“Birisinin kızı, eşi, gölgesi değilim”

Köyde yaşayan ilkokul mezunu bir kadınken eğitimine devam etme kararı alıp bugün doktorasını vermeye hazırlanan Reyhan Yakışan “Başarı her insanın ulaşabileceği bir şey, herkes kendine inansın, özellikle kadınlar” diyor

“Birisinin kızı, eşi, gölgesi değilim”

Reyhan Yakışan’dan, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın sosyal medya paylaşımıyla haberdar oluyorum. Köyde kendi halinde yaşayan ilkokul mezunu bir kadınken eğitimine devam etme kararı aldığı, Sakarya Üniversitesi’nde tarih okuyup yüksek lisans yaptıktan sonra şimdi de doktora yaptığını öğreniyorum. Tezi de İslam öncesi Türk toplumunda kadının değişen rolü üzerine. Hemen telefona sarılıyorum ama onu ikna etmek için çabalamam gerekiyor. Sakin ses tonuyla öne çıkmak istemediğini, hikayesinin büyütülecek bir tarafı olmadığını anlatıyor. “Ama” diyor, ısrarlarıma dayanamayıp “Bir faydası olacaksa yapalım.” Öğrencisi olduğu İstanbul Üniversitesi’nin önünde buluşuyoruz. Hikayesini dinledikten sonra soruyorum bugün geldiği noktada kendisini nasıl tanımladığını. Cevabı, Duygu Asena’nın o meşhur “Kadının adı yok” tespitine bir selam gibi: “Ben birisinin kızı, birisinin eşi ya da birisinin gölgesi değilim. Benim kendi adım var. Ben Reyhanım. Tek başına Reyhanım.”

“Birisinin kızı, eşi, gölgesi değilim”

Reyhan Hanım, hikayenizi en baştan alalım mı?

40 yaşındayım. 1.5 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Öncesinde üniversite eğitimim için 6 yıl Sakarya’daydım. Daha önce de bir süre Samsun’da yaşadım. Ama 29 yaşına kadar Ordu’daydım, Aybastı ilçesinde. Sonra oradan ayrılmak zorunda kaldım.

Size eğitiminize devam etme kararını aldıran ne oldu?

Aybastı’da küçük bir köyde doğup büyüdüm. Beni babaannem büyüttü. Ailenin ilk çocuğuyum. Kardeşim dünyaya geldikten sonra annemlerin Amasya’ya taşınmaları gerekmiş ama babaannem beni vermemiş. O yüzden yaşlı bir anne babanın himayesinde büyüdüm. Bir yandan nazlı da yetiştirildim ama belki genetikti bilmiyorum, migren rahatsızlığım vardı. Çok ileri boyutta. Bir atak bitmeden yeni bir atağa geçiyordum ve bitkisel hayatta gibiydim, günlerce uyuduğum oluyordu. Gittiğim doktorlar da gayet sağlıklı olduğumu söylüyordu. En sonunda bir nörologa gittim. Hastalığımın çok ciddi olduğunu söyledi. Bana ilaç tedavisi önerdi ama ayrıca “İşe girip çalışacaksın” dedi. “Çalışamam, köyde yaşıyorum” dedim. “O zaman tarlada çalışacaksın. Ama mümkünse bir işe gir” dedi. İlkokul mezunu olduğumu söyledim. Dışardan bitirmemi tavsiye etti. Aslına bakarsanız köyde yaşarken de hep okuyan bir insandım. Ama böyle bir idealim yoktu. O dönem köyün imamı babama beni okutmasını söylemişti, onu hatırlıyorum. Aslında köyümüz geri kalmış bir köy de değil. Ekonomik durumumuz da kötü değildi. Ama kimse bunun üzerinde durmadı, ben de ısrar etmedim.

Doktor bunu söylediğinde tepkiniz ne oldu?

Önce itiraz ettim, “Beni buna bulaştırmasanız” dedim. “Hayır” dedi, “Çivi çiviyi sökecek”. Yani eğitime doktorun verdiği bir ilaç olarak başladım. Sadece iyileşmeye yönelikti.

Ve sizi iyileştirdi...

Doktor, içinde bulunduğum odaktan ancak böyle kurtulacağımı söyledi ve gerçekten de öyle oldu. Başka şeyler de tavsiye etti, resimle uğraşabilirsin, enstrüman çalabilirsin dedi ama eğitimi özellikle vurguladı, “Seni diplomalı görmek istiyorum” diye... Bunun çok işe yaradığını düşünüyorum. İyileşeceğime inandım ve kısa sürede sihirli bir değnekle dokunmuşçasına normale döndüm.

Sonra da devam etmek istediniz?

Ailevi bazı şeyler yaşandı, oraya girmeyi çok istemiyorum ama... Aybastı’dan ayrılmak zorunda bırakıldım, üvey anne darbesiyle. Şu kadarını söyleyebilirim: Gerçekten tetikleyici şeyler oldu. Bunlar olmasa böyle olmayabilirdi. Ben heves ettim okuyacağım da diyebilirdim ama öyle değil. Tamam doktor tavsiyesi, bu da bir yere kadar. Ben bir geceyarısı sokak ortasında kaldım. İşte o an çok düşündüm. Bir kadının kendinden başka sığınabileceği kimsesi olmadığını... Güçlü durmak, ayakta kalmak zorunda olduğunu... Köyde büyümüşüm, şehirde yaşama deneyimim yok. Çalışma geçmişim yok. Bir süre Samsun’da amcamın evinde kaldım. Uzun süre iş aradım. Bulamadım. Bununla imtihan edildiğimi düşündüm. 6 ay kadar bir markette çalıştım, sonra özgüvenimi geri kazandım. Lise sınavlarını verdim. Sonra üniversiteye hazırlandım, çok ciddi çalıştım. Sakarya Üniversitesi’ni kazandım. Ve Sakarya benim gerçek memleketim oldu diyebilirim. Orada ayağa kalktım diye düşünüyorum. 6 yıl yurtta kaldım. 5 kişilik odalarda. Arkadaşlarımdan yaşça büyük olduğum için bana abla dedikleri de oluyordu ama onlar da beni ruhça gençleştirdi. Yabancı öğrenci arkadaşlarım da oldu.

Yakın çevrenizin tepkisi ne oldu?

Çok destek aldım. Köyüme gittiğimde herkes övgüyle karşılıyor. Çocuklarına örnek gösteriyor.

Geriye dönüp baktığınızda en büyük kazancınız ne oldu sizce?

Kendimle çok gurur duyuyorum, birçok zorlu aşamadan geçtim. Bunlar beni insanlıktan da çıkarabilirdi, hep kendime telkinde bulundum: Bir savaşın içerisindesin, yıkılmayacaksın, ölmen gerekiyorsa bir ağaç gibi ayakta öleceksin. Bunları yaparken değerlerini yitirmeden, insanlara sevgini, güvenini kaybetmeden ayakta duracaksın. Öyle de oldu. Onurlu bir duruş sergiledim hayata karşı. Başarı her insanın ulaşabileceği bir şey, yeter ki kendine inansın, o kırılma noktasını biraz zorlasın. Herkes her şeyi başarabilir.

 Hedefiniz akademik kariyer mi?

Buraya kadar geldiysem, o profesör unvanını da görmem lazım diye düşünüyorum. Bu alanda üretmek, üretken ve faydalı bir insan olmak hedefim. Elimden ne kadarı geliyorsa. Bence yaptığım şeyin adı azimdir, zeka değil. Zeka olup azim yoksa hiçbir şey yapamayabilirsin ama az bir zekaya azim eklersen çok şey yapabilirsin diye düşünüyorum. Benimkisi azim. 

Bunu herkesin yapabileceğini vurguluyorsunuz...

Çok inanarak söylüyorum, herkes yapabilir. Benimki gibi o kadar çok hikaye var ki, onların yanında özel olduğumu hiç düşünmedim. Kesinlikle herkes yapabilir, üstüne basa basa söylüyorum, herkes kendine inansın, özellikle kadınlar.

 Bir kadın olarak hayatta yalnız kaldığınız bir an, sizin yolunuzun taşlarını döşemiş. Bugün geldiğiniz noktada kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Ben birisinin kızı, birisinin eşi ya da birisinin gölgesi değilim. Benim kendi adım var. Ben Reyhanım. Tek başına Reyhanım. Bu çok güzel bir şey.

“Eski Türk toplumları çok feministmiş”

Kendinize feminist der misiniz?

Hayır. Bu kavram bana biraz itici geliyor. Feminist deyince erkeği dışlayan, kadını tek başına sivrilten bir yaklaşım olarak görüyorum. Kadını koruyup da haddini bilmeyen erkeğe haddini bildirmek olursa tamam, feministim. Ayrıştırıcı olduğunu düşünüyorum, ben eşitlikten yanayım. Açıkçası benim için iyi insan olmak önemlidir.

Feminizm tam da kadın-erkek eşitliğini savunuyor?

Eğer eşitlikse tabii ki feministim. Feminizm eşitlikse o zaman eski Türk toplumları da çok feministmiş, bunu rahatlıkla söyleyebilirim.

“Kadına ait olan yer geri verilmeli”

Teziniz İslam öncesi Türk toplumunda kadının değişen rolü üzerine. Neden bu konuyu seçtiniz?

İslam öncesi Türk toplumunda kadın çok özerkti. Elimizdeki kaynaklar bunu özgürce söylememizi sağlıyor. Türk toplumu, töresinde kadını üstün tutardı. Kadının erkekle her türlü hak konusunda eş noktada olduğu, bugüne göre çok yüksek bir noktadan bahsediyoruz. Maalesef bunu bugün göremediğimiz için bunun üzerine çalışmamız gerekiyor. Kültür kodlarımız nasıl değişti? Türk erkeği naif, kibar ve kadını önceleyen bir yapıya sahipken kadın nasıl ikinci plana atıldı? Kadına ait olan yerin geri verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

Türkiye: Mektup çöpe atıldı, yanıtı Barış Pınarı HarekâtıCNN Türk'e konuşan Cumhurbaşkanlığı kaynakları, ABD lideri Trump'ın diplomatik nezaketten yoksun mektubunun reddedildiğini söyledi.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber