Geri Dön

Gezi Parkı’nı bir gün Basel’de görür müyüz?

Geçen hafta dünyanın en önemli sanat fuarlarından birini, Art Basel’i gezerken nereye baksam Gezi’yi gördüm. Sormadan da edemedim: Bu yaşananlar, bir gün bütün dünyanın nefesini kesecek bir eserin ilhamını verecek mi?

Gezi Parkı’nı  bir gün Basel’de görür müyüz?

Dervişin fikri neyse zikri de odur misali, geçtiğimiz hafta Art Basel’i gezerken nereye baksam Gezi Parkı’nı görüyordum.
Juan Genoves’in resimleri mesela... Tuvalin üzerinde toplanmış minik insanlara bakıyorum, ortada çizdiği halkanın Taksim Meydanı olduğuna eminim. Halkanın içindeki siyah-beyaz giyimliler polis. Dışarıda kaçışan rengarenk giyimliler ise direnişçiler.
Aslına bakarsanız o da kendi meydanlarını, kendi “Gezi Park”larını çizmiş bir ressam. 1930 doğumlu Genoves, Franco rejimine, yarattıklarıyla muhalefet etmiş. Siyasi tutuklulara özgürlük isteyen bir poster hazırladığı için hücre hapsine alınmış.
Yıldız Holding’in davetiyle gittiğimiz Basel için uçağa binmeden önce saatlerimi geçirdiğim Twitter’da okuduklarım gözümün önünde resmigeçit yaparken nereye baksam Gezi Parkı görmem çok tuhaf değil belki de.
Genoves’in işinin ardından karşıma Louis Bourgeois’nın heykeli çıkıyor. 1996’da yapmış, adı Welcoming Hands. Bak diyorum, Gezi’dekiler işte bunlar. Sımsıkı tutuşmuş eller. Hem de bronzdan, ne yapsan ayıramazsın. Sonra Perihan Mağden’in yıllar yıllar evvel Bourgeois için yazdıklarını hatırlıyorum: “Bu dünya bazılarımızı öfkeden çığrından çıkarabiliyor. Haklı öfke, mükemmel bir sanatçının elinde, eserlerin en iyisine dönüşebiliyor”. Haklı öfke, sanırım şu an yaşananları en iyi anlatan hislerden biri.
Mükemmel bir sanatçının elinde eserlerin en iyisine dönecek mi? Art Basel’i dolaşırken aklımdan bu soru çıkmıyor. Bu yaşananlar,
bir gün bütün dünyanın nefesini kesecek bir eserin ilhamını verecek mi?
Bugün değilse yarın, değilse yıllarca sonra Gezi Parkı’nın rengarenk çadırları bir gün
gelip Art Basel’in hangar gibi salonlarında kendini gösterecek mi?

Bizi bağlayan ip, iletişimi de engelliyor

Muazzam muhalefetiyle Çin devletinin başını epeyce ağrıtan Ai Weiwei yapmış bunu. 2007 yılında Almanya’nın Kassel şehrinde beş yılda bir yapılan documenta’ya davet edildiğinde 1001 Çin vatandaşını alıp götürmüş yanında. Onların Grimm Kardeşler’in vatanında bir “peri masalı” içinde yaşamalarını istemiş. Kassel’in eteklerinde bulduğu metruk traktör fabrikasının içine kurduğu bir anlamda yurtta ağırlamış 1001 kişiyi. On yataklık, nevresimleri özel olarak tasarlanmış odalar yaratmış o yurdun içinde. Her yatağın başına da Qing Hanedanı’nın sandalyelerini saklayan perdeler koymuş. Şimdi o odalardan biri
Art Basel’in Unlimited salonunda.
Ai Weiwei’nin nevresimleri kadar renkli bir iş de Arjantinli sanatçı Amalia Pica’nın. Strangers / Yabancılar adını verdiği işte, birbirini hiç tanımayan iki kişiyi rengarenk flamaların sallandığı ipin iki ucunda buluşturuyor. Her ne kadar ortak bir amaç için buluşmuş olsalar da aralarındaki değişmez mesafe birbirleriyle iletişim kurmalarını engelliyor. Hah, bağlandık mı yine memlekete! Gezi’deki gençlerle Başbakan arasında işte böyle bir ip var. Rengarenk, tatlı mı tatlı görünen ama onları birbirinden ayıran bir ip...
Şu anda, bu yazıyı yazarken televizyondan Başbakan’ın sesi geliyor. Önce Bülent Ersoy’dan alıntı yaptı: “Seçimle gelen seçimle gider”. Sonra da direnenlere “bir avuç vandal” dedi. Vandal, malumunuz, eski kültür ve sanat anıtlarını yakıp yıkan, bunların değerini bilmeyenlere deniyor.
Benim sanatı Gezi Parkı’na bağlamam gibi, Başbakan da bağlandı mı sanata...
Ne diyeyim, #direnbasel.

Gezi Parkı’nı  bir gün Basel’de görür müyüz

Chiharu Shiota’nın “In Silence/Sessiz” adlı çalışması.

Fahrenheit 451’in yazarı görse bayılırdı

Gezi Parkı’nı hatırlatmayan, seni sıcak gündemden koparan hiç mi iş yoktu Art Basel’de derseniz cevabım hazır: Olmaz mı?
Bunlardan biri Chiharu Shiota’nın “In Slience/ Sessiz” işi. Shiota 1972 Osaka doğumlu. Simsiyah ipliklerle dev bir ağ ördüğü işi, onun çocukluk travmasının kalıntısı.
Çok küçük yaşlardayken, komşularının evinin yanıp kül olduğunu görmüş. İşin ortasında duran piyano da, komşuların kül olan piyanoları... Hem geçmişte kalan bir yuvayı anımsatıyor hem de tekinsizliği hissettiriyor.
Beni bugünden alıp geçmişe savuran işlerden bir diğeri, Şangay doğumlu Chen Zhen’e ait. “Purification Room/ Arıtma Odası”nın içindeki eşyaların ve duvarların tamamı balçıkla sıvanmış. O balçık kuruyup bütün odayı boz bir renge bürümüş. Gördüğüm an “Tutunamayanlar” dedim, “Al onu odaya taşı desen herhalde bu çıkar”.
Bir edebiyat bağlantım daha var. O da Ray Bradbury görse, sanatçıyı iki yanağından öpeceği bir iş. Claudio Parmiggiani, kitaplarla dolu bir kütüphane yaratmış önce. Sonra da onu ateşe vermiş. Bizim Basel’de gördüğümüz ise yanan kitapların duvarda bıraktığı is. “Fahrenheit 451”in yazarı buna bayılmaz mıydı sizce de?

Nazım’ın “inci dişli zenci kardeşi” de Basel’de

Basel, gel şöyle etrafında tur atalım deseniz bir saatte çıktığınız noktaya varacağınız bir şehir. İki büyük fuarı var; biri sanat diğeri de saat fuarı. Dünyanın en büyük sanat fuarlarından biri olan Art Basel sırasında şehrin her yanında da iddialı sergiler açılıyor.
Bunlardan biri de “Açlık” ve “Utanç” filmleriyle hafızamızda yer bırakan Steve McQueen’in 25 işini sergileyen Schaulager.
En etkileyicisi, “Kraliçe ve Ülke” adını taşıyor. Steve McQueen, 2003’te Emperyal Savaş Müzesi tarafından “savaş sanatçısı” ilan edilmiş ve Irak’ta güvenlik önlemleri içinde birçok kayıt yapmış.
Burada gördüğümüz bu yerleştirme onun hayatlarını kaybeden İngiliz askerleri için yaptığı bir anıt. Odaya girdiğinizde tabuta benzer bir kutu karşılıyor sizi. Üzerinde
3-4 santim eninde şerit çekmeceler var. Her birini çektiğinizde bir askerin portresinin yer aldığı pullar görüyorsunuz. Askerlerin aileleri bu projeye büyük destek olmuş, çocuklarının fotoğraflarını McQueen’e vermişler.
Kraliyet pulları basmadıkça bu proje eksik kalacak
Sanatçıya göre bu proje, kraliyet postası bu pulların resmi edisyonlarını yapmadığı sürece tamamlanmamış kalacak. Gelin görün ki Savunma Bakanlığı da kraliyet postası da bu konudaki bütün girişimleri engellemiş. 160 askeri ve ailelerini görmek isterseniz,
bir de internet sitesi var: http://www.artfund.org/queenandcountry/index.php.
Steve McQueen’in beni çarpan işlerinden biri de “End Credits” (filmin sonundaki yazılar) adındaki videosu oldu. Altı saat süren video boyunca McCarthy döneminde FBI’ın siyahi şarkıcı, aktör ve aktivist Paul Robenson için tuttuğu binlerce belgeyi görüyoruz.
1898 doğumlu Robeson, hayatı boyunca ırkçılıkla mücadele etti. Azmetti, Columbia Üniversitesi’nde hukuk okudu; baroya kabul edilen ilk siyahi avukat oldu. 1934’te ziyaret ettiği Sovyetler Birliği’nde sosyalizmden etkilendi. 1949’da New York’taki veda konserinde Ku Klux Klan saldırısında linç edilmekten son anda kurtuldu.
Robeson, Nazım Hikmet’in serbest bırakılması için dünya çapında kampanya başlatmış, dört şiirini de bestelemişti. Nazım’ın teşekkürü “Korku” şiiriyle geldi: “Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robeson/ inci dişli zenci kardeşim/ kartal kanatlı kanaryam/ türkülerimizi söyletmiyorlar bize.”
Nazım Hikmet’in de sözünü ettiği gibi, Robeson’a dünyayı dar edenler yalnızca ırkçılar değil, komünizm fobisinden muzdarip devletti aynı zamanda. Sürekli FBI’ın gözetimi altında yaşadı, hakkında soruşturmalar açıldı, pasaportu elinden alındı. Geriye, McQueen’in sarsıcı işini yaratan binlerce FBI belgesi kaldı.

13 Aralık 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber