'Edebiyat ruhun sancılarının tanımıdır'

30 yıldır terapilerinde kitap reçete eden Psikolog Mine Özgüzel yeni kitabı “Edebiyat Terapi”de büyük yazarların insan ruhuna nasıl dokunduklarının şifrelerini anlatıyor.

'Edebiyat ruhun sancılarının tanımıdır'

Edebiyat ruhun sancılarının tanımıdır
Antik Yunan şehri Teb’deki bir kütüphanenin kapısında şu yazı yer alırmış: “İnsanın ruhunun iyileştiği yer”. Bir kütüphane bundan daha güzel tanımlanabilir mi? Kütüphane ruhun iyileştiği yer olunca, ilaç vasfı da kitaplara ait elbet. Peki bu iyileşme süreci nasıl gerçekleşiyor? 30 yıldır terapilerinde kitap reçete eden Psikolog Mine Özgüzel’in Doğan Kitap’tan çıkan “Edebiyat Terapi” adlı kitabı bu soruya cevap veriyor. Özgüzel kitabında Virginia Woolf, Stefan Zweig, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvor, Andre Gide, Dostoyevski, D.H. Lawrence, Kafka ve Albert Camus’nün hayat hikayelerinden hareketle, bu büyük yazarların insan ruhuna nasıl dokunduklarının şifrelerini anlatıyor. Bu hikayelerin kendi yaşamıyla kesiştiği noktalardan örnekler veriyor. Kitaplarla açılan bilinçaltı damarlarının terapiyle birleştiğinde yarattığı mucizelere değiniyor. Özgüzel ile, satış gelirini Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvarı master class öğrencilerine bağışlayacağı “Edebiyat Terapi” adlı kitabını konuştuk.

- Kitabınıza adını veren edebiyat terapi nedir?

Neden okuduğumuzu ve ne için okuduğumuzu algılayarak yaptığımız okumalarda, yazarların çocukluklarını yorumlayışlarından kendi düşüncelerimize girip, o düşüncelerimizi terapi aracılığıyla bilinçüstüne çıkarmak şeklinde yapılan çalışma diyebiliriz edebiyat terapiye.

- Sizin edebiyatla terapiyi buluşturmanız nasıl oldu?

Öyle yazarlar ve kitapları var ki onları okuduğumda onun da benim yaşlarımda aynı alanda aynı sancıları yaşamış olduğunu gördüm. Bu durum ruhsal yapıya nefes aldırıyor. Zihinde yeni kanallar açıyor. Onların yazdıklarından yeni bir öğretiye geçmeseydim, kendi sorunlarımın içinde kaskatı kalacakken, o yazarın kendi sorunlarından yola çıkıp kendini yaratmaya gitmesinin iyileştirici gücü olduğunu fark ettim. Kimi yazarlar, travmalarını o kadar zengin bir dille anlatıyor ki, onların anlattıklarından yola çıkıp kendimizi yakalıyoruz.

- Kitap reçete etme anı nasıl oluyor?

O kişiyi seanslarda dinliyorum. Bir defa benim dinleme olayım, kitap okur gibi dinlemek. Yani ona otantik dinleme deniliyor. Onu dinlerken o anda anlattığı değil anlatamadığı ve anlatmasının mümkün olmadığı anlatılamayanın sancılarını ve onu nasıl hikayeleştirdiğini takip ediyorum.Bazen o kadar tipik bir cümle kullanıyorlar ki o anda “Bir dakika bu cümle nerede vardı?” diye soruyorum kendime, hafızamda o kitabı buluyorum ve bunu muhakkak okumalısın diyorum.

- Doktorların başının ucunda duran kırmızı bir kitap vardır ya… Vademecum. İlaçların bilgilerinin yazdığı… Sizin de yıllar içinde böyle bir rehberiniz oluştu mu?

Kendini geliştirmeye, anlamaya istekli, öğrenme ve düşünmeyi öğrenebileceğini düşündüğüm bir genç karşıma geldiğinde ona, “İster misin bir liste yapalım. Sana 10 kitap önereyim. Bunları oku yavaş yavaş, altını çiz, kavra, tartışalım ve bu 10 kitaptan sonra seninle ne yapmak istiyoruz görelim” diyebiliyorum. Ayrıca içinde okuduğum kitapların isimlerinin yazılı olduğu bir fihristim var. Bazen tam seansı bitmiş giderken “Bana kitap verseniz, bu hafta ne okuyayım” diyor birisi. Seansta bir kavram çıkmamış olabiliyor, hemen dönüp o deftere bakıyor ve hatırlıyorum, sen şunu oku diyorum.

Edebiyat ruhun sancılarının tanımıdır

- Kitapta 9 yazar inceliyorsunuz. Hem onların hayat hikayelerini anlatıyorsunuz hem bu hikayelerinin onların eserlerine nasıl yansıdığını yakalayıp veriyorsunuz. Bu arada kendi hikayenizle onları birleştiriyorsunuz. Ve “onlar beni iç benimle buluşturdu” diyorsunuz. Şöyle diyebilir miyiz, aslında ilk edebiyat terapiyi bu yazarlar size yaptılar, siz de daha sonra danışanlarınıza yaptınız…

Ben okumaların iyileştirici ve tedavi edici bir gücü olduğunu lise yıllarımda felsefe hocam sayesinde fark ettim. Bir gün bana “Sen içe dönüksün sıraların arkasına gidiyorsun, buradan kurtulman lazım. Onun için Dostoyevski oku” dedi. Dostoyevski gibi insanın ruhsal yapısını tüm çıplaklığıyla anlatan bir yazar bana çok iyileştirici geldi. Daha sonra kitaplara kendi sancılarımın ilacı olarak bakmaya başladım. Edebiyatın ruhun sancılarının tanımı olduğunu söyleyebilirim.

- Kitaplarla güzel güzel yaşarken psikolojiye neden ihtiyaç duydunuz?

Edebiyat, bilinçaltını yazıyor. Psikoloji ise terapiyle bilinçaltının sancılarının semptomlarıyla, arızalarıyla uğraşıyor. Edebiyat, benim düşünemeyeceğim dar alanlara bile bilinçaltımdan su gibi aktı. Kavramlarıyla, sözcükleriyle, yazarların yaşanmışlıklarıyla ve yorumlarıyla... Benim bilinçaltı damarlarımı açtı gibi düşünelim. Ama psikoloji olmasa ben o açılanlar kucağımda, öyle kalırdım. Psikoloji, edebiyat sayesinde insanın kendi sancılarını keşfedip buldukları sonuçları alır kendi biliminin içerisinde insanın kendini var etmesini sağlar.

- O noktada terapistin muhteşem gücü devreye giriyor.

Yaşam, bir kez yaşanılan bir olaydır. Yaşam hikayemizden ömür boyu şikayet edip yaşayabiliriz. Ya da hayır, hikayeyi kendi varoluşumuza çevirebiliriz. Edebiyatın bilinçaltı damarlarımızda ortaya çıkardığı bilgileri bilinçüstüne getirip terapinin yardımıyla bir varoluşa çevirmek insanın yaşayabileceği en değerli olay.

- İnsan edebiyatla var oluşunu nasıl sağlar?

Edebiyat ruhun sancılarının tanımıdır

Tek bir gerçek var; çocukluk. Bizim şimdi yaşadığımız, şimdinin gerçeği değil çocuklukta yaşanmışların sadece yansıması. Çocukluğumuza geri dönüp, orada neler yaşadıklarımızı algılayabilmemiz, görebilmemiz, düşünebilmemiz ve öğrenmemiz lazım. İşte bize bunu yaptıran edebiyattır. Çünkü edebiyatçı yazarların yaptıkları çocuklukta yaşadıklarını algılamaları ve yazmaları. Bizim yapmamız gereken edebiyatla çocukluğumuza girebilmek sonra algıladıklarımızın üzerine terapinin yardımıyla şimdiyi ve geleceği oturtmak.

Ben bu kitapla kendi çocukluğumuzda yaşadığımız olaylardan, sancılardan çıkabileceğimizi, kendimizi yaratabileceğimizi, bu sancıların çok büyük şanssızlıklar değil aslında iyi kullanırsak bizim kendimizi yaratmamızda en büyük araçlar olduğunu insanlara yaşatmak istedim.

- Kitaptaki yazarlardan biri de Virginia Woolf. Woolf’un dehasından kendi ruhsal gelişiminize ait ne öğrendiniz ve bunu iyileştirme adına nasıl yorumladınız?

Virginia Woolf’un harika gözlem gücü, canlılığı, zekası ve buna bir şeyin özünü en güçlü sözcüklerle anlattığını da eklerseniz işte Woolf’un dehası. Yaşadığım bir olayın özünü görebilmek ve gerçeğin iç yüzüne gidebilmek. Bu öğretiler beni yaşadığım travmaların ardında bıraktığı bendeki izleri tanımaya götürdü. Tanımaksa bir değere dönüştü yaşamımda.

- Lawrence’dan yaptığınız alıntı ilginç: “Annelerin ellerinden oğulları doğar doğmaz almak gerek, çünkü oğullarına en büyük zararı veren öz anneleridir”. Siz de iki erkek çocuğu annesisiniz. Nasıl yorumluyorsunuz bunu ve hayatınızda nasıl kullandınız?

Benim de tıpkı Lawrence’in annesi gibi babamdan, kocamdan alamadığım kadın erkek ilişkisi içindeki temel algıyı çocuklarım üzerinden yaşamam çok doğaldı. O zaman dedim ki, ben doğal bir anne olarak oğullarıma fazla düşkün olabilirim, onlarla paralel gidebilirim. Onlara olan düşkünlüğümü ve zaafımı bu denli deşifre ettiğimde Lawrence’in annesinin yaşadığı tehlikeli olaya giremedim. Çünkü itiraf ettiğinizde, bir zaafınız bilinçüstüne çıktığında artık tehlikeli olamıyor. Korkularınızı yenerek, bilinç üstünüze itiraf ettiğinizde o zaafınızın sizi yönetmediğini göreceksiniz.

“Baba teyidi almış erkek çocuklara rastlayamadım”

- Sartre’a geliyorum: “Babamın ölümüyle benim özgürlüğüm, annemin esareti başladı. Baba erkek çocuklarının üstünde bir yüktür. Babanın olmaması büyük bir şanstır çünkü erkek çocukları kendi idealini ve kendi erkekliğini kendisi yaratır. Yaşasaydı babam, boylu boyunca üzerime yatacak ve beni ezecekti.” Anlıyoruz ki, bu anne-baba-çocuk üçgeni varoluşa giden yolda en büyük matematik.

Bütün mesleki yaşamım boyunca, birkaç istisna hariç, babanın teyidini almış erkek çocuklara rastlayamadım. Bunu başarabilmeye o çocukların güçleri yetmedi. Zaten yetseydi, Kafka bunu başarırdı. Diyor ki Kafka, “Baba ben ömrüm boyunca senin teyidin için uğraştım. Ve sonunda anladım ki aslında ben beni teyit etmen için uğraşırken sen kendi teyidini arıyormuşsun”. Baba kendi teyidini kendi içinde kuramadığı için çocuğunu özgür bırakamıyor. Orada erkek çocuk teyit alayım derken, aslında imkansızlığı göremiyor. Kafka bunu çok güzel anlatıyor.

Edebiyat ruhun sancılarının tanımıdır

- Erkek çocuk bunu fark edince ne oluyor?

Böyle bir teyit söz konusu değil diyor. Orada Kafka çok güzel bir cümle söylüyor: “Babacım sen bir iş adamısın ben de bir yazarım. Sen kendini kabul edersen, ben de kendimi kabul edersem, sorun bitecek”.

- Simone de Beavoir’ın sizin için farklı olduğunu söylüyorsunuz. Terapilerinizde nasıl bir iş birliği yaptınız?

Ben terapilerimde değil hayatımda Simone de Beauvoir’la bir iş birliği yaptım. Ona gelinceye dek çok sayıda başka varoluşçu feminist yazar okudum. Ama hep dönüp Simone de Beavoir ile bütünleştim. Ben hep daha insanlara dokunmayı, daha temel içgüdülerle onların yol açtığı ilişkilerde var olmayı tercih ettim. Belli bir sadelik içerisinde Simone de Beauvoir gibi...

Kitabın geliri konservatuvarlı öğrencilere

- Bu kitabın geliriyle ilgili planlarınız olduğunu duydum. Siz açıklar mısınız?

Babam ve halalarım klasik müziği çok severdi. Ben doğduğumdan beri evimizde hep klasik müzik çalardı. Müzik bilmem, nota bilmem ama aynı edebiyat gibi klasik müziğin de içime tınısı geçiyor ve çalışmalarımda bana güç oluyor. Hatta Rahmaninov beni çok etkiliyor, nedenini bilemiyorum. Çocukluğumun güzel bir anısı olan klasik müzik adına bu müziği yapan çocuklara dokunabilmek istiyorum. Bu nedenle kitabın gelirini Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvar bölümü master class öğrencilerine bağışlayacağım.

- Edebiyat terapiye örnek olacak 5 kitaplık bir liste hazırlamanızı istesem...

Böyle bir liste vermem zor ama eğer edebiyatın iyileştirici gücünden faydalanmak istiyorum denilirse, o zaman benim yaptığım gibi en temelden, Dostoyevski’den başlayarak klasiklerden gitmekten yanayım. Ama bunu okuyuş biçimi de önemli. İki tane Dostoyevski okuduğumuzda muhakkak Dostoyevski’yi anlatan bir yazar da okumak gerekiyor. Çünkü ben Dostoyevski’yi şöyle algıladım ama bakalım onu yazan Henri Troyat ne diyor? Çünkü bir başka bakış oraya girdiğinde neyi göremediğinizi ya da neyi nasıl algıladığınızı gösterir, eleştirel düşünceye götürür.

Dünyanın en iri kemirgeni 'Kapibara'ya Gaziantep'te yoğun ilgiGaziantep Hayvanat Bahçesi’ne bir ay önce getirilen 2 kapibara hem çalışanların hem de ziyaretçilerin ilgi odağı oldu

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber