“Filmlerdeki gibi bir hayat yaşamak istedim”

Geçtiğimiz hafta SİYAD ödüllerinde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Jale Arıkan çocukken hayranlıkla izlediği filmlere özenerek oyuncu olmaya karar vermiş: “Filmlerde herkes çok güzeldi, maceralı hayatlar yaşıyordu. Günlük sıkıntıya dalmıyordu kimse. Her gün aynı şeyi yapmıyordu onlar benim gibi! Böyle hayatlar yaşamak istedim ben de”

“Filmlerdeki  gibi bir hayat yaşamak istedim”

Jale Arıkan “yurt dışında adından söz ettirerek ülkesini gururlandıran Türk” kontenjanından. Küçük yaşta Almanya’ya gitmiş, orada büyümüş, eğitim almış ve sonunda küçükken görüp özendiği o film yıldızlarından biri olmaya karar vermiş. Almanya’da başlayan oyunculuk serüveni mesleğin mabedine, Hollywood’a uzanıyor. Orada Elizabeth Hurley ile “Samson and Delilah”da oynuyor. Son olarak kendisine bu yıl SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) ödüllerinde
En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran, bütün filmi neredeyse tek başına sırtladığı “Zerre” ile dönüyor yine memleketine.
“Çok seviyorum” dediği Beyoğlu’nda yaşıyor şu aralar. Farklı bir kültürde yetişmiş olsa da “Burada hiç yabancılık çekmiyorum, değilim de zaten” diyor. Ama bana kalırsa bir yandan övgüler ve ödüller eşliğinde mesleğini yaparken gerçek bir turist gibi yaşıyor İstanbul’u, tadını çıkarıyor. Çok da iyi yapıyor...

Bekliyor muydunuz bu ödülü?

Yok. Güzel olur diye düşünüyordum ama beklemek kesin bilmek gibi bir şey. Bence hayatta hiçbir şey için beklenti içine girmemek lazım ama yapıyoruz...
Bir de çok iyi oyuncu arkadaşlar vardı, Defne Halman mesela çok iyi oynamış bence.

“Türkiye’deki en değerli sinema ödülü bence”

İsminiz açıklandığı an ne hissettiniz? Daha önce de ödüller aldınız ama herhalde hepsinin ayrı bir yeri vardır...

Evet. Bu çok önemli bir ödül benim için. Bence Türkiye’deki film piyasasının en değerli ödülü. Sinema sektörünün içinden insanların vermiş olması çok değerli.

Altın Portakal’da da sinema eleştirmenlerinin favorilerinden biriydiniz. Herkes sizin adınızı söylemişti. Ama ödül size gelmedi. Bir beklentiniz yok muydu?

Emin olmadığım için kendi kendime hep “Dur bakalım ne olacak?” diyordum. Ama herkes öyle deyince içinizde sahiden ben miyim diye bir şey büyüyor. Öyle hisleri durdurmaya çalışıyorum çünkü kendini kaptırmamak, sabırlı olmak lazım. Muhakkak kapıldığım anlar da oluyor. “Acaba ben mi alacağım gerçekten?” Sonra da sahneye çıkarsam ne diyeceğim diye düşünüyorsunuz, onun paniğine kapılıyorsunuz. Ödülü falan unutuyorsunuz!

“Onlar için değişiğim, egzotik bir tipim”

Siz 6 yaşındayken aileniz Almanya’ya yerleşiyor...

Babam teknik ressamdır.
İlk düşüncesi Almanya’ya gidip okumaya devam etmek ve mimar olmak. Ama oraya gittikten sonra şartlar kolay olmadığı için seyahat acentesi açtı. Ailem hâlâ orada.
Ben de orada büyüdüm. Oyunculuk üzerine eğitim aldım ve mesleğime başladım. Televizyon filmleri, sinema filmleri, tiyatro... Sonra Amerika’ya gittim. Amerika benim her zaman ilgimi çekmiştir, hep bir Amerika hayali vardı içimde onu gerçekleştirdim. Orada dersler aldım, filmlerde oynadım. Büyük bir projem oldu. Elizabeth Hurley ve Dennis Hopper gibi tanınmış isimlerle çalıştım. Belki öyle devam eder diye düşündüm bir müddet ama büyük projelere girmek oldukça zor.

Almanya’da çok fazla başarılı olan, adından söz ettiren Türk var artık. Yine de “yabancısın sen” durumu var mı? Televizyon-sinema gibi bir sektörde Türk olarak kariyer yapmak zor muydu?

Evet, öyle bir durum tabii ki var doğal olarak. Ama bu sadece kötü bir durum değil. İyi tarafları da var; mesela özel oluyorsun. Farklı olmak her zaman kötü değildir, çok güzel tarafları da var...

Siz bu durumun avantajını yaşadınız yani?

Ben yüzde 100 bunun avantajını yaşadım. O zamanlar, bundan
20 sene evvel falan, piyasaya giren
bu kadar Türk oyuncu yoktu.
Öne çıkabildim, ismim duyuldu.

Belki de zorluklarıyla dengeleniyor o zaman...

Aynen... Her şeyi oynatmıyorlar belki, Alman tipim yok çünkü ama onlar için değişiğim, egzotik, hoşlandıkları bir tipim. Ona göre de özel bir yerde oluyorsun, böylece dengeleniyor. Hayatta her şey böyle. Bir şey hiçbir zaman sadece kötü değildir. Ama biz insanlar negatif taraflarına takılmaya meyilliyiz. Zorluklardan korktuğumuz için onlara takılıyoruz.

Oyuncu olmayı neden istediniz?

Çok çocuksu bir histen... Almanya’ya gittiğimiz senelerde televizyonda eski Amerikan filmleri gösteriliyordu. Onları izlemeyi seviyorduk ailece. Fark ettiğim bir şey vardı; herkes çok güzeldi, çok güzel hayatlar yaşıyordu. Her şey
çok maceralıydı. Günlük sıkıntıya dalmıyordu kimse. Hatta her gün aynı şeyi yapmıyordu onlar benim gibi! Her gün okula git falan, ne sıkıcı... Ben de böyle hayatlar yaşamak istiyorum diye düşündüm. Tabii gerçek hayatınız öyle olmuyor ama çok şey yaşıyorsunuz oynarken.

“Evet, bence de çok cesurum!”

Yeni diziniz “Her Sevda Bir Veda”dan söz edelim biraz...

Tomris Giritlioğlu’nun bir projesi. Çok güzel bir karakterim var dizide. Zeynep’le hiç alakası yok. Bambaşka bir sosyal sınıftan. Çok güzel bu açıdan. Benim hayatımla paralellikleri olan bir karakter.

Burada dizi sektörü çok gelişiyor ama şartlar hâlâ kötü, birçok oyuncu şikayetçi bu durumdan. Çok iyi işler bile reyting almadı diye beş-altı bölüm sonra yayından kaldırılabiliyor. Oradan gelip burada çalışmak çok cesur bir hareket...

Evet bence de çok cesurum! Ama dediğim gibi İstanbul’u çok seviyorum, arkadaşlarım, ailem burada. Daha önce güzel projelerim oldu. Böyle güzel şeyler oluyor; ödüller veriyorlar bana falan... Evet, tabii ki riskleri var ama risk almak lazım.

İstanbul’da günleriniz nasıl geçiyor?

Şu aralar çalışmakla geçiyor. İstanbul’da başıboş dolaşmayı çok seviyorum. Rahat ayakkabılar giyip güneşli, güzel bir havada ne tarafa istersem yürüyorum. Kafam, içim boşalsın, rahatlasın... Meditasyon oluyor. İlgimi çeken sokaklara, müzelere dalıyorum. İstanbul’a bakıyorum, çok beğendiğim anlar oluyor,
“Vay be demek burada doğmuşum ha” diyorum.

“Zeynep karakterini çok seksi bulanlar oldu”

O kültürde büyümüş bir kadın olarak Türkiye’de zorlandınız mı? Gece hayatı, kadın-erkek ilişkileri, insan ilişkileri, her açıdan...

Yaşadığım yerde ortam çok rahat, o yüzden seviyorum Beyoğlu’nu. Nişantaşı’nı da... Turistler var, karışık ortamlar... Burada kendimi yabancı gibi hissetmiyorum hiç, değilim zaten. Gece hayatında da bir kadın olarak zorlanmadım. Sen de buralarda yaşıyormuşsun, biliyorsundur; İstiklal’de sabahın 5’inde de yürüyebiliyorsun. Bir şey olmuyor. Takılan salaklar her yerde olabiliyor tabii. Bazı konularda farklılıklar var.

Ne mesela onlar?

Bunlar genellenecek şeyler değil. Muhakkak toplumda farklılıklar var ama ben topluma genel olarak bakmıyorum. Ben zaten bir toplumla arkadaşlık yapmıyorum ki tek tek kişilerle yapıyorum. Onun için o kişiyi ona göre seçiyorum. Mesela “Türk erkeği” deniyor. Türk erkeğini ne yapayım ben, bütün erkeklerle ilişki yaşayacak halim yok. Bir kişiyi, kendine uygun olanı seçiyorsun. İnsanına bağlı çok bireysel şeyler bunlar. Birisi küçük bir şeyden bütün dünyayı çıkarıyor, öbürü bütün dünyayı görüyor hiçbir şey anlamıyor.

İnternette hakkınızda yazılanları okur musunuz?

Bakmıştım bir süre önce. Çok uzun zamandır bakmadım ama. Neden, kötü bir şey mi yazmışlar?

Yoo, çok güzel şeyler yazmışlar hakkınızda. Çok seksi bir oyuncu olduğunuzu yazmışlar mesela. Siz ne düşünüyorsunuz bu yorumla ilgili?

Ne mi düşünüyorum... Ne diyeyim ki şimdi, evet çok seksiyim mi? İnsanlar öyle görüyorsa çok hoş. Medya işlerinde böyle tabii, ne de olsa kadın oyuncuyuz... İnsanlar öyle şeylere takılıyor ya... Ben de biraz seksi olmaya çalışıyorum veya saklamıyorum diyeyim. Ama olmaya çalışmakla olunmuyor aslında. İlginçtir, filmdeki Zeynep karakterini çok seksi bulanlar oldu. O kadının ne öyle bir kıyafeti ne öyle bir derdi vardı.

22 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber