“Eski Türkiye’yi geri versinler bana”

Yeniden İstanbul Barosu başkanı seçilen Doç. Dr. Ümit Kocasakal sadece siyasal değil, her anlamda geçmişe özlem duyanlardan. Bunaldığında eski Türk filmleri seyrettiğini çünkü o yıllarda insanların daha mutlu olduğunu söylüyor: “Yeni Türkiye’yi sevmiyorum, eski Türkiye’yi geri versinler”

“Eski Türkiye’yi  geri versinler bana”

İstanbul Barosu başkanlığı için girdiği üçüncü seçimi de kazanan, tartışma programlarında sert açıklamaları ve “Ulusalcılığımla gurur duyuyorum” sözleriyle tanıdığımız Doç. Dr. Ümit Kocasakal aslında kafamızda oluşan imajından çok farklı. Çizgi roman düşkünü, Türk Sanat Müziği hayranı, sinemasever ve futbol meraklısı... Tamam, belki gün içinde ciddi bir şekilde hak ve özgürlükleri korumak için mücadele ediyor ama akşam olup evine gittiğinde kendini ailesine ve hobilerine veriyor.

Büyük bir kesimin siyasete girmesini beklediği Kocasakal’la haliyle hukuk ve siyaset ama daha fazlasını, çizgi roman, müzik, spor
ve sinema konuştuk.

Seçim sonuçları sizi şaşırttı mı?

Açıkçası çok fazla şaşırtmadı. Biz kendimize güveniyorduk. Avukatlar ve İstanbul Barosu yine kendisine yakışır bir seçimi geride bıraktı. Ben kimseyi siyasi rakibim olarak görmedim. Hepsi benim meslektaşım. Farklı düşüncelerimiz olabilir. Bu anlamda seçime katılan bütün gruplara, adaylara, bize oy versin ya da vermesin bütün meslektaşlarıma teşekkür ediyorum.

Baronun politize olduğu eleştirileri de yapıldı bu süreçte...

Biz çok açık yüreklilikle şunu Genel Kurul’a anlatmaya çalıştık: Elbette avukatlık mesleğinin çok ciddi sorunları var. Ancak baro herhangi bir meslek kuruluşu olarak görülemez. Niye? Çünkü bu bir hukuk kurumu. Baronun hukuki gelişmelere gözünü kapatabilmesi mümkün değil. Sadece meslek sorunlarıyla ilgilenemeyiz.
Kaldı ki kanun da bunu söylüyor. Avukatlık Kanunu barolara iki görev yükler: Birincisi meslek onuruna sahip çıkmak; ikincisi hukukun üstünlüğünü, insan hak ve özgürlüklerini korumak. Bu da baronun topluma karşı görevidir. Avukatlık mesleğinin sorunları tek başına ele alınamaz. Bunlar bizim için politika değil. Bizim cumhuriyet duyarlılığımız yüksektir. Cumhuriyetin kuruluş felsefesi ve değerlerine, Atatürk ilke ve devrimlerine, devletin milletiyle bölünmez bütünlüğüne, üniter yapıya, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletine kararlılıkla sahip çıktık. Genel Kurul’a da “Eğer birileri bu değerleri korumayı bir politika olarak görüyorsa biz bu politikaya devam edeceğiz” dedim.

Ulusalcı olduğunuzu söylediğiniz için de eleştiriliyorsunuz....

Ben ulusalcılığımla gurur duyuyorum derken şunu
kastediyorum: Benim için ulusalcılık, ulusunun çıkarlarını küresel çıkarların önündetutmaktır. Bunun ne kötülüğü var? Emperyalizmin gölgesinde barış ve kardeşlik olmaz. Biz emperyalizmi kovacağız ki oturup bütün sorunlarımızı konuşalım. Ben “Cumhuriyet tarihinde hiçbir hata yapılmamıştır” demiyorum. Yapılmıştır. Fakat bu hatalar cumhuriyetin kuruluş kodlarından kaynaklanmıyor. Bunlar iktidarların hatalarıdır. Beni 1930’lara dönmek istemekle de eleştiriyorlar. Evet, istiyorum. O dönemin heyecanını yaşamak istiyorum ben.

“Baroyu halkla kucaklaştırdık”

Seçimlerden önce yazdığınız tweet’ler bana siyasete hazır olduğunuzu düşündürdü: “Yeni binamız inşa ediliyor, Baro TV açıldı, çocuk bakım yerleri hazırlıyoruz...”

Bunları yapmak zorundasınız. Bu yaptıklarımız yapabileceğimiz şeylerdi. Adliyeler arasında ücretsiz servis hizmeti de veriyoruz. Kanlıca’da bir sosyal tesis de hazırladık. Üstelik bu İstanbullulara da açık. Baroyu halkla kucaklaştırmak istiyoruz. Ortaköy’de yeni bir sosyal tesisimiz daha olacak. Bunu da halkımıza açacağız.

“Türkiye şu anda omurilik felci”

Hukuka güvenin kaybolduğuna dair ortak bir görüş var. Siz böyle düşünen yurttaşlara neler söylemek istersiniz?

Bunun hakkında saatlerce konuşabilirim. Demokratik bir toplumun belkemiği hukuk devleti ilkesidir. Hukuk devletinin de omuriliği yargı bağımsızlığıdır. Türkiye şu anda omurilik felci. Bir insanda omurilik felci nasıl bir sonuç yaratırsa burada da aynı sonucu yaratıyor. Yasama yani Meclis hak ve özgürlüklerin yeterli bir güvencesi değildir. Öyle olsa insanlık yargı diye ayrı bir güç yaratmazdı. İktidarın insanları yanılttığı çok önemli bir nokta var. Yargı öyle bir hale getirildi ki sanki bir yerde bir millet var, karşısında da yargı var. İşin püf noktası şu: Yasama ya da yürütme gücünü ne kadar anayasadan alıyorsa, milli egemenliğin ne kadarını kullanıyorsa yargı da o kadarını kullanıyor. Yargı da milletin ta kendisi. Anayasamızın 6’ncı maddesi “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyor, Meclis’indir demiyor. Meclis tek başına milletin egemenliğini temsil etmez. Anayasanın 9’uncu maddesine göre yargı da Türk milletinin yetkisini kullanıyor. Bu sistem mahkemelerin bağımsız olacağı öngörüsüyle kurulmuştur. Bağımsız olmadığı takdirde, herkesin güvencesi olması gereken yargı, herkesin en büyük tehdidi haline geliyor. Şu anda cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı, baro başkanı dahil hiç kimsenin hukuk güvenliği yok bu ülkede.

“Eski Türkiye’yi  geri versinler bana”

İki farklı Ümit Kocasakal var. Biri İstanbul Barosu’nda, takım elbiselerin içinde memleket ve meslek meseleleriyle uğraşıyor. Diğeri evinde çizgi roman, film ve plak koleksiyonlarıyla içindeki çocuğu canlı tutmaya çalışıyor.

“Asıl zenginliğim karım ve çocuklarım”

Yorulduğunuz, sıkıldığınız zaman, gündemden sıkıldığınızda ya da kafa dinlemek için kaçıp gittiğiniz bir yer var mı?

Kendime dönmek yetiyor aslında. Benim en huzur bulduğum yer evim. Evimde beni çok rahatlatan ve çok mutlu eden şeyler var. Birincisi Allah’ın bana bir lütfu olan, hakkını ödeyemeyeceğim karım. Özellikle “eşim” demiyorum. Ben eşim sözcüğüne çok ısınabilen biri değilim. Nazım da şiirinde “Karım benim, baldan tatlı arım benim” dediği için “karım” diyorum. Biliyorum ki beni evde bekliyor.
Ve asıl zenginliğim olan iki çocuğum var. Benim bütün zenginliğim bunlar. Bunun bilincindeyim. Yine Nazım’ın şiiri “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”den yola çıkarak söylüyorum, ben mutluluğun resmini yaptım. Ben eve gittiğimde, ki geç gidiyorum genelde, karım uyumuş oluyor, çocuklar da ona sarılmış oluyor. Usulca girip onların o halini görüyorum. İşte mutluluğun resmi o.

“20-30 sene evvel Türk insanı daha mutluydu”

Hobileriniz var mı?

Türkiye’nin belki de en iyi çizgi roman koleksiyonlarından birine sahibim. Koca adam oldum ama hâlâ düzenli olarak alırım. Çocukluktan kalma bir şey bu. Çünkü bir hayat düşüncem var: İçindeki çocuğu öldürmeyeceksin. “Zagor” tutkunuyum. Onun yanı sıra “Teks”, “Mister No”, “Martin Mystere”, “Ken Parker”, “Büyülü Rüzgar”, “Nathan Never”, “Başka Yerden Hikayeler” serilerini alıyorum. Çantamda da hep bir-iki tane bulunur. Arada oturup okur ve her şeyi unuturum. İyi sayılabilecek bir film koleksiyonum da var.

Çizgi romandan uyarlanan filmlere de meraklı mısınız?

Kapalı değilim ama bu anlamda muhafazakar bir insanım. Çizgi roman çizgi romandır. Mesela renklisini de o denli sevmiyorum. Siyah-beyaz olacak. Filmlerimi tematik olarak da ayırdığım olur. Fakat bana sorarsanız film koleksiyonumun en değerli parçaları siyah-beyaz Türk filmlerim. Ne zaman bunalsam çeker bir film izlerim; Zeki Müren, Belgin Doruk, Ayhan Işık... Neden biliyor musunuz? Birincisi eski İstanbul’u görüyorum. İkincisi 20-30 sene
evvel Türk insanı daha mutluydu. Çıkın şimdi sokağa, herkes gergin. Gerçek Türk insanı o filmlerdeki insanlar bence.

“Bizim acılarımız şarkılarla tütsülendi”

Nostaljiyi seven bir yanınız da var, değil mi?

Çok. Eski filmlerde müzikde dinlersiniz. Dolayısıyla o filmler beni çok mutlu eder. İyi bir müzik koleksiyonum var. Her türden var ama ben sanat müziği tutkunuyum. İnanın kızımın ismi bile sırf bu yüzden Yasemin. Zeki Müren tutkumdan dolayı yani: “Bir demet yasemin, aşkımın tek hatırası...” Şarkı söylemeyi de severim. Fena da söylemem. Sanat müziği dışında fado, Yunan müziği, klasik müziği de severim. Bach, Mozart, Beethoven’ın tüm eserleri var bende. Vivaldi’nin büyük bir bölümü var. Arabesk de dinlerim... Orhan Gencebay’ı severim. Son dönemdeki akil adamlığı beni çok yaraladı ama... Ferdi Özbeğen’in de tüm plakları vardır. Tabii plak koleksiyonum da var.

Şanslısınız, İstanbul Barosu Galip Dede Caddesi’nde. Burada birçok sahaf var plak bulabileceğiniz.

Tabii. Devamlı giderim sahaflara. Ümit Besen’in de bütün albümleri vardır bende. İlk gençliğimizde onların şarkılarıyla acılarımız tütsülendi. Gülden Karaböcek’i de severim... O kadar güzel bir müzik kültürümüz
var ki hepsinin yeri ayrı. Türk
halk müziğinin de değerini bilirim.
1960’lı ve 1970’li yıllara büyük
bir düşkünlüğüm var. Açık söylüyorum: Yeni Türkiye’yi sevmiyorum, bana eski Türkiye’yi geri versinler. Eksikler yok muydu? Tabii ki vardı. Fakat o zamanlar başka bir kimya vardı. Neyse... Benim şiir çevirilerim de var.

Fransızcadan mı?

Evet. Yayına dönüşebilir. Öyle bir düşüncem var. Kendimce bazı öyküler yazıyorum. Deneme de yazıyorum. Hayatıma yön veren bazı yazarlar üzerine araştırmalar yapmak istiyorum; Nikos Kazancakis başta olmak üzere... Bir ara tiyatroyla uğraştım. Brecht oyununda oynamışlığım vardır.

“Dünya kupalarında karımla vedalaşıyorum”

Spor yapıyor musunuz?

Oğlumla evde futbol oynuyoruz, koridor futbolu adını verdik. Gençliğimde futbol oynadım. Profesyonel olarak değil, sokak futbolu. İki elim kanda da olsa futbol izlerim. Dünya kupalarında karımla vedalaşıyorum, “Bir ay sonra görüşürüz” diyorum. Basketbol ve snooker seviyorum. Bu arada iki dönem Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu üyeliği yaptım. Çok ilginç kararlarımız oldu.

Hangi kararlar, hatırlıyor musunuz?

Haluk Ulusoy federasyonunda iki sene üyelik yaptım. Atanmış değil, seçilmiş bir kurulduk biz. Gerçek anlamda bağımsızdık. Cüneyt Çakır’ın yönettiği Manisaspor-Sakaryaspor maçında Çakır’a fiziki bir saldırı oldu. Kokartı da yırtıldı. Çakır bunun üzerine maçı tatil etti. Federasyonun yönetim kurulu bu kararı kaldırdı. Bu büyük olasılıkla Çakır’ın hakemlik hayatını sona erdirirdi. Fakat biz federasyonun kararını kaldırdık ve Çakır’ı haklı gördük.

Hangi takımı tutuyorsunuz?

Galatasaraylıyım. Mektepten de Galatasaraylıyım. Şimdi aklıma geldi, ben Tahkim Kurulu’ndayken Galatasaray’ın da gözünün yaşına bakmadım. “Sulu derbi”den sonra verilen cezanın indirilmesi konusunda görüş bildirenler oldu. Ben de “Bunu yaparsanız öyle bir muhalefet şerhi yazarım ki altında kalırsınız” dedim. Elimde olsa cezayı artırırdım. Hukuk ne diyorsa o!

“İnsanların beni siyasete sürüklediğinin farkındayım”

Sizi eleştirenler kadar “son kale” olduğunuzu düşünenlerde var. Biraz önce saydığınız hizmetleri de düşününce aklıma şöyle bir soru geliyor: Siyaset düşünceniz var mı?

Var. Var derken, bu tür sorular ve talepler oluyor. Samimi bir şey söyleyeceğim: Ben hayatını planlayan bir insan değilim. Evcimen bir insanım, mazbut yaşamı severim. Elimde olsa tamamiyle üniversiteye ve aileme dönmek isterim. Bir de hayalim var; toprak ve tarımla uğraşmak. Bir de zeytinlik... Sinemaya düşkünlüğüm var, film çekmek isterim. Benim hayallerim bunlar. Dediğim gibi hayatı akışına bırakıyorum. Fakat hayatın ve insanların beni siyasete doğru sürüklediğinin farkındayım. Sokaktaki insanlar beni çevirip “Hocam senin oraya gitmen lazım” diyor. Hatta “Baro başkanlığına aday olmayabilirim” dediğim zaman “Tek şekilde kabul ederiz, yukarıya giderseniz” diyorlardı. Milletvekilliğini küçük görmüyorum ama ben İstanbul Barosu başkanlığını çok şerefli bir görev olarak görüyorum. 550 milletvekili var ama bir tane İstanbul Barosu başkanı var.

Siyasi iktidara getirdiğiniz eleştirileri herkes biliyor. Peki ana muhalefete bir eleştiriniz
var mı?

Şunu herkes bilsin: Benim Adalet ve Kalkınma Partisi ile bir derdim yok. Benim derdim siyasi iktidarla. “İktidarı eleştiriyorsun, muhalefeti neden eleştirmiyorsun” diyorlar. Peki muhalefetin elinde yasama gücü mü var? Şimdi “Muhalefet de Meclis’te” diyecekler ama öyle değil. Bizim sistemde bir arıza var. Bizde siyasi partiler ve seçim kanunundan dolayı yürütme, yasamayı yutmuş durumda. Meclis’te sayısal üstünlük kimdeyse o istediği kanunu çıkarıyor. Bunun ışığında, hukuksuzluklar, yargı bağımsızlığına karşı yapılan saldırılar ve ihlaller hiçbir
zaman muhalefetten
gelemez ki. Bir baro başkanı olarak hukuksuzluklara karşı
bir şey söylemek istiyorsanız
ister istemez iktidarla mücadele içinde görünürsünüz. İleride başka bir parti iktidara gelir de
yine hukukla böyle oynarsa, herkesi temin ederim, ben yine aynı şekilde davranırım. Hukuksuzluk kimden gelirse gelsin, kime yönelirse yönelsin karşısında oluruz. Fakat eşyanın tabiatı gereği bunlar hep iktidardan gelir.

“2010’da nasıl başkan oldum anlamadım”

New York’un ardından İstanbul Barosu dünyanın ikinci büyük barosu. Hem hukuki problemlerin hem de mesleki sorunların tavan yaptığı bu dönemde bu sorumluluktan çekinmediniz mi?

Hayat çok garip. İnanın baro başkanlığı benim aklımın ucundan geçmiyordu. Ben mesleğe 1991’de avukat olarak başladım. Dört sene avukatlık yaptım sonra hocalığa geçtim. 2010 seçimlerinde eski başkanımız Muammer Aydın beni kontenjanından kurula aldı. Daha sonra gelişen birtakım hadiseler seçime yaklaşık bir ay kala başkan adayı olarak ortaya çıkmama sebebiyet verdi. Ben hâlâ neden ve nasıl başkan olduğumu anlayabilmiş değilim.

ABD Başkanı Trump: Türkiye'ye tüm yaptırımların kaldırılmasını emrettimABD Başkanı Donald Trump, Türkiye'nin operasyonu bağlamında getirilen yaptırımların kaldırılması için talimat verdiğini açıkladı. Öte yandan ABD Hazine Bakanlığı, 14 Ekim'de Türkiye'ye getirilen yaptırımların resmen kaldırıldığını açıkladı.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber