'Günün sonunda gönül yarenini arıyor'

Bu hafta psikiyatr ve ilişki terapisti Gülcan Özer’le buluştum. Evliliği tanımlarken “Aslında ruhunuzu tamamlayacak bir adres arayışı içindesiniz” dedi. Bulup bulamamak biraz da kader galiba ama Gülcan Özer’in de deyişiyle “Günün sonunda gönül yarenini arıyor”.

'Günün sonunda gönül yarenini arıyor'

Çağımızın hastalığı mutsuzluk… Sorunlu ilişkiler de bu mutsuzluğun baş tetikleyicisi ve çoğumuzun kanayan yarası. Evliler de mutsuz, bekarlar da... Kadınlar da erkekler de hem karşı cinsi hem de hemcinslerini suçluyor. “Nerede o eski aşklar, eski evlilikler?” diye iç geçiriliyor. Ben de psikiyatrist Dr. Gülcan Özer’le bir araya geldim ve ona ilişkiyi ve evliliği düzgün yürütebilmenin püf noktalarını sordum. Mutluluğun formülü çok açık aslında; karşındakini olduğu gibi sevebilmek...

-Siz psikiyatrsınız, danışanlarınız en çok hangi sorunla geliyorlar size?

Bizim coğrafyada ebeveyn sorunu şaşırtıcı bir şekilde çok fazla. Bu, coğrafyaya ait bir sıkıntıdır ve yıllar sonra bile etkisini sürdürebilir. İletişim kuramamak, evliliği akıl oyununa döndürmek, kimin haklı olduğu oyununu ısrarla oynamak, çocuk sonrası uzaklaşmak… Öylece uzar gider.

-İlişki yaşarken yaptığımız hatalar nedir? Siz 7 günahtan bahsediyorsunuz genelde, sadece 7 tane midir?

Elbette değil, ilişkilerin dertleri insanlar kadar çeşitlidir. 7 sembolik bir rakam. Kastım çiftlerin daha yaygın patinaj yaptığı alanları anlatmaktı. Memlekette evliliğin yalpaladığı mühim alanlardan bir tanesi köken ailelerle ilgili yaşadığımız sıkıntılar. Biz bireyselleşmesi zahmetli ve az bir milletiz. Bu durumun ekmeğini yiyoruz; kimse bizi 18’inde evden göndermiyor, çoluğumuza çocuğumuza bakıyor, bize para pul veriyor, okutuyor. Bedelini ödüyoruz; hayatımıza müdahil olunmasına dair kanallar açık. Bireyselleşmediğiniz vakit ise karınız yahut kocanızın köken ailenizle kurduğu ilişki sizin kişisel algınız haline gelir. Bir de elbet suçlu hissetme, kolektif bilinçaltı meselesi var ve önemli.

-Köken ailelerle kurduğumuz ilişki nasıl kişisel algımız haline geliyor peki?

Şöyle; köken ailemi onaylamayan, sevmeyen beni de onaylamaz, sevmez. Bu en düz anlatımı, belki fazla basit ve fakat derindeki hakikat budur. Bildiğimiz üzere bu meselenin esas oyuncuları sıklıkla kayınvalide ve gelindir. Erkeklerin eşlerinin aileleriyle yaşadığı sıkıntı açık ara daha azdır. Meşhur ve malum kayınvalide gelin hikayesinde merkezde oğul/kocanın olduğu bir hikayeden bahsediyoruz. Hikayenin kayınvalide tarafında, kocayla yaşanmamış, kocadan tahsil edilememiş muhtelif alacakların oğlan çocuğundan tahsil edilmesi söz konusu iken, gelin hanım kendi tarafında meseleyi Hürrem’in iktidar mücadelesine çekebilir.

-Peki, ne yapmalı?

Ayrı ilişki kurmak lazım… Koca üzerinden kurulacak ilişkiyle alınacak bir yol yok. Hikaye iki kadının ilişkisine dönmeli. Biri genç, biri yaş almış, biri adamın tarihi öbürü geleceği. Elbet ilişki kurulamaması, maya tutmaması, illaki sevememe mümkündür. Burada asıl olan nezaketsizliğe, saygısızlığa, hakarete müsaade buyurulmamasıdır. Ancak bayağı geçinmeye gönlünüzün olması gereken bir ilişki biçimi bu. Geçinemeyebilirsiniz. O vakit de ilişkiyi nezaket mesafesinde tutup, kocayı da bir aracı kurum haline getirmeden, uzak mesafe ilişki yaşayacaksınız.

Günün sonunda gönül yarenini arıyor

“Anasını seven karısını sever”

-Aileni benim içim sil durumları da ortaya çıkabiliyor, bu ne kadar doğru ne kadar sürdürülebilir bir şey?

Ben şöyle düşünürüm: “Anasını seven karısını sever”. Sevmeyi bilmekle ilgili bir hikayedir o. Babasını, ailesini, kardeşini sevebilen ve aslında onları anlayabilen birinin aynı zamanda kendi kurduğu çekirdek ailede de bu bilgiye, bu duyguya, bu performansa sahip olabileceğini düşünüyorum. Ve bu kadar derin yatırımları olan insanları silebilmek çok ağır tartışma alanı.

-Peki, ilişkilerde yaptığımız günahlara geri dönersek?

İletişim o günahlardan bir tanesi…

Geçen gün Levent Erden’den öğrendim, çok da beğendim. İletişim ş’yi zıplatıp, “iletim”e döndüğü vakit ciddi sıkıntı var demektir. Entelektüelite arttıkça iletime dönüyor hikaye. “Ben 5 bin kelimeyle konuşan, yüksek zekada, 250 kişiyi de yöneten ve hayatı başarmış bir kadın ya da adamım, gün sonunda anlatırım anlar ve kabul eder”. İletişim böyle bir noktaya gelmiş durumda. Karşıdaki de benzer bir hal içinde olduğunda, bir sonraki basamağa geçiyorlar, restleşmeye başlıyorlar. Kimse kimseyi duymuyor zaten. Sadece kendinizi aktarıyorsunuz. Velev ki dinliyorsunuz veya duyuyorsunuz her iletişimin de mutlaka bir uzlaşmayla sonuçlanması gerektiği bilgisine sahipseniz yine sıkıntı. O vakit akıl oyunu başlıyor. Kadın ve erkek arasındaki iletişimin çok keskin bir ön koşulu var: Uzlaşmama ihtimalinin mutlak bir biçimde cepte olması gerekiyor. Ve sıranın bize gelmesi hevesi dışında; illaki merakla ile dinlemek çok kıymetli.

İstek oyunu çok önemli…

İstek kanalını çok önemserim kadın ve erkek arasında. Çünkü samimiyet gerektirir. Herhangi bir alanda hiç doğru bulmadığınız bir şeyi bile isteyebilmek, yakınlaşmak için çok kıymetlidir. Evliliğin akılla yönetilebildiğini görmüşlüğüm olmadı, elbet duygusal kanalları açık, hakiki bir evlilikten bahsediyorum, şirket ortaklığından değil.

Çocuk sonrası çok mühim…

Amerikalılar en çok o vakit boşanıyor, biz boşanmıyoruz. Evliliğin devamını temin ediyoruz ama dehşet irtifa kaybediyoruz. Sıklıkla helak olmuş bir anne, dışarıda kalmış bir baba var. Baba bazen içeriye girmek istiyor ama anne tarafından kabul edilmiyor. Bazense içeriye girmek istemeyen ve dışarıda kalan bir adam var. Coğrafyanın anne babalıkla ilgili algısı çok fazla kutsal atıflara sahip. Anne baba olmak karı koca olmanın üstüne basıp, onu eziyor. Mutlaka ayrı zaman geçirilmeli çocuksuz. Çocuk sahibi olan her çift istesin istemesin bir ezber gibi sadece birbirini unutmamak için bile çocuksuz vakitleri cebine koymalıdır. Çocuk öncesi isterlerse hiç yalnız vakit geçirmesinler. Ama çocuk sonrasında bu çok kıymetli...

Günahlardan biri cinsellik…

Cinsellik daima ilk 3’teki yerini korur evlilikte. İçinde yaşadığımız vakitlerde kadın ve erkek olmakla ilgili muhtelif reflekslerimizi kaybediyoruz. Genelde profesyonel başarısı yüksek 40’lı yaşlarda kadınlar gelir, der ki: “Ben kendimi kadın gibi hissetmek istiyorum, daha kırılgan, daha naif, daha ihtimam gösterilen bir şey gibi hissetmek istiyorum”. O 40 yıl bunun dışında bir figür için geçmiştir. Ve koca da zaten hadım edilmiştir aynı zamanda. Ya ona uygun bir adamla evlenilmiştir ya da adam ne yapacağını bilmez. O refleksleri yoktur. Kadın da nasıl isteyeceğini bilmez. Yeni nesil gençlerin kendi cinsiyet kimliklerine daha çok sahip çıktıklarını düşünüyorum bu noktada. Cinselliği daha hoyrat yaşıyorlar ama cinsiyet kimlikleri konusunda ara jenerasyondan daha sağlıklılar. Cinsellik çok kıymetli bir alan; ne kadar renkli, ne kadar hakikatli, ne kadar karşılıklı talep akarak yaşanırsa, o kadar iyi. Aslolan uzunlamasına bir ilişkide istek ve arzunuzu devam ettirebilme performansınızdır. Ve aslında iyi cinsellik eşittir iyi flört denir.

Değiştirme fantezisi çok mühim…

Değiştireceğimiz insanla evlenmeyeceğiz. Evliliğin bir kontratı var. O kontratta birbirimize evlenirken söylediklerimiz var. Kontratın ikinci bölümünde birbirimize söylemediklerimiz ama değiştirmek üzere cebe koyduklarımız var ki burası sinsi arazi. Bir de hiç bilmediğimiz bayağı şaşırarak farkına vardıklarımız var. Bu sıklıkla ebeveyn olduktan sonra fırlayan yer. Orası daha derin bir yer. Ama ikinci bölüm kötü bölümdür. Samimiyetsiz bölümdür.

-Herkes yapar mı bunu?

Büyük bir çoğunluk demekte fayda var. Artık şöyle çiftler görüyorum ben, yurt dışında çoktu, bizde de görmeye başladık. Evlenmeden önce gelen çiftler var ve şu soruyla geliyorlar: “Sizce evlenelim mi?” Bilmiyorum, bu sorunun cevabını külliyen bilmiyorum. Bir tek şey söylemek mümkün: “Karşınızdakini dondurun, istiyorsanız alın, istemiyorsanız bırakın ama dondurun”. Bu kimse değişmez demek değil, değişim mutlak, yönünü bilmiyoruz. Orası sürpriz paket, elbet evliliğin bir bilinmezliği var, insanın bir bilinmezliği var. Hayat, isteklerimiz, önceliklerimiz değişiyor, dönüşüyor. Bu bazen ayrışmaya bazen ise kenetlenmeye yol açar. Misal, bir kadın ve adamın birbirlerini seviş nedenlerinin yıllar içinde birbirlerini sevmeyiş nedenleri haline gelmesi mümkündür ve sıktır.

-Nasıl yani?

Mesela çok hoppa, zıpır, çok eğlenceli bir kadınla ağır abi bir adam, uzun uzun da sevgili olmuşlar. Ağır abi kadının canlılığını sevmiş, zıpır hatun da abinin “Ağır ol da molla desinler” halini sevmiş. Evliler bir vakittir. Sonra adam kadını “Eve girmiyorsun” diye istemez, kadın adamı “Çok renksizsin” diye sevmez olur. Suçlu yok, değişen istekler var.

-Birbirini sevmekle evlilik farklı bir şey o zaman?

Evlilik daha geniş ve fakat zannımca birbirini sevmeyi illaki içermelidir. Duygusal alan, sosyal alan, cinsellik, finansal ilişki... Bunlar diğer alt başlıklardan sadece birkaçı.

“Sağlam kavgalar etmeden kimse kimseyle evlenmesin”

-Tensel uyumla aşkı karıştırmamak için ne yapması gerek çiftlerin?

Çok acele etmemekte fayda var. Bir kere sağlam, iyi kavgalar etmeden kimse kimseyle evlenmesin. Duyguların olağanlaşmasına müsaade etmek gerekiyor. Bunlara müsaade etmeden evlendiğimiz vakit duygular geçtiğinde bayağı açıkta da kalabiliyoruz, elbet aşk ise yaşadığımız biter de dönüşür de.

-Evlilik insan doğasına aykırı o zaman, bu kadar sorunlu bir şeyse?

Bu tartışmaya açık bir mesele. “İnsan niye evlenir ki?” çok temel bir soru. Düzenli bir cinsel hayat için mi evlenir, toplumsal itibar için mi, finans için mi, çocuk için mi evlenir? Sorular böyle gidiyor. Fakat asırlara bakıyorsunuz bir fantezisi var evliliğin: Tamamlanma arzusu. Aslında hayatınıza eşlik eden, ruhunuzu tamamlayacak bir adres arayışı içindesiniz. Bunlar daha az gelişmiş duygular ve dürtüler. Ama günün sonunda gönül yarenini arıyor, uzunlamasına. Buluyor, bulmuyor… Bulduktan bir vakit sonra artık istediği olmuyor. Ben “İnsan neden evlenir?” sorusundan daha çok şuna takılmış durumdayım son yıllarda “Niye bitişler bu kadar itibarsızlaşıyor?”

-Neden itibarsızlaşıyor?

Bitiş de, başlangıç kadar itibari hak etmek durumundadır. Bitirenin daima suçlu olduğu, bitişin daima itibarsız olduğu, o vakit yaşanmış olanın başarısız olduğu bilgisinin elden geçmesi gerektiğini düşünüyorum.

Günün sonunda gönül yarenini arıyor

“Kimi aşkın ömrü 7 yıl diyor, bence dehşet bir süre”

-Aşık olunca neden kafa gidiyor? Bütün tepkiler abartılıyor?

Bunu biyolojik olarak da çalışıyor bilim adamları. Aşkla beraber salgılanan hormonların cevabını net bilmiyoruz. Orada bir şeyler salgılanıyor ve bu salgılanma muhakemeyi mi bozuyor diye nörö psikiyatri hala çalışıyor.

-Birine aşık olduğunda insan kendini mi gerçekleştiriyor aslında ya da kendi suretine mi aşık oluyor?

Aşk acayip bir hikaye tabii. Bazen kendini gerçekleştirebileceğin birine aşık oluyorsun. Bazen de bayağı ters köşedir aşk. Tamamlanma arzusudur. Aşk hakikati sıkıntılı bir duygu, kıymetli de bir duygu, aşık olmuş biri olarak da, çok fazla aşık insan görmüş olarak da biliyorum.

-Süresi var mı?

Bununla ilgili muhtelif çalışma var. Kimi aşkın ömrü 7 yıl diyor, bence dehşet bir süre. Aylar düzeyinde olduğunu düşünürüm aşkın süresinin. Çok daha uzun oluğuna dair bir hissim ya da kişisel bir deneyimim yok. Sizin dışınızda bir şey neredeyse aşk. Sizin yaptığınız bir şey değil. Sizi içine alıyor ve öbürünü kendi hakikati dışında görmeye başlıyorsunuz. Adam çok sessiz oluyor, çok duygusal diye görüyorsunuz. Aşk bitiyor, çok ezik diye okumaya başlıyorsunuz. Şunun çok kıymetli olduğunu düşünürüm. Aşıkken evlenmemek gerek ancak aşık olunanla evlenmek gerek. Aşık olunan kadını ya da adamı hakiki olarak gördüğümüz, adam ezik ama ben bu adamı seviyorum dediğimiz vakit, o kıymetli ve hakiki bir duygudur. Bazısı tamamlanmak isterken, bazısı kendine çok benzere aşık oluyor ama ters köşedir aşk. Tamamlanma figürasyonunun daha fazla olduğu bir hikayedir. Artmak ve çoğalmak arzusu vardır. Adam ve kadın 1+1’in eşittir 2’den fazla olmasını ister.

-Kaybetme korkusu aşkı tetikliyor değil mi?

Bütün ilişkileri ve çok da kıymetli... Âşık Veysel’in bir tarifi vardır; “Birine bakarsın için pır pır eder, kavuşamazsın adı da aşk olur”. Bütün aşklar salt kavuşamamaktan beslenmiyor ama kavuşamamak önemli bir figür.

“Kadın erkek ilişkisinin naturasında kıskançlık var”

-Kıskançlık aşktan mı doğar? Bir ilişkinin içinde ne kadar olması gerekir?

Aşktan doğmaz ama kadın erkek ilişkisinin naturasında var kıskançlık. Kadın erkek ilişkisi aslında bizim hayatta kurduğumuz ilişkilerin hepsinden benim naçizane görüşüm bu; daha düşük model bir ilişki. Bu şu demek; biz ehlileşirken, tekamül ederken kurtulmaya çalıştığımız haller var: Aidiyet, kıskançlık, öfke… Biz kendimizden insan yaratırken bu duygulardan kurtulmaya çalışıyoruz. Fakat kadın erkek ilişkisinin dibi ve zemini bir kere aidiyetin mutlak olduğu bir ilişki, benim diyoruz, bana ait. Bir kadın erkek ilişkisi kıskançlık barındırır, barındırabilir. Kırmızıçizgi şurada; güvenilmeyenle evli kalınmaz ya da ilişki yaşanmaz. Sizin güvenmemeye dair hisleriniz ister gerçek olsun, ister olmasın, güvenilmeyenle bir arada kalınmaz. Güveniyor ve güvende hissediyor buna rağmen kıskançlık hissediyor olabilirsiniz, memleketin çeşit çeşit ezberi var. Buna da itirazım yok. Burada yaptırım haline dönen kıskançlığa itirazım var.

-Ne gibi yaptırımlar?

Onu giyme, bunu yapma. İnsanlar arasında talep akar. Ahbap arasında da akar, kadın ve erkek arasında da akar. İsteğin akışı, isteğin yapılmasıyla aynı anlama gelmez. Karşıdaki de eğer sizinle empatisi olan bir şahsiyetse bunun sizin için ne kadar kıymetli olduğunu anlar, anlamaz… Bunun bir restleşme, bir kişiselleştirme alanına getirmez. Budur kıskançlık. Yaptırıma dönemez. Kişi güvenmediğiyle bir arada olmasın.

“Aldatmak kontrat ihlalidir”

-Neden aldatırız?

Aldatmanın tek paketi yok ama bir kere bir kontrat ihlali. Ne şekil yapılırsa yapılsın bir aldatan var, bir aldatılan var. Aldatmak kötü bir hikayedir. Ama aldatan kişiyi kötü yapan bir hal değildir. Günün sonunda bir hatadır. Eğer aldatan kişi bu aldatma hadisesini kendi sırtında taşır, gerekçelendirmezse, senin yüzünden yaptımla başlayan muhtelif indirgeyici cümlelere sahip olmazsa, hakikaten bunu sırtında taşırsa bu şahsiyeti kötü yapmaz. Eylemi kötü yapar. Mutlak bir biçimde karşısındakinin yaralarını sarmakla mükelleftir aldatan kişi. Birkaç tane tipi var aldatmanın…

-Nasıl yani?

Bir profesyonel zamparalar var, onlar ergenlikte bir yere demir atmışlardır, spermlerini dünyaya saçmak isterler. Ve o erişkin tipi bir cinsellik değildir, avlanmak üzerinden devam eden bir cinselliktir. Şöyle de bir sosyal çevreleri vardır onların, aldatmayanı döverler. O, ergen oğlanların birbiriyle muhabbeti tadında bir hikayedir. Bu çok kifayetsizdir. Ben bu adamların evlenmemesi gerektiğini düşünürüm. Bir de aşık olanlar var, bayağı bir trafik kazası. Aşık olmanın da bir suç olduğunu, hatta bir evlilikten gitmenin de bir suç olduğunu hiç düşünmem ama bunu söylememek bir suçtur. Bir de baston ilişkiler var. Bizim aslında en yaygın gördüğümüz aldatma tiplerinden bir tanesidir, hatta evlilik biter o ilişki de biter. Bu aldatma tipinde daima evliliğin devamı isteniyor. Bastonla beraber evlilik gidiyor. Evlilik bittiği noktada o ilişki bitiyor. Gün sonunda aldatan hep kendini aldatır. Hikaye hep böyledir.

“Hayat acemisiyiz daima”

-Sizin özelinizde terzi kendi söküğünü dikebiliyor mu ya da nasıl dikiyor?

Ben boşanmış biriyim, boşanmadan önce çok uğraşmış biriyim, bu anlamda diktiğimi düşünürüm. İç görüsü zayıf biri değilim, yaptığım işin katkısı olduğunu düşünürüm. Ben çok severim yaptığım işi ve insanı arttıran bir iş olduğunu düşünürüm. Çok şey öğrenirsiniz, çok hikaye dinlersiniz. Eğer hakiki bir merakınız yok ise yapamazsınız bu işi ya da yapmamalısınız. Benim merakım hala fazlasıyla devam ediyor. Belli oranlarda diktiğimi umarım. Hiç dikemediğim yerlerim de vardır illaki. Malum hayat acemisiyiz daima…

-İlişki yaşarken nasılsınız?

Ben ebeveynlikte ve sevgililikte bir psikiyatrist değilim. Bu benim için çok kıymetli. Kadın olmak ve çok şımartan anne olmak hevesinde biriyim. Bir düğmem olduğunu düşünürüm ben hep, ofisten çıkınca kapattığım. Dolayısıyla bunun katkısını gördüğümü zannediyorum.

16 Kasım 2019 Magazin Bülteni16 Kasım 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber