzu tehdit edebilecek ne gibi gelişmelerle karşı karşıya kalabilirsiniz? İnsanların zaman zaman bu analizi kendileri için yapmaları gerektiğini düşünüyorum. O analizi gerçekçi yaptıklarında farkındalıkları da yükselecek.

“Günde 10-15 dakikanızı hayal etmeye ayırın”

- Nasıl bu kadar genç yaşta İstanbul Medipol Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde Anabilim Dalı Başkanı olabildiniz?

Benim kariyerim biraz hızlı başladı diyelim. Ben üniversitede okurken bir kağıda şunu yazmışım: “Üniversiteyi yüksek onur derecesiyle bitireceğim. 5. Sınıfı bir dönem erken bitireceğim. O bir dönemde de Milliyet- Hürriyet gazetelerinin birinde staj yapacağım”. Bu hayalim olsun diye gazetecilik eğitimleri aldım. Kendi fakültemde iletişim fakültesi hocalarının derslerine izin isteyerek girdim. Dediklerimi hakikaten bir bir yaptım; yüksek onur derecesi aldım, okulu bir dönem erken bitirdim, 22 yaşında Milliyet’te köşe yazarı olmuştum. Sağlık yazıyordum. Ve şunu fark ettim; sağlık yüzde 100 bilimle alakalı, bir moda yazarı gibi kendi görüşümü sunamam, veriye dayanan bir şey yazıyorum. Bilimsel anlamda kendimi geliştirmem gerekiyor. Sonra da akademik kariyere başladım. 23 yaşında öğretim görevlisi olarak dersler veriyordum. İlk başladığımda benden büyük öğrencilerim vardı sınıfta. Doktoram bittikten hemen sonra öğretim üyesi olarak atandım, sonra da eczacılık fakültesinde anabilim dalı başkanı oldum. Biraz erken yola çıkmış olmanın verdiği bir şans da olabilir.

- O kadar kolayca olmuş gibi anlatıyorsun ki; gerçekten bu kadar kolay mıydı?

Yok, çok zordu açıkçası. Çok çalıştım. Birçok akşamım arkadaşlarımla eğlenerek geçebilecekken ders çalışarak geçti. Çünkü yüksek lisansım var, doktora yapmam gerekiyor, tezimi yazmam gerekiyor. Evet, bu başarı anlattığım kadar da kolay değil.

- Senin başardıklarını başarabilmek için ne önerirsin gençlere?

Çok çalışın ve hayal edin, günde 10-15 dakikanızı mutlaka hayal etmeye ayırın. Hayal etmek insanın pozitif duygularını çok yükselten bir şey. İnsanın hayal etmesi ondaki itici gücü ortaya çıkarıyor.

“İleride mutluluk virüsü bulunabilir”

- Mutluluk bulaşıcıdır diyorsunuz ya son zamanlarda toplum olarak çok mutlu değiliz. Mutluluk bulaşıcıysa mutsuzluk da bulaşıcı o zaman değil mi?

Ben ileride mutluluk virüsünün bulunabileceğini düşünüyorum. Bunu kitabımda da yazdım; Harvardlı araştırmacılar yaptıkları araştırmalar sonucu aynı ağ içerisinde bulunan insanların mutluluğunun birbirini etkilediğini söylüyor. Çok da büyük bir insan grubuyla yapılmış bu araştırma.

- Bu nasıl oluyor?

Yayılıyor. Belki enerjidir belki de bir virüs. Ya da göremediğimiz bir frekanstır. Aynı ağ içerisinde olduğunuz insanlardan birinin mutluluğu sizin mutluluğunuzu eğer birebir temasınız varsa yüzde 15 oranında eğer birebir temasınız yoksa yüzde 10 oranında etkiliyor. Buradaki rakamlar değişebilir ama önemli olan etkilediğinin bulunmuş olması. Ülkedeki mutsuzluk durumu da yayılıyor. İnsanlar intihar ederken ya da toplumsal kötü bir olay olduğunda o acıyı hissettiğimiz için o anda keyifli bir şey yapsak bile insanın içinde bir burukluk hissi oluşuyor. Çünkü toplumsal bilinç hepimizde var. Sadece toplumsal bilinç değil, aile gibi aidiyet duygusunun içinde bulunduğumuz her şeyde bu var.

- Depresyon mesela?

Depresyon bağırsaklardan kaynaklı bir hastalık olabilir. 2014 yılında yazmıştım hatta. Bir uzman bana “Belki de ileride depresyonun virüsü bulunacak” demişti. “Ve o virüse karşı aşı geliştirilerek kişilerde depresyon oluşması engellenebilecek.” diye de bir varsayımda bulunmuştu.

- O da mutluluk aşısı mı olacak acaba?

Belki de o da mutluluk aşısı olacak dediğiniz gibi, çok güzel söylediniz.

- Umut ve mutluluk birbirini besliyor mu? Yoksa öldürüyor mu?

Çok besler. Ben doktora tezimde iyilik halini çalıştım demiştim ya; iyilik halinin araştırdığım temel 5 parametresinden biri yaşamı anlamlandırma ve hedef odaklı olmaktı. Yani bu ne demek? Hayalleri olmayan, geleceğe dair beklentileri olmayan bir kişinin mutlu olması söz konusu değil. Çünkü yaşama dair herhangi bir isteği, yarın uyanmaya dair motivasyonu olmayacak. Ertesi gün bir şey üretme isteği olmayacak. Ama burada çok kritik bir nokta var. Umut ya da beklenti dediğimiz şey mutluluğu başka bir açıdan olumsuz da etkileyebilir.

- Beklentilerinin karşılanmaması insanı depresyona sürükleyen bir durum olabilir mi?

Bir mutluluk yazarı şöyle yazmış. Mutluluk = hayatta yaşadıklarınız – hayattan beklentileriniz. Hayattan beklentilerimizi çok yüksek tutarsak mutlu olma ihtimalimiz yok ki. Beklentileri çok yüksek tutmak da bizi mutsuz eder beklentilerin çok düşük olması da. O zaman sır nerede? Sır dozda. İlaçta da öyledir. Ben bir eczacı olarak söyleyebilirim ki, okulda bize ilk öğrettikleri şey; ilaç bir zehirdir. İlacın şifa veren bir şey olabilmesi için doğru dozun bulunması gerekir.

- Burada doz ne olmalı?

Beklentileriniz hayattaki gerçeklerinizle uyumluysa, o beklentileri gerçekleştirmek için bir çaba sarf edersiniz. Çabanızın karşılığını aldığınız her bir adımda mutlu olursunuz ve bir sonraki adımı hayal etmeye başlarsınız. Ama bazen insanların beklentileri gerçekçi olmaz. Bu da en çok anne çocuk ilişkilerinde yaşanır. Anne genelde çocuğunu olduğundan daha farklı konumlandırır ve ona dair beklentileri çok yüksektir. Ama çocukta onu karşılayacak bir potansiyel yoktur ya da belki vardır ama karşılama isteği yoktur. Ve beklentiyi karşılamadığı için anneyle çatışma başlar. Anne mutsuz olmuştur. Niye? Çünkü beklentisini yanlış konumlandırdı. Beklentinin gerçekçi olması mutluluğun anahtarı diyebiliriz.

“Yeni trend: Orman banyosu”

- Mental detokstan bahsettiğiniz bir bölüm var kitabınızda. Mental detoks nedir? Günümüzde ne kadar mümkün?

Zaman zaman vücut detoksu yapıyoruz değil mi? Buradaki amaç temizlemek. Aynı şey zihnimiz için de geçerli. Biz zihnimizi de her an toksinlere maruz bırakıyoruz. Sürekli bir uyaranla karşı karşıya olduğumuz bir çağda yaşıyoruz. Whatsapp’larımız susmuyor, Twitter, Instagram sürekli aktif. Bitmek bilmeyen bir uyaran içerisindeyiz. Mental detoks yapmak kendimizi uçak moduna almakla başlıyor.

- Kendimizi uçak moduna nasıl alıyoruz?

İlk olarak hayatımızdaki tüm bu uyaranları bilinçli şekilde yönetmeye başlayarak. Whatsapp’a sürekli girmiyoruz. Mesela yurt dışındaki büyük şirketlerde çalışanlara “Whatsapp detoksu” hakkı tanınıyor. Gecenin bir saati bir yönetici çalışanına Whatsapp’tan yazdığında şirket çalışanı ona cevap vermek zorunda değil. Bu “Sen bu uyarana şu an kendini kapat ve zihnini dinlendir” demek.

- Mental detoks sadece sosyal medya kapatılarak mı uygulanabilir bir şey?

Başka türlü de yapılabilir tabii ki. Mesela sahilde yürüyüş yapmak, orman banyosu yapmak.

- Orman banyosu nasıl oluyor?

Japonya’dan yayıldı dünyaya. Şu an çılgınlar gibi orman banyosu yapıyor insanlar. Ormanda yatıyor, uzanıyor; sadece doğanın sesine, kuş cıvıltılarına kendisini bırakıyor ve bu bir terapi gibi yapılıyor. Bunun uzmanları var. Doktorlar reçete ediyor hatta. Yeni bir akım daha var: Niksen. O da Hollanda’dan yayıldı, anlamı da “Hiçbir şey yapmamak”. Bu çok önemli bir şey. Zihin detoksu işte bu. Bazen pencere karşısına geçiyorsun ve sadece izliyorsun. Bir amacın yok, o an bir şey başarma isteğin yok, sadece izliyorsun. Bir ev hanımı bunu örgü örerek de yapabilir mesela.

- Hiçbir şey yapmamak için çok vaktinin olması gerekmez mi?

Çok az yapılması öneriliyor zaten, mesela haftada 2 saat. Zihin detoksunu yaparken hiçbir şey düşünmeyeceksin, o 2 saatini düşünmeden etrafa bakmaya ayıracaksın.

- Çok fazla olumlu düşünmek mutlu olmaya zorlamak yapaylık doğurmaz mı?

Burada kritik olan şu: Bunu “Ben mutlu olmalıyım, mutlu olmayı başarmalıyım” modunda yaparsa kişi, bu ona negatiflik doğurur. Bizim burada söylemeye çalıştığımız şey şu: Mutluluk güzel bir şey, seni hayatta daha yukarı taşıyacağını fark et ve hayata mutluluk odaklı bakmak için birtakım formüllerden yararlan.

‘Beklentinin gerçekçi olması mutluluğun anahtarı’

‘İnsan metrobüste de iyi hissedebilir mi?’

- Peki, çevresel etkiler? Mesela metroyu hayatından çıkaramıyorsun, metrobüsü çıkaramıyorsun. İnsan trafikte de metrobüste de mutlu olabilir mi?

İnsan her yerde mutlu olabilir. Burada önemli olan şey onu nasıl algıladığın.

- İtiyorlar mesela seni, duvara yapıştırıyorlar…

Ben toplu taşıma çok kullanmıyorum ama trafikte sanki dünyanın en saygısız insanları bir araya toplanmış ve araba sürüyorlar gibi hissediyorum bazen. Ama bu duyguya yoğunlaşırsam ya biriyle kavga edeceğim ya hapishaneye düşeceğim ya da kaza yapacağım. Çok negatif bir yere gidiyor yani olay. Bu nedenle diyorum ki kendime, “Bu insanlar böyle, yargılama Metin. Sen kurallara uyuyor musun ona odaklan”. Burada konu değiştiremeyeceğin etkenlere geliyor çünkü. İtiyor mu mesela metrobüste bir insan, ondan uzaklaşacaksın, itmeyenin yanında duracaksın. Sonra kulaklığını takıp, müziğini dinleyeceksin, kitabını okuyacaksın. Bambaşka bir dünyanın içine sokacaksın kendini.

- Çevresel etkilerden söz etmişken İstanbul’da mutlu olmak zor mu?

İstanbul’da da çok mutlu olmak mümkün. Nasıl algıladığınla da alakalı hep dediğim gibi. Kitapta da şehri tatil köyüne dönüştür başlığında anlattım. Öneriler de yazdım.

- Kitapta bahsediyorsunuz, FOMO’nun önemi nedir?

Sosyal medya çılgınlığıyla gelişen durum. FOMO hiçbir şeyden eksik kalmama, her şeyden haberdar olma isteği. Farkındalık önemli. Böyle bir şeyi fark ediyorsan onu hayatından uzaklaştırmaya çalışacaksın. Ne yapacaksın sosyal medya detoksu yapacaksın, haber detoksu yapacaksın. Burada da diğer her şeyde olduğu gibi denge çok önemli.

15 Aralık 2019 Magazin Bülteni15 Aralık 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber