Güney Kore’ye doyamadık!

Ünlü oyuncu Cemal Hünal ile Güney Kore seyahatine çıktık. 600’lü yıllarda yapılmış bir tapınakta Budist gibi yaşadık, yer sofralarında yemek yedik, eski Kore evlerinde kaldık ama ülkenin modern yüzünü de gördük

Güney Kore’ye doyamadık!

Oynadığı “Paramparça” dizisine ara verilmesini fırsat bilen Cemal Hünal’la beraber bir seyahat yapma fikrimizi nihayet hayata geçirdik. 3-11 Temmuz tarihleri arasında ziyaret ettiğimiz Güney Kore ikimiz için de bir ilkti. Benim turist gibi gezmek yerine bir Koreli gibi geleneksel hayatın içinde yaşama isteğim ve Hünal’ın Güney Kore’ye özel merakı sıra dışı günler geçirmemizi sağladı. Budist gibi yaşadık, Kore askerleri gibi at sürdük, eski Kore evlerinde kaldık ama Kore’nin modern yüzünü de gördük.

İstanbul’dan Katar Havayolları ile yola çıktık ve Doha aktarmalı olarak Seul’e vardık. Güney Kore’nin başkentine yaklaşırkan Hünal’ın heyecanının giderek arttığını fark ettim.

Bronzdan yapılan Buda heykeli göz kamaştırıyor

Seul Havaalanı’na indikten sonra karayolundan yaklaşık bir saat giderek Shinheungsa Tapınağı’na ulaştık. Güney Kore Tanıtım Ofisi tapınağı gezebilmemiz için isteğimiz üzerine bize özel izin almıştı. 600’lü yıllarda yapılan bu Budist tapınağı sarp dağların arasında ve büyük bir ormanın içinde. Ortasında bulunan, 20 metre yüksekliğinde dev Buda heykeli göz kamaştırıyor. Genelde ahşap ve betondan yapılan Buda heykellerinin aksine Kuzey ve Güney Kore’nin birleşmesi dileği ile bu heykel bronzdan yapılmış. Tapınağı şimdi Budist olmak isteyen gençler kullanıyor. Budizmin tüm kuralları tavizsiz biçimde, misafir olan herkese uygulanıyor.
Biz de Budizm felsefesini araştırmak ve iki gün bile olsa onlar gibi yaşayıp değişik bir tecrübe edinmek istediğimiz için tam yerindeydik.

Bol ve rahat özel Budist gömlek ve pantolonlarımızı teslim aldıktan sonra erkeklerle kadınların ayrı ayrı, üçer kişi kaldığı yatakhanelerdeki odalarımıza yerleştik. Ayakkabılarımızı dışarıda çıkararak girdiğimiz odalarda yer yatağımızı kendimiz hazırlayıp uyuyor, ertesi sabah saat 4’te uyanıp yatağımızı topluyorduk. Sabah ayinlerini bir Budist gibi dinleyip orman içindeki dere kenarlarında temiz dağ havasını soluyarak yürüyüşümüzün ardından kahvaltıyla güne başlıyorduk. Rehber Budistler devamlı tapınağın yaşam kurallarını bize gösteriyordu. Doğa içinde meditasyon yapanların arasında sessiz ve dingin Budizm yaşantısının özelliklerini onlardan dinliyorduk.

Yemeklerden sonra yemekhanede bulaşıkları hep kendimiz yıkadık

50 milyonluk Güney Kore halkının yüzde 40’ı Budist olmasına rağmen Budizmin bir din olmadığını, Buda’nın sadece bir önder kişi olduğu ve kimsenin ona tapmadığını, sadece onun felsefesinin sıkı takipçisi olduklarını öğrendik. Sade ve gösterişsiz bir hayatın yaşanması, herkesin kendi işini ve hayatını özgürce düzenlemesi temel ilkeleri. Etin olmadığı, sadece sebzelerden oluşan yer sofrasındaki her öğünden sonra yemekhanede bulaşıklarımızı bile hep kendimiz yıkadık.

Birçok özelliğini bilmesine rağmen bu hayata yerinde ilk kez tanık olan Cemal Hünal’ın tepkisi aynen şöyleydi: “Los Angeles’ta okurken en yakın arkadaşlarım Güney Koreliydi. 1950 Kore Savaşı’nda verdiğimiz şehitlerden dolayı Türklere çok sıcak davranıyorlardı. Onlardan Budizmi dinlerdim. Dünya üzerindeki değişik kültürleri öğrenme hevesime rağmen Budizmin hiç bu kadar içinde olmamıştım. Bu benim için de büyük bir tecrübe oldu. Kore’deki bu felsefeyi yerinde yaşamak zaten baştan beri beni çok heyecanlandırıyordu.”

Hünal’ın at üstünde ok atma gösterisi Koreli seyircileri çok şaşırttı

Cemal Hünal bir at binme meraklısı. Bu konudaki hikayesini de şöyle anlatıyor: “Genel anlamda spora hiç ilgim olmadı. Atlara her zaman sevgim vardı ama binicilik kulüpleri benim için çok anlamsızdı. İlk atımı Yalova’nın bir köyünden aldım. Okçuluk da hep hayalimdi. Çok iyi hocalarla daha küçük yaşlarda çalışınca binicilik ve ok benim için vazgeçilmez oldu. Ekibimizi topladık ve Türkiye’de ilk geleneksel atlı savaş sanatları okulu olan İstanbul Atlı Okçuluk Kulübü’nü kurduk.”

Binicilik eski Türkler gibi Güney Kore’nin de ata sporu. Biz de rotamızı ülkenin doğusuna, Güney Kore’nin tek, dünyanın da en önemli atlı okçuluk kulübü ve federasyonunun olduğu Pasifik Okyanusu kıyısındaki Sokcho şehrine çevirdik. Değişik organizasyonlarda karşılaştıkları federasyon başkanı Kim Young-Sup ile buluşunca hasret gideren Hünal, kulübün diğer üye ve talebelerinden büyük ilgi ve misafirperverlik gördü. Onlarla yaptığı at üzerinde ok atma gösterisi izleyenleri büyüledi. Kore dışından bu kadar başarılı bir sürücünün kendilerine yaptığı gösteri karşısında şaşkınlıklarını gizleyemediler.

“Dünya ortak kültüründe Japon kılıcı gibi efsanevi silahlar vardır. Kore ile Türk yay ve okları da bunlardandır.
Çok özeldirler ve yapımları bir seneyi bulur. Burada en büyük hobimin anavatanına gelmiş oldum. Kore kültürünü incelememin bir başka nedeni de buydu” diyen Hünal orijinal bir Kore oku ve yayı satın aldı.

Eski Güney Kore evlerinde yer yatağında uyuduk

Son derece modern ve yüksek binalarla dolu Seul’ün ortasında yer alan Bukchon Hanok, yüzlerce eski Kore evinden oluşmuş, sessiz sakin bir mahalle. Günlerdir dağ tepe yürüdükten, tapınaklarda konakladıktan ve at sırtında dolaştıktan sonra ilk defa geldiğimiz modern bir şehirde bu mahalleyi duyup da burada kalmamak olmazdı. Özenle korunan bu eski evlerdeki geleneksel Kore yaşantısını burada da tecrübe etmek istedik.

Bu mahalle zamanında yüksek sosyetenin kaldığı evlerden oluşmuş.
U şeklindeki her evin tek kişilik odalarının açıldığı avlusu neredeyse açık bir ortak alan. Ayakkabılarımızı avluya bırakarak yerleştiğimiz odalarımızda yine kendi yaptığımız yer yataklarında uyuduk ve bağdaş kurarak alçak sofralarda geleneksel Kore yemekleri yedik. Ev sahipleri çok misafirperverdi. Hünal “Keşke biz de bu âdetlerimizi ve eski köy evlerimizi yeterince koruyabilseydik. Ben hâlâ o evlerde kalmaya razıydım” dedi.

Bu tecrübenin ardından otelimize yerleştik ve Güney Kore’nin modern yüzüyle tanıştık. Günlerden sonra ilk defa yatak yüzü gördük, sandalyede oturarak yemek yedik ve kendimizi Seul caddelerine attık.

Başkentin nüfusu 10 milyonun üzerinde. Nüfus yoğunluğu açısından dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri. Ancak şehirde bir hava veya gürültü kirliliği, bir uğultu bile yok. Halk son derece disiplinli bir şekilde günlük telaşını yaşıyor. Kurallara uymamanın cezaları çok yüksek. Gece geç vakit dahil günün her saati güvenli. Insadong semti bir alışveriş merkezi ve tüm dükkanlar 24 saat açık. Çeşitli restoran, bar ve müzikli eğlence yerleri çok renkli. Üstelik kimse kimseyi rahatsız etmiyor.

Geniş bahçeli saraylar kente nefes aldırıyor

Yüksek binaların arasında geniş bahçeleriyle yer alan çeşitli saray ve tapınaklar Seul’e nefes aldırıyor. Bunlardan biri olan Gwanghwamun Sarayı’nın muhteşem yapısı, dev bahçesi ve geleneksel kıyafetler içinde nöbet tutan askerler bizi çok etkiledi.

Dünya teknoloji devi oldukları her yerde göze çarpıyor. Örf ve âdetlerine çok düşkün olan halk her türlü son teknolojiyi de kullanıyor. Bir de Güney Koreliler çok tedbirli. Mesela, gitmek istediğiniz yerin ne kadar zaman alacağını veya bir şeyin ne kadar tutacağını birine sorarsanız, onun üçte birini düşünün. Eğer 15 dakika diyorsa kesin 5 dakikadır. Eğer 30 para tutar diyorsa kesin 10’dur. Size başınıza ender gelecek en kötü ihtimali söylüyorlar, mahcup olmak istemiyorlar.

Seul’den yaklaşık 1 saatlik yolculukla kuzeye doğru çıktığınızda Kuzey Kore sınırına ulaşıyorsunuz. 1950’deki savaş sırasında Kuzeylilerin Güney’e saldırmak için açtığı uzun tüneller ve bomba izi taşıyan askeri araçlar orada sergileniyor. Tüm Güney Kore’de bu savaştan kalan en büyük anı Türkler. Ülkenin her yerinde bizim Türk olduğumuzu anlayınca büyük bir sevgiyle yaklaşıyorlar.

Bir haftaya sığdırılmış bu kadar tempolu seyahatten sonra yine Katar Havayolları ile döndük. Cemal Hünal’ın ağzı kulaklarındaydı ama hâlâ bu ülkeye doymamış bir hali vardı.

“Mutfağı bir lezzet cümbüşü”

Güney Kore’de çoğu restorana ayakkabılar çıkarılarak giriliyor. Alçak masaların etrafına bağdaş kurarak oturuyorsunuz. Bu sofralarda çatal yok. Baş ve işaret parmağınızla tuttuğunuz çubukları kullanıyorsunuz. Bir haftalık seyahatimiz boyunca hiçbir yerde tuz, şeker ve ekmek ürünü yemedik ve görmedik. Halk son derece sağlıklı besleniyor.

Cemal Hünal’ın aileden gelen bir mutfak alışkanlığı, yemek yapma sevdası var. İşte izlenimleri: “Annemin yemeklerinden sonra galiba en çok Kore mutfağını seviyorum. Kimçi ile başlamak zorundayız. Mayalanmış lahana turşusu ama sirkesi çok hafif, acı biber salçalı. Mesela çiğ mantarlar hafif turşulanmış. Tatlı patates ve turp türleri, acılı ekşi elma dilimleri, ıspanak, börülce, buharda pirinç, sebzeli baharatlı pirinç, etli pilav başlıca yemekleri. Etleri çok iyi. Hep ince kesim, hep dinlenmiş, bazen derin marineli, bazen sade. Kimi menüler ızgarada, kimi bildiğin haşlama ama tatlı soya sosunda. Bol tatlı soğan, bol acı sarımsak. Deniz mahsulleri dipsiz kuyu. Istakoz, yengeç, istiridye, balık ve kalamar... Pasifik Okyanusu’nun nimetleri. Güveçler, noodle’lar, sokak yemekleri ve yaratıcı sunum... Çin mutfağına göre çok daha derli toplu ve belirgin lezzetleri var. Güney Kore mutfağı bir lezzet cümbüşü.”

Yaralı akbaba, jandarma ekipleri tarafından kurtarıldıMalatya'da devriye görevi yapan jandarma ekipleri, buldukları yaralı akbabayı tedavi ettirdi.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber