“Dünya üzerinde böyle dolanan biriyim işte...”

Vizyondaki “Silsile”nin başrol oyuncularından İlker Kaleli: “Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Bu beni ben yapan şeylerden biri. Su nereye akarsa oraya gidiyorum. Dünya üzerinde dolanan biriyim işte. Kök salmıyorum. Böyle iyi...”

“Dünya üzerinde böyle dolanan biriyim işte...”

Onu “Kayıp Şehir”in İrfan’ı olarak tanıdık. Arkasından “Kayıp”ta Falko olarak çıktı izleyicinin karşısına. Hakkında “Her an sustalı çekecekmiş gibi duruyor” diyen de var ama onun o “serseri yakışıklı” haline bayılanlar çoğunlukta...
İlker Kaleli bugünlerde vizyonda olan “Silsile” filminde, öncekilere kıyasla daha sakin bir adamı canlandırıyor. Kaleli’yle Karaköy’de, filmin çekildiği mekanda buluşuyoruz. Filmde kafe olmak üzere inşaat halinde görülen yer sahiden kafe olmuş. Filmin yapım tasarımcısı Yaşar Kartoğlu, Gümrük ismini verdiği mekanı nisan gibi açacak.

Bu filmde canlandırdığınız Cenk karakteri daha önce canlandırdıklarınıza pek benzemiyor...
Her insanın dönem dönem kendi duygularıyla bağlantısı kesilir. Tam olarak hayattaymış gibi hissetmezsiniz bazen. Bazı insanlarda bu artık bir yaşam tarzı halini alır. Cenk biraz öyle.

Size çok hayran olan bir arkadaşım Cenk’ten nefret etti. Onun daha kahramanca ve romantik bir şeyler yapmasını beklediklerini söyleyen başkaları da oldu mu?
Türk izleyicisi hep kahramansı başroller bekliyor. Oysa bu, dünyada değişmeye başladı; başroller illa dışa dönük, fiziksel olarak etkileyici, ateşler saçan karakterler değil artık. Her karakter İrfan gibi, Falko gibi değil. Cenk merkezde olmak istemiyor ki... Olayların kahramanı olmak değil
onun derdi. Böyle insanlar var hayatta. Ben de Cenk’i oynamadan önce çok fark etmiyordum. Bir de şu var; Cenk’in yerinde başkası olsa belki gecenin sonuna kadar kalamayacaktı bile... Üstünde çok acayip bir baskı var. Onu daha kahraman ve daha romantik yaparsak bu koşulları ezmiş oluruz.

Filmdeki gibi olaylı geceleriniz oldu mu hiç?
Oldu ama onlardan bahsetmeyeyim şimdi.

Peki... Filmin başrollerinden biri de Karaköy...
Aynen öyle. Bunlar Karaköy’de
değil, Etiler’de yaşansaydı bambaşka
bir hikaye olurdu bu.

“Dizi dediğin en fazla iki sezon olmalı”

Karaköy’ün sizin hayatınızda önemli bir yeri var değil mi?

Evet, Karaköy’ün çocukluğumda bir yeri var. Dedem ailesiyle Van’dan İstanbul’a gelip Karaköy’e yerleşmiş. Babamın Yeraltı Geçidi’nde dükkanı vardı; plak, kaset, atari satardı. Bizim dükkanın karşısında bir çikolatacı vardı, bir de o kalmış aklımda. Sonra hayat benim için farklı aktı. Ortaokulda, lisede koptum buradan.

Bu aralar büyük bir değişim geçiriyor Karaköy. Şimdi yeniden gelmeye başladınız mı?
“Kayıp Şehir” seti Tophane’deydi. O zamanlarda geldik.

Ama çok benimsediğiniz bir yer değil sanki...
Ben hiçbir yeri benimsemiyorum ki... Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Anne-babanın ayrılmasından sonra çok yer değiştirdim. Herhalde onunla ilgili...

Hep bir yere gitme isteği mi duyarsınız?
Hep. Uçakta da bir saatten sonra hadi çıkalım buradan diye kıvranmaya başlarım. Uzun süre bir yerde kalamıyorum. Yıllarca bunun yanlış bir şey olduğunu düşündüm. Zamanla bu hissi beni ben yapan şeylerden biri diye kucakladım.

İki diziniz de çok başarılı bulundu ama ömürleri çok uzun olmadı. Bu normalde bir oyuncu için sinir bozucu bir şeydir ama siz bu sürekli yer değiştirme isteğiniz nedeniyle çok olumsuz karşılamamışsınızdır...
Şanslıyım ki çok özel karakterler oynadım, çok özel dizilerde. Hikayenin tamamlanması açısından sezonu bitirmek güzel olur. Pat diye bitmesi tatsız tabii ama çok da karalar bağlamıyorum dediğiniz gibi. Beş sezon, 10 sezon yapamam ki ben zaten. Dizi dediğin en fazla iki sezon olmalı Türkiye’deki koşullarda.

“Vay be, neler yaşadım diyorum”

Londra Müzik ve Drama Akademisi (LAMDA) için Londra’ya gittiğiniz günleri şimdi nasıl hatırlıyorsunuz?
“Vay be, neler yaşadım” diyorum.

Nasıl tepkiler alıyordunuz Türkiye’den geldiğinizi söylediğinizde?
Deveye mi biniyorsunuz, çatal-bıçak kullanıyor musunuz gibi şeyler...

Ne tepki veriyordunuz?
Başta şaka yapıyorlar zannediyordum. Zamanla alıştım, “Evet devem var benim İstanbul’da, onunla gidip geliyorum işe.
Çatal bıçak da yok, gazete kağıdı üstünde ellerimizle parçalıyoruz hayvanı, öyle yiyoruz” diyordum. Kendimi tutamayıp gülmeye başlayınca anlıyorlardı.

Oradayken İstanbul’da bir şeyleri kaçırıyorum hissi var mıydı?
Buradayken Londra’da bir şeyleri kaçırıyorum hissi var. Londra’ya gitmeden önce burada DJ’lik yaptığım barda, o köşede duran adam hâlâ orada oturuyor. Sokaklar, binalar, trafik aynı...

Neleri kaçırıyorsunuz Londra’da olmadığınız için?
Oyunları, konserleri, kafası açık insanları kaçırıyorum. Şu an orada gelişmekte olan yeni tiyatro akımlarını ve oyunculuk ekollerini kaçırıyorum.

Neden gitmiyorsunuz?
Biraz iş hayatı belirliyor suyun ne tarafa akacağını. Nereye akarsa oraya gidiyorum. O aidiyet hissi Londra’ya karşı da gelişmiş değil sonuçta. Dünya üzerinde böyle dolanan biriyim işte. Kök salmıyorum. Böyle iyi bence. n

“O ‘her işi yaparım’cılardan değilim pek”

Müzik sizin hayatınızda önemli bir yerde...
Müziği çok büyük mutlulukla, hobi olarak yapıyorum. Gitar, piyano çaldım. Uzun süre DJ’lik yaptım. Şimdi de Güntaç Özdemir’le Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde çalıyoruz canımız istedikçe. Arada grup kursak mı falan diye konuştuğumuz olur ama öyle çok albüm falan yapma niyetinde değilim. Ben o “her işi yaparım”cılardan değilim pek.
Bir işi o işe hayatını adamışlar yapmalı bence.

Bir diğer hobiniz de dalış...
Evet, 10 yaşından beri Kaş’ta dalıyorum. Artık Kaş dışındaki dalış noktalarına bakmak istiyorum. Önümüzdeki ay İz TV ile Sicilya’ya gideceğiz bir program için.

15 Eylül 2019 Magazin Bülteni15 Eylül 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber