“Çok hayran olduğun biriyle aynı filmdesin ve sonra adam ölüyor”

Derya Alabora ile Philip Seymour Hoffman’ın son filmi olarak tarihe geçen “A Most Wanted Man” macerasını, yeni başlayacak dizisini ve tiyatro oyununu konuştuk. “Durduğum zaman yoruluyorum ben” diyor, o yüzden birkaç işi birden yapmak tam ona göre...

“Çok hayran olduğun biriyle aynı filmdesin ve sonra adam ölüyor”

Derya Alabora’yı uzun yıllardır yakından tanıyorum. O nedenle “Aaa meğer Hollywood filminde mi oynuyormuş?” sahteliğine girmeden, zaten tanık olduğum bir süreci sizinle paylaşacak bir söyleşi yapmak üzere evine gittim. Ocakta çayın kaynadığı, nefis yemek kokularının sizi karşıladığı bir evdir onunki... Çaylarımızı aldık, sevgili köpeği Pepe eşliğinde yayılıp sohbete başladık... Alabora, Anton Corbijn’in Almanya’da çektiği, geçenlerde kaybettiğimiz Philip Seymour Hoffman başta olmak üzere Willem Dafoe, Rachel McAdams gibi yıldızları bir araya getiren John Le Carre uyarlaması “A Most Wanted Man” ile sinemalarda olacak yakında. Bir yandan Kanal D’de başlayacak “Paşa Gönlüm” adlı yeni bir komedi dizisiyle ekranlarda, “Gertrude-The Cry” adlı oyunla da Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde...

Nasıl kuruldu bu yurt dışı bağlantısı?

Almanya’da bir film yapmıştım ya, “Die Fremde” (Ayrılık) diye, o film için Harika Uygur önermiş beni. Sonra Harika’ya bir e-posta geldi, Almanya’daki bir cast ajansından.
O filmi izlemişler, “Joe Wright, Anna Karenina’yı çekiyor; Jude Law ve Keira Knightley oynuyor” diyorlar, “Derya’nın ekimde boş vakti var mı?” Ben dedim ki “Herhalde biri şaka yapıyor”. Sonra ciddi olduklarını anladık. Fakat o arada benim ufak bir operasyon geçirmem gerekiyordu, görüşmeyi biraz ileri attılar, o ara
vize aksadı, aksilikler üst üste geldi.

Kaçırdım diye üzüldün tabii...

Tabii canım. Böyle bir projede kapıdan bile baksan, bence önemli
bir şey. Neyse, 1.5 sene sonra aynı ajanstan bu teklif geldi. Bir Türk karakter, Leyla diye, fakat İngilizce çekilecek film. Hem öğrencim hem arkadaşım Selen var, beraber gittik Berlin’e. Sahnelere bakmışım ama ezberlemek aklıma bile gelmemiş. Bir saat var randevumuza, bir anda bende şimşekler çaktı. “Selen” dedim, “Kameraya çekecek olmasınlar?”
“E olabilirler tabii” dedi. Nasıl panik olduğumu anlatamam sana. Oturacak bir kafe falan da yok, bir yüncüye girdik, “N’olur” dedim “Şurada iki dakika oturabilir miyiz?” Verdim Selen’in eline teksti, hızlı hızlı geçtik.

Nitekim çekim yapıldı...

Tabii, gittik ajansa, Anton geldi. Ben de biraz heyecanlı bir tipimdir fakat “kamera” dedikleri zaman, o ruh haline girip repliklerimi söyledim. Memnun oldum kendimden, hiç heyecanlanmadan, çok profesyonelce yaptım diye. Hem yabancı bir ülke hem de İngilizce, benim için üç repliği bile söyleyebilmek zor. Bitti, çıktık, Anton peşimden koştu, “Ben Derya’nın olmasını çok istiyorum, lütfen ne gerekiyorsa yapın” dedi.

“İşini iyi yapan oyuncu dışarıda da yapabilir”

Hamburg’da mı çekildi film?

Evet. Çeçen bir oğlan var, Issa, sokakta görüyorum, perişan bir şekilde, eve alıyorum, karnını doyuruyorum. Sonra bankada yüklü bir miktar parası olduğu anlaşılıyor ve bütün polis teşkilatı peşinde. Çünkü terör eylemi yapmak için geldiğini zannediyorlar.

Willem Dafoe nasıldı?

Görsen, böyle küçük bir adam zaten, oturmuş çekimleri seyrediyor monitörden, notlar alıyor. Ertesi gün sete bir geldi, zımba gibi, rolüne vakıf, bambaşka bir adam. Rachel (McAdams) da çok ışıklı bir kadın.

Philip Seymour Hoffman’la bir araya geldiniz mi?

Onun çekimleri benden sonraydı. Benim işim bitti, o ertesi gün geldi, sadece kamera arkasından baktım sahnesine, o kadar. Çok acayip bir şey, çok hayran olduğun biriyle aynı filmin içinde olma fırsatını buluyorsun ve sonra adam ölüyor. Çok üzüldüm.

Kendini yabancı hissettin mi?

Yok, tam tersi herkes yakın davranıyor. Şunu da fark ediyorsun aslında; işini iyi yapan oyuncuların dışarıda da bunu yapmaması için hiçbir sebep yok. Olabilecek bir şeymiş yani, daha gençken kafaya taksam...

“Bana niye sinema teklif ediyorlar diye şaşırdım”

Niye yapmadın?

Ben mezun olduğumda sadece tiyatro yapmak istiyordum. Çok şaşırmıştım bana niye sinema teklif ediyorlar diye. Türkan Şoray’lar,
Filiz Akın’lar, onları biliyoruz sinemada. “Masumiyet”le Antalya’ya gittiğimizde ödül beklemiyordum. Orası Yeşilçam’a ait bir yer, öyle bakıyorum. Bana niye ödül versinler?

Yeni bir oyuna başlıyorsun, “Gertrude-The Cry”...

Howard Barker’ın bir oyunu bu. “Hamlet”in ahlakçı bakış açısına karşı, bambaşka bir yerden bakmış. Gertrude ateşli bir kadın, herkesle flört ediyor, Claudius’a da gerçekten âşık. Bir-iki sahnede bir çıplaklık durumu da var ama Türkiye’de
o kadar yapamıyorsun.

Zaten bildiğim kadarıyla sen de çıplaklığa çok sıcak bakmıyorsun...

Evet. Türkiye’de yaşadığımız için herhalde. Etrafımdakiler de hoş karşılamaz diye düşünüyorum. Oysa Almanya’da bir tiyatro seyrediyorsun, çok sıradan bir şey soyunmak. Ama bizde böyle bir şey yapsan gelir gazetenin baş sayfasına seni koyarlar.

Oyunda Gonca Vuslateri’yle oynayacaksınız. Nasıl onunla ilişkiniz?

Ben Gonca’yı çok seviyorum zaten, o da beni seviyor sanırım. Hep birlikte bir şey yapma isteğimiz vardı, bakalım yeni başlıyoruz provalara. Alican Yücesoy var ayrıca, Özden Çiftçioğlu, Ruhi Sarı ve Hayati Akbaş.

“Sıcak mahalle dizilerini seviyorum”

Saç rengin niye değişti?

Dizi yapıyoruz Kanal D’ye, daha “normal” bir rengin iyi olacağını düşündük, kahve kızıl yaptık. Bir komedi dizisi, “Paşa Gönlüm” diye. Dedelerinin mirasına konmak isteyen ve birbirleriyle sürekli didişen iki çifti anlatıyor, sıcak bir mahalle dizisi. Dizi olduğu zaman daha böyle sıcak şeyler yapmayı seviyorum. Ama zaten öyle değil mi, Türk televizyonlarında büyük edebi metinler falan anlatmıyoruz, ne kadar sıcak ve sahici olursa karakterler, insanların o kadar hoşuna gidiyor. Ben de bir mahallede büyüdüm Bahçelievler’de, hayatım sokaklarda geçti, komşulara gideriz, çaylar, dedikodular... Dolayısıyla bizim hayatımız da o aslında. Şatoda büyümediğimize göre.

“Dört-beş saat durmadan dans edebilirim”

Bir kadın olarak yaşamında baskılar hissediyor musun?

Hissediyorum. Dışarıdayken biraz daha edepliyimdir. Ahlakçı değilim ama nasıl davranmam gerektiğini bilirim. Çok güzel eğlenirim ancak “Dün geceyi hatırlamıyorum” diyeceğim bir durumum olmaz.

Gece gezmeyi seversin...

Hem de çok. Dans etmeyi çok seviyorum ve performansım oldukça yüksektir, hiç durmadan dört-beş saat dans edebilirim.

Nerede dans ediyorsun?

Off Pera’da en çok. Sen çaldığında her hafta geliyorum biliyorsun. Orada avaz avaz şarkı söylemek, nostaljik bir şeyler dinlemek, saatlerce dans etmek güzel oluyor. Sürekli hareket etmem lazım, birkaç işi bir arada yapabilirim. Durunca daha çok yoruluyorum.

“Aşırı anaç bir karakterim”

Kimileri senin yumuşak ve anaç bir kadın olduğunu düşünür, kimi de sert ve kavgacı. Hangisine yakınsın?

Aslında yumuşak bir insanımdır. Kavga çıkarmam ama bir kavga varsa, en önde giderim. Yoksa aşırı anaç bir karakterim. Misafirlerim olsun, onlara hizmet edeyim, hiç gocunmam. Belki oyunculuğumun bu kadar uç noktalarda olmasının sebebi de bu, sert olduğumda çok sert olabiliyorum, yumuşak olduğumda da dünyanın en yumuşak insanı... Ama kendimden çok başkalarını düşünürüm. Oğlum ve sevdiğim insanlar için her şeyi yapabilecek durumdayım.

Doğum gününde koca bir topluluğa kazanla domatesli pilav pişirmiştin. En ünlü yemeğin o mu?

Domatesli pilav, barbunya, et sote. Ama bütün yemekleri güzel yaparım, yemeyi de severim.

Kilo nasıl almıyorsun?

Kilo alıyorum gördüğün gibi.
Genç kızlığımda 52 kiloydum ve bayağı da zayıftım. Sonra işte 55-56 arasında dolaşırken, dört sene önce, Esra Dermancıoğlu’nun hayatıma girmesiyle Bodrum’dan dokuz kilo almış olarak döndüm.

Esra ne yapmış olabilir?

Birlikte tatil yapıyorduk, “Derya, bir pizzacık yemeyelim, değil mi?” diyor, “Hayır Esra” deyip pizza yemeye başlıyoruz... Esra da yemeyi içmeyi seven bir tip olduğu için bir şekilde tokuştuk, ondan sonra ben yuvarlanarak döndüm.

12 Aralık 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber