‘Çocuğumun nüfus kağıdı mavi ama kendi pembe’

Çocukları eşcinsel, travesti veya transeksüel olan bazı anne-babalar düzenli olarak toplanıp uzman desteği alıyorlar. “Benim Çocuğum” belgeseli bu ebeveynlerden bazılarının hikayesini anlatıyor

‘Çocuğumun nüfus kağıdı mavi ama kendi pembe’

Benim oğlum eşcinsel olabilir mi? Yok canım, süslenmiyor, kırıtmıyor...” Eşcinsellikle ilgisi bundan ibaret olan bir anne-baba gerçeklerden kaçamayacak noktaya geldiğinde ne olur? Eline pankart alıp eşcinsel hakları için sokaklara döküleceğini, diyar diyar dolaşıp deneyimlerini paylaşacağını,
en sonunda da kameranın karşısına geçip hikayesini anlatacağını tahmin edebilir misiniz?
Birbirlerini buldukça güçlenen, şimdi LİSTAG (Lambdaistanbul Aile Grubu) adı altında koskocaman bir aile olan Türkiyeli LGBTT (lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel, travesti) ebeveynleri, bilginin ve örgütlenmenin insanın hayatını nasıl değiştirebileceğinin çarpıcı bir örneği. Her hafta buluşuyor, ayda bir CETAD (Cinsel Eğitim, Tedavi ve Araştırma Derneği) toplantılarında uzman desteği alıyorlar.
Bu mücadelenin son ürünü, belgesel sinemacı Can Candan’la yollarının kesişmesiyle ortaya çıkan film projesi. Haziran ayında yola çıkan “Benim Çocuğum” belgeseli, yedi yürekli LGBTT anne-babasının hikayelerini anlatıyor. Belgeselin ‘oyuncularından‘ üçüyle; Lambdaistanbul’un eylemcilerinden Öner Ceylan’ın anne-babası Şule ve Ömer Ceylan ve LİSTAG’ın “Ben bir transseksüel annesiyim” kitapçığının yazarı Pınar Özer ile hikayelerini konuştuk. Öyle inançlı ve azimliler ki, filmin hazirandaki Eşcinsel Onur Yürüyüşü’ne yetişmesi işten değil. Ancak maddi desteğe ihtiyaçları var. www.listagfilm.com adresinden ayrıntılı bilgi bulabilir ve küçük bir katkıyla büyük bir adım atabilirsiniz.

‘Çocuğumun nüfus kağıdı mavi ama kendi pembe’

“Oğlumuz evlenemiyor çünkü yasalar onun evlenmesine izin vermiyor.”

“O güne kadar inkar etmiştim, gerçekten duvara tosladım”

* Ne zaman açıldı oğlunuz size?

Şule Ceylan: 15 yıl önce, 25 yaşındayken. Onun kendini kabul etme süreci de biraz uzun sürmüş. Buluğ çağındayken çok huzursuzdu, bir psikiyatra götürdük, iki sene kadar devam etti terapilere. Meğer oğlum ona duygularından bahsetmiş, o “Hayır, sen çok sağlıklı bir çocuksun, tam bir erkeksin, kız arkadaşlar edin, spor yap” filan demiş, onu yanıltmış. Lambda’yı bulup kendi gibi insanları görünce, kendi kabullenişi olmuş. Ama bu olana kadar o 25 yaşına gelmişti. İki-üç senedir de bize ipuçları veriyordu, bizim anlamamızı istiyordu herhalde. Tabii anladık ama kabul etmedik.
Ömer Ceylan: Çünkü bakıyoruz, bizim önümüzde Zeki Müren, Bülent Ersoy gibi birkaç tane imaj var. Bizim oğlumuz süslenmiyor, feminen değil tavırları filan.
Şule C.: Gerçekten çok cahildik ve bunları konuşabilme imkanımız da yoktu kimseyle. İlk anladığım zaman eşimle konuştum, “Tamam artık” dedim, bunun kaçar tarafı yok.”

* Nasıl anladınız?

Şule C.: Anahtarını verdi bana evini temizletmem için. Gittim, iki kişilik bir yatak almıştı kendine ve öyle bırakmış ki ben orada iki kişinin yattığını ve o kişinin onun erkek arkadaşı olduğunu anladım. Gerçekten duvara tosladım. Ve perişan oldum. “Yoktur yoktur” demişim, inkar etmişim o güne kadar. Sonra geldim, eşime anlattım.

* Sizin duygunuz ne oldu?

Ömer C.: Benim benimsediğim bir ilkem vardı: Her bireyin hayatı kendisine aittir. Bunu içselleştirdiğimi o gün daha iyi anladım. Şule’ye de öyle söyledim, onun hayatı ama biz onun ailesiyiz, onun yanında olmak durumundayız. Benim bir zaafım var: Duygularımla düşüncelerimi çok ayırt edemiyorum. Duygum sorulduğu zaman düşüncemi söylüyorum, bak şimdi gene öyle oldu. O anki duygumu hiç hatırlamıyorum.

* Peki o günden sonra sonra gidip oğlunuzla konuştunuz mu?

Şule C.: Olur mu? Fermuarları kapattık. Birbirimizle bile konuşmadık.
Ömer C.: Ama birkaç gün sonra Öner yemeğe geldi bize. Annesine söylemiş. “Babama da söyleyeceğim” demiş, Şule demiş ki “Söyleme”.
Şule C.: Anlayabiliyorsunuz değil mi nedenini? Söylerse iyice ayyuka çıkacak, sanki o daha somut hale gelecek.
Ömer C.: Ama söyledi. Ben de dedim ki “Oğlum, zor bir hayatın olacak ama biz senin yanındayız.” Sarıldık, oturduk yemeğimizi yedik. Ama ondan sonra tamamen kapalı bir dönem. Yaklaşık 10 sene kadar.
Şule C.: Ben oğlumu her şeyiyle kabullendim, tek endişem “Etraf duyar ve ne der?” idi. Hâlâ da bu endişeleri duyuyorum zaman zaman. Nefret cinayetlerini görüyorsunuz, bırakın cinayeti, sözlü saldırılar, incitmeler... Oğlum hak etmiyor bunları, hiçbir çocuk hak etmiyor. Şimdi bizim oğlumuzla ilgili hiçbir problemimiz yok, gerçekten her şeyi çözdük. Oğlumun sevgilisi var, bize geliyorlar, kalıyorlar, onu çok seviyorum. Ama başka anne-babalar bizim yaşadığımız o kabusları yaşamasın. Konuşulur olması çok önemli bu konunun. Tabuluktan çıkması.

* Bu 10 sene boyunca kimseye mi söylemediniz?

Şule C.: Çok yakınlara. Ama bir de şu var, bizim oğlumuz aktivist. Televizyonlara çıkıyor, gören görüyordu ama onlar da bize bir şey söylemiyorlardı. Ayıp diye düşünüyorlardı herhalde. Ama mesela bir dönem habire “Ne zaman evlenecek?” diye soruyorlardı. Ben açılmıyorum kimseye ama bir gün artık fenalık geldi, dedim ki “Öner evlenemiyor çünkü Türkiye’deki yasalar onun evlenmesine izin vermiyor.” Şaşırdı kaldı arkadaşım, “Neden?” dedi, dedim “Öner eşcinsel”. Sustu, bir şey soramadı, insanlar utanıyor. Sonra LİSTAG döneminde kendimi şöyle sorgularken buldum: Benim çocuğum açık, kendini herkese ilan ediyor. Ben bunu saklamakla ona saygısızlık ediyorum, onun bir yalanı sürdürmesini istiyorum.

* Söylediğinizde olumsuz tepkiler aldığınız oldu mu hiç?

Şule C.: Ben hep olumlu tepkiler aldım. Biri hariç. Lise arkadaşlarım var, onlarla buluşuyoruz, abuk subuk şeylerden de bahsediliyor, televizyonda bir yemek programı varmış, bir eşcinsel katılmış, çok neşeli geçmiş. Dedi ki bir arkadaşım, “İb..ler de insanı çok güzel eğlendiriyorlar”. Ben dondum kaldım. Onlar benim çocukluk arkadaşlarım, böyle acımasız olacaklarını hiç ummadım. Görüşmüyorum şimdi.

* Birer aktiviste dönüşmeniz nasıl oldu?

Şule C.: Öner bize açıldıktan sonra bizim daha çok bilgilenmemizi istedi. Eve kitaplar getirdi, Lambda’daki toplantılardan bahsetti. Biz arada bir onun hatırına gittik. Yine bir sefer, iki anne, birkaç aktivist çocukla beraber toplanıyorlarmış arada, ona gitmemizi istedi.
Ömer C.: Orada benim için ilginç bir şey oldu. Sema’yla Günseli anne vardı, benim geldiğimi görünce Sema eşini aradı. Eşi “Benim hanımlarla ne işim var?” diye girmemiş. Arayınca o da geldi. O zaman “Benim görünür olmam lazım” dedim. Çünkü babalar daha geride duruyorlar.

‘Çocuğumun nüfus kağıdı mavi ama kendi pembe’

Pınar Özer: “Doktor bana ‘Çocuğun transeksüel, kabule geç’
dediği zaman öyle bir tokat yedim ki...”

“16’sında bir erkek evlat kaybettim, 16’sında bir kız çocuğum doğdu”

* Pınar hanım, sizin hikayeniz çocuğunuz çok küçükken başlıyor...

Benim çocuğum hazırlık sınıfındayken anoreksiya nervoza oldu. Psikologlara götürdüm, “Üstelemeyin, yerse yer” dediler. Lise 1’de tamamen içine kapandı. Hocaları çocuğumdan çok memnun olduklarını, fakat sürekli dersin ortasında tuvalete gittiğini söylüyorlardı. Çok sonra öğrendim, meğer nedeni, kendini hissettiği cinsiyetin tuvaletine gitmek istemesiymiş. Sonra 2006 yılında anevrizma geçirdim, ölümün kıyısından döndüm. Eve döndüğümde çocuğum ağlayarak bana mutsuz olduğunu söyledi. “Anne” dedi, “Ben başkayım, bedenim başka.”

* Bunun ne demek olduğunu anladınız mı?

Bir saniye düşündüm ve şizofren olduğuna karar verdim. “O ne demek yavrum?” dedim, “Ben aslında kızım” dedi. Bunu kimseyle paylaşmadım, deniz kenarlarında ağladım, camilere, yatırlara gittim, gitmediğim psikiyatr, denemediğim tedavi kalmadı. Sonunda bir gün alışveriş merkezinde zorla ona bir tişört almak için kabinde boğuşurken göğüsleriyle karşı karşıya geldim. Bayağı kız çocuğu göğüsleri vardı. “Bu ne?” diye bağrındım, “Adaçayından anne” dedi. Adaçayında östrojen varmış. Bir doktor bizi Çapa’ya yönlendirdi, Prof. Dr. Şahika Yüksel’e. Profesör kızımla konuştu, sonra bana “Benden ne bekliyorsun? dedi. “Çocuğumun durumunu öğrenmeye geldim, çok yoruldum, kabule geçmeyi bekliyorum” dedim. “Ruh hastası” diyecek, ben de kabul edeceğim. Bu arada da “Ben kızım” dediğinde çocuğuma ilk şiddeti ben uygulamışım. “Böbreküstü bezlerine bakmak lazım” diye onu kandırıp üroloğa götürdüm, muayene ettirdim biri tecavüz mü etti diye. Sürükledim onu doktor doktor, bu şiddet değil miydi? Şiddetti. Doktor hanım “Çocuğun transseksüel, kabule geç” dediği zaman öyle bir tokat yedim ki...

* Ne yaptınız o an?

Çapa’nın onkoloji bahçesindeki bankı hayatım boyunca unutmam. Orada 16 yaşında bir erkek evlat kaybettim, böğüre böğüre ağladım. Sonra o bankın üstünde 16 yaşında bir kız çocuğu dünyaya geldi ve onun penceresinden baktım, kadın bedenindeyim ama aslında erkeğim gibi düşündüm ve bedenimin içinde hapis kaldığımı fark ettim. Ben ona yardım etmezsem o hapisten çıkamayacaktı. Eve gittim, Google’a giriyorum, bir merci arıyorum, bir insan arıyorum. Sonunda Lambda diye bir şey buldum. Anayasa çalışmaları yapıyorlarmış. Ben “Anası olmayanın yasası mı olur ayol?” dedim, “Ben anayım, bu çocukların analarını toplayalım, yasa öyle olur”. Kalktım gittim, durumumu anlattım. Transseksüel ebeveyni olduğunda saklayamıyorsun bir şey. Çocuk 16 senenin yaşanmamışlığıyla kaşını en ince alıyor, tırnağını en uzun yapıyor. Onu okuldan almam gerekiyordu, açık liseye yazdırdım. Ojesini ben aldım, sutyenini ben bağladım. Onu bağlarken dört mevsimi yaşadım. “Ben ne yapıyorum?” dedim, “Yok yok, o öldü” dedim, “Bu onun ikizi” dedim, o bir döndü “Ne güzel oldu değil mi anne?” dedi, “Evet yavrum” dedim. Tay tay bebek gibiydi, trans bebekler öyledir, elinden tutamazsanız düşerler.

* Babası ne yapıyordu bu arada?

Babası, Karadeniz’in bir şehrinde göz doktoru. “Hekim arkadaşlarım ne düşünür?” filan diye herhalde, çocuğuyla pek ilgilenmedi. Üniversite sınavlarında çok zorluk çektim. Çocuğumun nüfus kağıdı mavi, kendi pembe. Profesörden antetli kağıda “Üniversitemizde şu tanıyla izlenmektedir” diye yazı aldım. Nüfus cüzdanını koydum, o kağıdı koydum, kendi kartımı koydum bir zarfın içine. O çünkü o kimliği ellemek bile istemiyor. “Sınava girmeden görevlileri dışarı çağır” diye tembihledim, “Bu zarfı ver, kurcalamasınlar milletin içinde.” Üniversiteyi kazandı, dekana gittim. Biz çocuklarımıza organlarına bakarak bir isim koyuyoruz ya, benim kızım o isimle nasıl anılsın okulda? “Gitmem” diyor. Dekana “Çocuğumun isim değiştirme davası olacak, 18 yaşını doldurmasını bekliyoruz. Ama okulda bu isimle bilinmek istemiyor” dedim. O sene idare ettiler. Bir sene sonra isim değiştirdik.

* Cinsiyet değiştirme ameliyatı nasıl oldu?

Sanki ben altı senedir hamileydim, o gün doğum yaptım. Hastane odasını balonlarla süsledim, ona Cindy gelin bebekli defter aldım, tüylü, ‘I Love You’ yazılı kalem aldım. Onu ilk defa her şeyi tamamlanmış bir kız çocuğu olarak gördüğümde o mutlu olacak diye çok mutlu oldum. Her şeyi yeniden öğrettim ona. Tuvalet temizliğini bile.

* Küçükken onun durumunu tahmin edeceğiniz ipuçları verdiğini hatırlıyor musunuz?

Veriyordu. Dans seviyor, kız çocuklarının bebeklerine saldırıyor, evde bebek bulamıyor, saç fırçasının üzerine dantel koyuyor, oynatıyor. Ama ben hep vuruyorum, çimdiriyorum, çemkiriyorum. İlk işkenceyi ben yaptım. Babasının hekim arkadaşları diyorlardı ki “Ne bu senin çocuğun karı gibi kıvırtıyor?” Ben babasına yükleniyordum, “Sen buna top alıp oynatmıyorsun, maç yapmıyorsun” diye.

* Kızınız geliyor mu toplantılara hiç?

Arada bir onur haftalarına filan gelir. Ona söylüyorum, “Niye ben transım demiyorsun?”, “Heteroseksüeller merhaba ben heteroseksüel Ayşe mi diyorlar?” diyor. Onun kendince bir dünyası var, arkadaşları oluyor, sevgilisi oluyor, pek gelmiyor annelerin yanına. Anne aktivist oldu çünkü.

19 Ekim 2019 Magazin Bülteni19 Ekim 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber