Fransız Sarayı’nın bulunduğu yerde şarap bağları vardı

“Sofrada Baş Başa”nın konukları Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Laurent Bili ve Mehveş Evin...

Fransız Sarayı’nın bulunduğu yerde şarap bağları vardı

Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Laurent Bili, Fransız Sarayı’nın muhteşem bahçesinde espresso’sunu yudumlayarak bekliyor bizi...
Gece Ankara’dan geldiğini ve az uyuyabildiğini söylese de yüzünden hiç belli değil! İyi bir kahveye hayır deme alışkanlığım hiç yoktur, ben de katılıyorum.
Foto-muhabirimiz Ercan Aslan’ı beklerken “off the record” sohbet ediyoruz. Bu arada sohbetin tamamını Türkçe yaptığımızı özellikle belirteyim, zira Büyükelçi gerçekten çok iyi Türkçe konuşuyor...
Ercan gelince aksiyon zamanı! Bahçeyi turlarken I. Mahmud döneminde orduyu “Avrupaileştirme” görevini başarıyla yürüten Kumbaracı Ahmet Paşa’nın büstünü gösteriyor Bili... Kumbaracı’nın, aslında bir Fransız asilzadesi olduğunu bilir miydiniz?
Galatasaray’daki bu tarihi binanın bulunduğu araziyi Fransa, 400 yıl kadar önce almış.
Fransa Büyükelçisi’nin İstanbul rezidansı olarak kullanılan Galatasaray’daki Fransız Sarayı Pierre Laurecisque’in planlarından yola çıkarak 1869’da yapılmış. Bahçenin diğer köşesinde, Milliyet Pazar’ın “yemekli sohbet”i için özel bir sofra hazırlanmış. Sade, bahar çiçekleriyle süslenmiş zarif bir sofra bu... Bili, menüyü bizzat seçme zamanının olmadığını, “Aşçıya saygı göstermek gerektiğini” söylüyor. Başlangıçta deniz taraklı tortelloni var, sunum pek şık...

Laurent Bili: Sofrada doğallığı seviyorum. Şerefinize! (Bir yudum alıyor) Biliyor musunuz öğrenciyken bağ aldım Loire Vadisi’nden...
Mehveş Evin: Öyle mi? Bağlarınızla bizzat ilgilenebiliyor musunuz?
Laurent B.: Evet evet! Ama artık gidemiyorum. Şimdi mekanize oldu... Tortelloni beklemesin, soğursa güzel olmaz.. Deniz mahsüllü yapıldı.
Mehveş E.: Altında ne var?
Laurent B.: Bence biraz dekorasyon! (Gülüyoruz)

“Çocukluğumda Boğaz’dan tonlarca lüfer çıkardı”
Mehveş E.: İstanbul’da iyi deniz tarağı bulabiliyor musunuz?
Laurent B.: Aslında Fransa’da iki tür deniz tarağı var. Coquilles Saint Jacques, büyük olanları. Küçüklere petoncle diyoruz.
Mehveş E.: Coquilles Saint Jacques kızartılır, ağırdır ama pek lezizdir...
Laurent B.: Bretonya’da, yani benim doğduğum yerde, Saint Jacques yemek için çok meşhur bir yer vardır. Benim komşum balıkçı, deniz tarağı topluyor. Masanıza kilolarca tarak gelir sezonda. Tarak çok azaldığı için herkesin bir kontenjanı var.
Mehveş E.: Deniz mahsulleri çeşitleri ve balık türleri Fransa’da da azalıyor mu? Burada aşırı avcılık nedeniyle böyle bir durum var çünkü.
Laurent B.: Mesela?
Mehveş E.: Lüfer balığını bilir misiniz? Boğaz’ın kralıdır lüfer... Ama aşırı avlanma, yavruyken avlama nedeniyle nesli tükenmenin eşiğine geldi. Yeni kurallar çıkarıldı ama kim ne kadar uyguluyor belli değil. Sonuçta benim çocukluğumda Boğaz’dan tonlarca çıkan lüfer, artık bulunmuyor.
Laurent B.: Evet, son 30 yıldır insanların daha dikkatli tüketmesi gündeme geldi. Ben gençken yengeç inanılmaz sayıdaydı. Şimdi çok daha uzak yerlerde çıkıyor. Ama kurallar çok net.
Ve insanlar anladılar ki doğa sonsuz değil. Mantalite çok değişti.
Mehveş E.: Köyünüz nasıl bir yer, gidebiliyor musunuz?
Laurent B.: Çok güzel bir falez ve eski bir şato var... Büyüklerimiz değirmenciydi. Köyümde “Bili Değirmeni” sokağı bile var. Gururlanıyorum. Çok büyük bir şey değil ama yüzyıllardan beri orada yaşıyoruz. Eski bir evimiz var. Diplomat olarak pek çok ülkeye gidiyoruz ama çocukların böyle bir evde büyümesi önemli. Galiba bunda başarılı oldum. Kendilerini “Breton” hissediyorlar. Bakın şu pencerenin üzerinde görünen ELP harfleri... Sizce nedir?
Mehveş E.: Hmm... Fransız Sarayı’nı simgeleyen bir şey olabilir mi?
Laurent B.: Louis Philippe’i temsil ediyor, Fransa’nın son kralı. Aslında bu arma pek yerde kalmadı çünkü yok edilmiş. Burası uzak olduğu için herhalde bırakıldı. Ondan sonra III. Napolyon geldi ve REP yani Republique Française kullanıldı ama burada ELP kaldı.
Mehveş E.: İstanbul’daki Fransız Sarayı’nın muazzam bir tarihi de var...
Laurent B.: Geçen sene bir kitap yayınladık bu binanın tarihi hakkında. 1590’dan beri buradayız, aynı mekanda. Daha önce Galata Kulesi’nin yakınında başka bir yerde kaldık ama orası pek sağlıklı değilmiş. Sonra daha yüksekte olan, o zamanlar tarım yapılan hatta bağcılık yapılan bu yere gelinmiş.
Mehveş E.: Burada eskiden bir bağın olduğuna inanmak zor! Anadolu’nun pek çok yerinde vardı ama İstanbul şarap bağı için uygun muymuş?
Laurent B.: O dönemde yüzde 50 Hıristiyan topluluk vardı. Burası dağ gibiydi herhalde. Bu mahalle daha çok gayrımüslimdi. 1955’e kadar Rum topluluğu vardı... Sonrasını herkes biliyor.

“Bretonya’nın zenginliği deniz mahsülleri ve krep”
Ana yemek geliyor, dülger balığı ve kuzu kulağı...
Mehveş E.: Bretonya’nın taraklarını konuştuk, haricinde favoriniz neler?
Laurent B.: Bölgemin mutfağı o kadar zengin değil. Eskiden oldukça fakir bir bölgeydi. Sanayi Devrimi’nden sonra biraz geri kaldık. En meşhur yemeklerimiz deniz mahsulleri ve krep.
Mehveş E.: Nasıl bir krep?
Laurent B.: İki tür var, biri buğdaydan biri de karabuğdaydan yapılır. Bretonya’da her yerde buğday yetiştirmek mümkün değildi. Fakirler kara buğdayı daha kolay elde ediyordu.
Mehveş E.: Ama şimdi karabuğday krepi daha makbul, daha sağlıklı değil mi?
Laurent B.: Evet ve daha pahalı! Daha çeşitli. Eskiden gözleme gibi iki-üç çeşit vardı... Bretonya’da özel şirketler istiridye yetiştiriyorlar, midye de... İki hafta önce özel bir akşam yemeği yaptık. Midye ve patates kızartması.
Mehveş E.: Belçikalılar bu ikiliyi sahiplendi ama! Brüksel’e ne zaman gitsem midye-patates kızartması yenen restoranlara gidiyorum.
Laurent B.: Ben gençken Bretonlar için bu ikisini servis etmek imkansızdı. Globalizasyon sayesinde alıştık ve artık çok yapıyoruz. Ama bu midyeler Breton tarzı bir akşam yemeği oldu.
Mehveş E.: Ankara’daki restoranlarda İstanbul’dakinden daha bol ve taze deniz mahsulü çeşidi olduğu iddiası vardır...
Laurent B.: İstanbul’a göre emin değilim ama ilginç bir şey... İki üç hafta önce Amasya’ya gittim ve küçük bir balıkçıda yedik. Her şeyin taptaze olduğunu söylediler. Ama Ankara’daki Trilye veya başka restoranlarda daha tazesini bulabilirsiniz.
Mehveş E.: Amasya biraz fazla turistik olmuş.. Hangi restoran iyi, belli değil.
Laurent B.: Kesinlikle, bilmeden gittim. Ankara’da üst kalite lokantalar olduğu için... Söylediğiniz gibi biraz titiz olabilirim.
Mehveş E.: Bu meslekle de gelen bir şey galiba. Farklı ülkelere gidip en güzel yemekleri tadıyorsunuz. Fransız mutfağını konuşuyorduk...
Laurent B.: Fransa’nın en büyük zenginliklerinden biri, mutfağı. Yılbaşında bizim Dış Ticaret Bakanımız geldi. İnanılmaz bir akşam yemeği yaptık. Özel bir şef Fransa’dan geldi. Organik sebzeler kullandı. Anason ve kabak çorbası hazırladı... Foie gras (kaz ciğeri) ve
bir de langoustine vardı.
Mehveş E.: Ege’de langusta denir, ıstakozun bir türü. O yemekten sonra kendinize gelemediniz herhalde!
Laurent B.: (Gülüşmeler) Evet,
evet... Şarabımız da çok güzeldi.
Chateau d’Yquem 88. Bir şişesi 800 avro. İnanılmazdı.

“Ana yemek olarak sosis makarnaya döndük, en azından herkes mutlu”
Mehveş E.: Foie gras dediniz de... Harika bir tadı var, kabul ama kazlara yapılan işkenceyi bilince...
Laurent B.: Doğal ürünler öyle değil. Geleneksel foie gras’nın o kadar kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sanayi bir şekilde olursa başka. Aslında geçen yıllarda mutfakta epey değişim oldu. Özellikle deli dana hastalığından sonra insanlar çok daha dikkat etmeye başladı.
Mehveş E.: Dünyanın her yerinde tarım geleneksellikten çıkarılıyor. Ağır ilaç ve hormon kullanımından sonra bir de GDO çıktı başımıza! Peki, siz mutfağa girip yemek yapar mısınız?
Laurent B.: Türkiye’ye gelmeden önce mutfağa girmiştim. Fransız mutfağı kültürün önemli bir parçası olduğu için, ben de yapabilirim dedim.
Mehveş E.: Ne yaptınız?
Laurent B.: Karışık salata ve baharatlı balık ve et yaptım. Saatlerce çalıştım! Evimizde altı kişi var; biz ve dört çocuk. Çocuklar yemeği 15 dakika içinde bitirdiler. Biri tuzlu buldu, birine baharatı fazla geldi. İki hafta içinde ana yemek olarak sosis makarnaya döndük, en azından herkes mutlu!

“Trabzon’da, yurtevinde daha normal bir hayat yaşadım”

Mehveş E.: Büyükelçiliğe atanmadan önce Trabzon’a gittiniz... 4.5 hafta yoğun Türkçe kursuna gidip bir pansiyonda kalmışsınız. Pek uymuyor bir büyükelçi portresine...
Laurent B.: Çünkü önyargı var sizde (gülüyoruz).
Mehveş E.: Doğru, Trabzon’da Fransız Büyükelçisi olduğunuzu söyleseydiniz tepkiler farklı olurdu...

“Ben de diplomat çocuğuyum, yeni ülkeye gitmek zordur bilirim”
Laurent B.: Çok hoş bir tecrübe yaşadım orada. Ben de emin değildim büyükelçi olacağımdan. Daha normal bir hayat yaşadım, bu tecrübeyi yaşamak istedim. Anonim bir şekilde yurt evinde yaşamak, Türkçe öğrenmek, esnaf lokantasında hanımlarla konuşmak, kitapçıyla sohbet, ev sahibim... Çok daha samimi bir şekilde yaşadım. Trabzon özel bir yer, biraz suçlu hissettim ilk görevimde gitmediğim için. Tarihi bir yer, daha muhafazakar, daha geleneksel bir bölge. Bu anlamda özel ilgim var çünkü Karadeniz Bretonya’ya benziyor.
Mehveş E.: İstanbul’a gelince Saray’dan pek çıkmıyorsunuz herhalde... Trabzon’daki gibi anonim dolaşmalar yok mu?
Laurent B.: Yakında yapacağım. Bu yaz Artvin’e gideceğim. İstanbul’da daha nokta nokta bir yerlere gidiyorum.
Mehveş E.: Dört çocuğunuz var. İkizlerin adını Ankara’daki ilk görevinizdeyken Volkan ve Tayfun koydunuz... Aile bir araya geldi mi, çocuklar eğitim için Fransa’da mı?
Laurent B.: Büyük oğlum Christian ve Volkan Ankara’da, Tayfun askeri liseye gidiyor ve tatil için gelecek. Hanım ve Christian, Türkçe kursuna gidiyor. İnşallah yeni bir Türkofil nesil geliyor. Zor olacak ama!
Mehveş E.: Ben de diplomat çocuğuyum, yeni bir ülkeye gitmenin, her şeyi sıfırlamanın, yeni bir dil öğrenmenin ne kadar zor olduğunu bilirim. Ama diğer yandan hayatı tanımak, zor durumlara uyum sağlamak açısından inanılmaz bir tecrübe...
Laurent B.: Tayfun bu defa gelmek istemedi, “Ben artık dayanamıyorum, yine mi değişeceğiz?” diyerek... Kalmayı tercih etti. Bir sene sonra bizimle gelmeye karar verdi. Bir seneden sonra bu tecrübeyi özledi. Hem geçici olmak kolay değil, hem kalıcı olmak... Çocukların karakteri farklı. Kızım daha içine kapalıdır. Yeni arkadaşlıkta zorlanıyor. Lille Üniversitesi’nde MBA yapıyor, oldukça zeki. Buna rağmen kolay değil.
Mehveş E.: Eşiniz yargıçtı değil mi, Ankara’da ne yapıyor?
Laurent B.: Şimdi elçilikte kurumsal işbirliği ataşesi olarak çalışıyor. Adalet Bakanlığı, Danıştay, Yargıtay arasında...

“Sufle’yi okuyorum”
Mehveş E.: Biraz da edebiyat konuşalım... Türkçe’yi kitap okuyabilecek kadar iyi biliyorsunuz. Sabahattin Ali’yi okuduğunuzu söylemiştiniz. Bugünlerde okuduğunuz yeni bir kitap var mı?
Laurent B.: “Sufle”yi okuyorum şimdi, Aslı Perker’in. Geldiğim yerinde bütün karakterler sufle yapmaya başladılar. Üç kişi var, kadınlar en azından sufle yapmaya başlıyorlar. Biraz yavaş okuyorum Türkçe’yi.
Mehveş E.: Türk sinemasından ne seyrettiniz?
Laurent B.: “Kelebeğin Rüyası”na gitmek istedim ama bilet bulamadım, bu akşam denerim belki. En beğendiğim filmi kesinlikle “Vizontele”. “Mutluluk” da güzel filmdi. Geçen haftlarda Groupama’nın yenilediği bir filmin gösterimine gittim. Çok güzel bir aşk filmi, adı “Vesikalı Yarim”.

“Gazetecinin görevi hükümeti övmek değil”

Mehveş E.: İfade özgürlüğünde ciddi sorunlarımız devam ediyor. Fazıl Say davası gibi.
Laurent B.: Önemli bir konu. AB müzakerelerinde ifade özgürlüğü, insan hakları en önemli konu. Şimdi yeni bir süreçteyiz. Birçok ülke gibi Türkiye terör sorununa karşı yasalar düzenledi. Yeni süreç başarılı olursa çok umutlu olacağım. Çünkü terör biterse birçok engel, ifade özgürlüğü açısından da kalkacak... Gerçek bir demokrasi için hiçbir bahane kalmayacak.
Mehveş E.: Basın özgürlüğünde durumu nasıl görüyorsunuz?
Laurent B.: (Gülüyor) Ben ilk kez 95’te geldim Türkiye’ye. Genel olarak çok daha açık olduğunu düşünmekteyim. Bu son aylarda birkaç dosya Avrupa ülkelerinde soru işareti oluşturdu. İnşallah yeni Anayasa’yla daha iyi olacak.
Mehveş E.: Evet, 15 yıl öncesine göre farklı medya. O zamanki baskı unsurları farklıydı, bunlara bizzat şahit oldum. Fakat Türkiye’de, Fransa’daki gibi bir Le Canard Enchaine (Zincirsiz Ördek) çıkmıyor.
Laurent B.: Canard Enchaine Fransa’da çok özel bir yerdedir. General de Gaulle’ün yardımcıları “Gidip bu gazeteye dava açmak lazım” demişler... Gaulle onlara bakıp şöyle konuşmuş: “Böyle bir şey yaparsam herkes bana güler”. Demek ki ne yapmak istediğini çok iyi biliyordu. Bir gazetede eleştiri olabilir, yanlış bilgi olabilir. Ama kendine güvenli olduğu için önem vermedi. Dava açsaydı herkes ona karşı çıkacaktı. Türkiye’ye gelince... Evet bazen bir gazeteci abartılı veya yanlış yazabilir ama gazetecinin görevi, hükümetin ne kadar iyi çalıştığını yazmak da değil.

“Gençler Osmanlı’nın çöküş dönemini iyi bilmiyor”

Mehveş E.: 2015, Ermeni olaylarının yıldönümü. Bu konuyla çok ilgilendiğinizi biliyorum...
Laurent B.: Duruma bakınca biraz daha umutluyum. Yavaş yavaş anlayış ve diyalog daha ön plana çıktı. Bu sene pek çok yerde anma törenleri oldu. Çok kalabalık olmaması önemli değil. Konuşuluyor, konuşulmazsa hiçbir yere gitmiyoruz. 2015 bir fırsat olabilir çünkü 100 sene çok uzun bir zaman. Ve bence acıları kapatma zamanı geldi. Nasıl yapılabilir? Sadece Türkiye’de yapılabilir bence. Tarih komisyonundan bahsediliyor.
Çok zor bir şey. Akademik çerçevede yeni bir konuşma, diyalog olabilir... Üniversitelere konuşmak üzere gittiğimde, gençlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş zamanını çok iyi bilmediklerini fark ettim. Türkler yaşadıkları acıları bilmiyorlar, Süryanilerin, Ermenilerin acılarını da bilmiyorlar. Belki bir fırsat olacak... Türkiye’nin imajı için önemli bir zaman. Türkiye’yi bir statüko ülkesi değil, daha dinamik, açık göstermesi adına önemli.

“Sokağa çıkıp sorsanız bugün ‘Fransa bizi istemiyor‘ der insanlar”

Mehveş E.: AB müzakereleri konusu Sarkozy döneminde çok sorunluydu. Şubatta Fransa bazı blokajları kaldırdı. Ama medyada da fazla yer almadı. Sokağa çıkıp sorsanız bugün de “Fransa bizi istemiyor” der insanlar.
Laurent B.: Evet. (İçini çekiyor). Eski önyargıların değişmesi o kadar kolay değil çünkü aynı zamanda Fransa, sessizce bir devrim yaptı. Tekrar açık kapı pozisyonuna döndü. (Bahçede kaplumbağayı görüp işaret ediyor...) Ona bayılıyorum. Burada yaşıyor. Neyse... Daha somut olarak beş seneden beri
AB evraklarında artık Türkiye’nin üyeliği hakkında konuşmuyorlardı. Geçen sene sonundan beri artık engel yok.
22 başlık kabul ettik. Gelecek ay bu fasıl açılacak. Sonra birkaç fasıl daha gelebilir. Pratikte hiçbir Fransız vetosu kalmadı. Müzakere içinde sorun vardı; Ankara protokolü. Ona da çalışma yapmak gerekiyor.

“Türkiye artık hiçbir şeyden korkmamalı”

Mehveş E.: Kürt sorunundaki süreç belki bazı şeylerin daha rahat tartışılmasına yol açacak. Bir yandan da Türkler, bu yüzden Ermeni meselesine daha tepkili yaklaşabilir, siz ne düşünüyorsunuz?
Laurent B.: Türkiye’nin bölünmesi korkusu hâlâ yaşanıyor. Bence biraz garip bir şey çünkü Türkiye inanılmaz başarılı bir ülke. İstikrarlı bir iktidar, dinamik bir ekonomi var. Güçlü bir ordu var. Kimse Türkiye’yi bölmeyecek. Belki 90 sene önce başka bir mantığı vardı ama bugünkü Türkiye hiçbir şeyden korkmamalı.

“Vizeyi kolaylaştırmak için kişisel çaba harcıyorum”

Mehveş E.: En çok vizeler soruluyordur size. Ankara anlaşmasında aslında vizeyi kolaylaştıracak maddeler var ama hâlâ şu Schengen başımıza bela!
Laurent B.: Bunun için bir yol haritası hazırlanıyor. Geçen ay çok önemli bir yasa çıktı, yabancılarla ilgili. Benim gelecekte vizenin kalkacağından şüphem yok. Sadece somut bir müzakere yapmak gerekiyor. Bugün AB sorunu Türkiye’den gelen göçmenler değil. Üçüncü ülkelerden Türkiye üzerinden göçmenler sorunu. Geçen sene Türkiye üzerinden Avrupa’ya gelen kayıtsız göçmenler yüzde 80 arttı. Belki bu rakam abartılı olabilir, ama Türkiye doğal olarak yasadışı göç yolları üzerinde. Bir işbirliği yapmamız gerekiyor. Vizeyi kolaylaştırmak için kişisel olarak çaba harcıyorum. Daha az evrak isteyeceğiz işadamlarından, öğrencilerden... Türklerin hissini çok iyi anlıyorum. Öğrenciyken Amerika’ya gittim. Bütün aptal sorulara cevap verdim, “Komünist misiniz?”, “Cinsel hastalığınız var mı?” gibi.
O dönemde hissettiklerimi hiç unutmadım. İnşallah daha çabuk, daha kolay olacak her şey.
Mehveş E.: Güzel söylediniz ama birkaç ay önce bir arkadaşım vize alamadığı için Sorbonne’a kabul edildiği halde gidemedi.
Laurent B.: Maalesef
her zaman bir hata oluyor. İnsanlar şikayet ediyorlar neden diye. Hata olabilir. Aynı zamanda Fransa’da
ve AB ülkelerinde işsizlik oranları çok yüksek.
Bundan dolayı kontrol gerekiyor ama çok üzgünüm durumun olmasına... İşadamlarına, sanatçılara, gazetecilere 5 yıllık vermek gerekiyor.

Fransız Sarayı’nın bulunduğu yerde şarap bağları vardı

MENÜ

* Mantarlı ve deniz taraklı üç renkli tortelloni
* Kuzukulaklı ve sebze garnitürlü dülger filetosu
* Kivi dilimli ve ricotta özlü tatlı
* Şarap: Chablis Premier Cru Montee de Tonnerre 2008

17 Ağustos depreminin hikayesi: YarımBüyük acıların yaşandığı 17 Ağustos depreminin anlatıldığı dizinin süpervizörlüğünü oyuncu Fikret Kuşkan yapıyor. Genç oyuncu Fırat Temir ise ‘Yarım’da depremin ardından stres bozukluğu hastası olan 'Rüzgâr' karakterine hayat veriyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber