“Doğru bildiğimi söylediğimde kimse karışamaz”

Gecikmeli olarak vizyona giren “Kuzu” filminin yönetmeni Kutluğ Ataman: “Herkes gibi hatalı ya da yanılıyor olabilirim ama doğru bildiğimi söylediğimde kimse karışamaz. Hiçbir şekilde susmam. Geçmişte de susmadım, bundan sonra da susmam”

“Doğru bildiğimi söylediğimde  kimse karışamaz”

Kutluğ Ataman son dönemin en çok konuşulan sanatçılarından. Gezi Parkı protestoları sırasında yaptığı açıklamalar uzun süre tartışma yarattı. “Ak Parti baskı yapıyor’ diyorlar ama ben bu baskıyı hissetmiyorum. Gezi’deki barışçı ve demokratik protestonun paralelinde bugün artık daha da net görebildiğimiz kirli senaryolar tezgahlanmaya başladı” sözleri üzerine şimşekleri üzerine çekti. 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaşanan sansür krizinde protesto metnini imzalamayan tek yönetmendi. Altın Portakal’da en iyi film seçilerek beş dalda ödül alan son filmi “Kuzu”, Ataman’ın annesinin vefatı üzerine gecikmeli olarak bu hafta vizyona girdi. Erzincan’da geçen film, çevreye mahcup olmamak için oğluna sünnet düğünü yaptırmak isteyen bir annenin mücadelesini mizahi bir dille anlatıyor. Ataman ile sinemayla başlayan sohbetimiz, kaçınılmaz olarak siyasetle devam etti.

-“Kuzu”, 2008 yılında Kültür Bakanlığı’ndan destek alamamış, senaryonun oryantalist bulunması ve Türkiye’nin imajını zedeleyebileceği görüşüne ilişkin iddialar çıkmıştı.

Aldığım duyumlara göre kesinlikle böyle konuşmalar geçmedi ama bilemiyorsunuz.
O kurullarda karar veren insanların dışarı bilgi vermeleri yasak. Her kafadan bir ses çıkmıştı. Günün sonunda ben de çok iyi anlayamamıştım neden verilmediğini. Türkiye’de bu tür destekler genelde politik nedenlerle ya veriliyor ya da verilmiyor. Bu da çok saçma. Ben bu projeyi ilk yazdığımda daha basit, ufak bir projeydi. Konsepti bu kadar komik değildi mesela. O zaman bir üçleme yapacaktım aslında ama sonra değiştirdim. Üçleme olsaydı hikayeler daha ayrılmış olacaktı. En son hikayede babayı anlatacaktım. Kısmet değilmiş.

-Filmin ilk olarak Erzincan’da gösterilmesini isteyen anneniz de filmi çok beğenmiş.

Annem Erzincan’ı çok severdi. Erzincan’da yapılmış çok fazla film yok. Her zaman Erzincan’la alakalı, oraları tam manasıyla tanıtan film yapılmasını isterdi. Bir dizi yapıldı “Köprü” diye. Bakıyorsunuz Erzincan’la uzaktan yakından alakası olmayan bir şey ama Erzincan’da geçiyor.

“Şimdiye kadar ne yapmak istediysem yaptım”

-Erzincan’da yapılan çekimlerde, memleketinizde olmanızın kolaylaştırıcı etkisi oldu mu?

Esasen ben de kolaylaştıracağını zannediyordum. İstanbul dışına çıktığınız vakit her şey çok zorlaşıyor. Oyuncuların çoğu İstanbul’da dizilerde çalışıyor. Lojistik olarak son derece zor. Bir de dağ köylerinde çekim yaptık. O kış şansa, tuhaf bir kıştı. Birden hava çok soğuk oluyor, eksi 35 dereceye düşüyor. Daha sonra birden güneş açıyor ve kar olması gereken sahnelerde her taraf günlük güneşlik görülüyor. Çekimler 5.5 hafta sürdü. Montajı da Erzincan’da yaptık.

-Çocuk oyuncular çok başarılı. Seçim nasıl gerçekleşti?

Erincan’da afişlerle duyurular yapıldı.
Altı hafta çalıştırma ve eleme süreci oldu. İki oyuncu için 5 bin kadar başvuru oldu. Oyunculardan Hakan Karsak’a çocukları çalıştırdım, çok iyi hazırladı.

-Filmde kız çocuğu karakterinin adı Vicdan, anneannesinin ise Şefkat.

Yazarken dalga geçmeyi seviyorum açıkçası. Vicdan’ın o vicdansız haline “Vicdan” demek geldi içimden. Vicdan sonuna kadar vicdansızlık etmiyor, filmin bir noktasında annesinin tarafına geçiyor. Onu anlamaya ve değişmeye başlıyor. Çocuklar filmde biraz anne-babalarının sulandırılmış halleri. Şefkat de sonuçta şefkatsiz kadın değil, sert bir kadın. O coğrafya ve koşullarda herhalde insanlar biraz sert olmak zorunda.

-Sünnetin, “Millet, aile ve devlet görevi” olarak tanımlandığı bir sahne var. Bu ritüel içinde erkeklik nerede duruyor?

Toplumda erkeklere yüklenmiş bir sürü görev ve yük var. Ataerkil toplumun en büyük kurbanlarından bir tanesi erkeklerin kendisi. “Erkekler kadınlara baskı yapıyor”, “Erkekler avantajlı durumda” ikilemine artık inanmıyorum. Bu erkeklik-kadınlık değil, ideoloji meselesi. Bir kadın da ataerkil davranabilir. Filmde sünnet eleştirisi yok ama hikaye içinde sünnet metaforu aynı zamanda kafa kesme metaforu. Kurban meselesiyle de örtüşüyor. Şimdiye kadar kadın filmleriyle tanındım. Burada da çok güçlü kadın karakterler var ama kuzu benim için erkek. Hep, “Kuzu küçük oğlan çocuğu mu” diye soruyorlar. Filmde gerçek kuzu bence baba. Kendisini kuzulaştırıyor.

-Radikal’den Cem Erciyes’e verdiğiniz bir röportajda, “Konuşma özgürlüğünün olmadığı yerde sanatçının özgür olmasını bekleyemezsin” demiştiniz. Sanatçılar şu an Türkiye’de özgür mü?

Neyi nerede konuştuğunla alakalı olarak özgür ya da değilsindir. Konusuna göre değişir. Şimdiye kadar ne yapmak istediysem yaptım. Kendimi beğenmişlikle söylemiyorum bunu. Mutlaka bir yolunu buldum. İnsanların her toplumda dokunulmazlıkları, kutsalları vardır. Eskiden hep, “Batı’da özgürlükler var, Doğu’da yok” diye düşünürdüm. “Sağ sol var. Sol buna, sağ da buna inanır.” Öyle de görmüyorum.

-Genel seçimlerde oy verdiniz mi?

Maalesef kişisel bir aciliyetten dolayı Londra’ya gitmek zorunda kaldım.

-Verecek olsaydınız hangi partiye atardınız?

Açıklamak istemezdim bir kere. Her zaman kara koyun oldum. Beklenenin tersini yaptım ya da hiç yapmadım. Kutuplaşma denen şeyin sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. “Kutuplaşma kötü” diyorlar ama her zaman da kötü değildir. Olması gerektiği için vardır. Kutuplaşma olmamış toplum, ölü bir toplumdur. Kutuplaşmadan çok, içinde bulunduğumuz durumu kaygı verici buluyorum. Ak Parti’nin tek başına iktidar olması değil, şu anki durum bence çok tehlikeli. 53 yaşındayım ve hayatımın dörtte üçünden fazlası koalisyonlarla geçti. Ekmek sırası, gaz sırası... Bunları hatırlayan bir insanım. Onlar geri gelir diye korkuyorum. Koalisyondan neden korkuyorum? İngiltere’de oturuyorum, İngiltere’de de var. Orada devlet oturmuş olduğu için hükümet olmasa da normal hayat yürüyor. Burada seçimden üç ay önce Kültür Bakanlığı’nda konuşacak adam bulamıyorsun.

“Seçimlerde LGBTİ’lere yapılan haksızlık”

-Ak Parti’ye destek vermiş ancak şu an oldukça eleştiren bir kesim var. Kendinizi o kesim içinde görüyor musunuz? Ya da eleştirileri fazla mı buluyorsunuz?

Fazla bulduğum kesin. Önyargıya her zaman karşı çıktım. Bazı durumlarda CHP’nin ya da HDP’nin söyledikleri doğru olmuş olabilir. Çoğunlukla bence Ak Parti’nin söylediği şeyler doğru oldu son zamanlarda. Seçim sürecinde eleştirdiğim şeyler olmadı mı, oldu. Özellikle nefret suçuna giren saçma, lümpen durumları, bahsedilen “Yeni Türkiye” içerisine oturtamadım. Şu an aklıma gelenlerden bir tanesi, LGBTİ’lere yapılan haksızlık.

-HDP adayı Barış Sulu’ya yönelik tehditlerden mi bahsediyorsunuz?

Evet, o süreçten söz ediyorum. Çok saçmaydı. Ben eleştirdikten sonra Ak Parti’den de eleştirenler oldu ama çok cılızdı. Demokrasi herkes için olmak zorunda.

“Murat 124 ile otobana çıkamazsın”

“Komünist devrime inanmıyorum. ‘Burjuvalara karşıyım’ demiyorum. Türkiye’de kendini burjuva olarak konumlamış insanların terbiye edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Galatasaray Lisesi önünde TOMA istemiyorsan, sağlıklı çalışan burjuvaziye ihtiyacımız var. Her şehrinde burjuvazi olması gerekiyor. Murat 124 ile otobana çıkamazsın. İstediğin kadar
çılgın projelerin, atılımların olsun.”

“Stalin posterleri TOMA’dan daha korkutucu”

-Türkiye’de sokağa çıktığınızda kendinizi rahat hissediyor musunuz? Misal, İstiklal’de TOMA görünce tedirgin oluyor musunuz?

Dünyaya bu şekilde, siyah-beyaz bakmıyorum. “TOMA gördüm, devlet baskısı var.” O TOMA bir gün gelip beni de kurtarabilir. “Polis kötüdür.” İyisi de vardır, kötüsü de. Ha, polis genel olarak Türkiye’de yeterince uygar mıdır? Bence değil. İsviçre’de havaalanında polisler ellerinde makineli tüfeklerle dolaşıyorlar. Eğer sen o polisin seni koruduğunu düşünürsen kendini iyi hissedersin. Karşı olduğunu hissedersen belki panik atak geçirirsin.

-Burada öyle bir hissiyat oluşmadı mı?

Polis durup dururken insanlara müdahale etmedi. Gezi olaylarından söz ediyorsak, insanların çadırlarını yaktı zabıtalar. Bulunup cezalandırılmaları gerekirdi. Bundan sonra olaylar büyüdü ve başka yerlere gitti. İstanbul’un en büyük meydanı üzerinde Stalin posterlerini TOMA’dan daha korkutucu buluyorum. Ancak bu, karşılığında daha fazla TOMA istiyorum demek değil.

-“Durup dururken” dediniz. Devlet şiddeti, Türkiye’ye ya da Gezi’ye özgü değil.

Doğru söylüyorsun. 12 Eylül’den beri çok sindirilmiş bir toplum vardı. Darbelerle Gezi’yi karşılaştıramazsın. Gezi, ona göre panayır. 12 Eylül inanılmaz şeylerin yaşandığı süreçti. Devlet şiddeti deyince biz bunu zaten damardan gördük. Bunu gördük diye şimdi olanı hafife almamız gerekmiyor tabii ki. Devlet ve kişi ilişkisi Türkiye’de çarpık, bunun değişmesi gerekiyor. Bunun yolu da doğru düzgün bir anayasa. Devlet şiddetini eleştirebiliriz ama şiddet üzerinden siyaset yapmış herhangi bir görüşün de arkasında bulunamam.

“Bana her türlü kıyafet giydirildi”

-Gezi sürecindeki açıklamalarınız nedeniyle yanlış anlaşıldığınızı ya da linç edildiğinizi düşünüyor musunuz?

O an için “linç” diye bir kelime aklıma gelmedi. Yanlış anlaşılmaksa alışık olduğum bir şey. “Kutluğ Ataman Gezi sırasında linç edildi” gibi oldu ama bu doğru değil. 1994’te Türkiye’ye ilk geldiğim vakit, tanınmış bir sinema eleştirmeni benimle röportaj yapıp birkaç tuzak soru sordu. Eşcinsel olduğumu ifşa etti. İstanbul’un ortasında kaldım tek başıma. Bana bu ülkeye geldiğimden beri her türlü kıyafet giydirildi. Onun için Gezi’ye son derece aşılı şekilde girdim. Herkes gibi hatalı ya da yanılıyor olabilirim ama doğru bildiğimi söylediğimde kimse karışamaz. Hiçbir şekilde susmam. Geçmişte de susmadım, bundan
sonra da susmam.

11 Aralık 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber