Hafızamız...

Toplumsal hafızamızdaki boşlukları bir bir sorgulamadıkça Hrant olamayacağız; Ogün kalacağız hepimiz...

ycongar@erols.com Yambo'nun hafızasına kavuşma çabasına ortak olmak, 20'nci yüzyıl sonlarında bir İtalyan entelektüelinin, kelime kelime, cümle cümle, resim resim, İtalya'nın (ve dünyanın) yazılı-çizili tarihinde gezinmesine ayak uydurmaktı. Bay Boşluk'un amneziyle mücadelesi ise, Auster'ın sadık okurlarının, "Cam Kent"ten, "Son Şeyler Ülkesi"nden, "Kehanet Gecesi"nden hatırlayabilecekleri karakterlerin bir bir sahne almasıyla, romanın adının da ("Travels in the Scriptorium") işaret ettiği türden, bir tür yazıhane içi seyahate çıkartıyor bizi. Başlangıcı benzer de olsa, akışı ve sonu itibarıyla, Eco'nun Yambo'sununkinden çok farklı bir seyahat bu. Okudukça anlıyorsunuz ki, Bay Boşluk'un amnezisi gibi, nedenini tam bilemediği suçluluk ve haksızlığa uğramışlık duygusu da sürekli. O da, biz de bir labirentte geziniyoruz.Beyazlı mavili cüppesinin eteklerinin yeri süpürmesini göz ucumla izlediğim genç papazın, elindeki buhurdanla peykeleri tavaf ederken çıkardığı hışırtı ve çın çınlarla değil de, hızla yayılan tütsünün havayı değiştirmesi üzerine kafamı Auster'dan kaldırdım. 3 Şubat'ta 60 yaşına basacak olan Paul Auster, yeni romanında, 5 Ocak'ta 75 yaşına basan Umberto Eco'nun "Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi"nde yaptığı şeyi yapıyor. Tıpkı Eco'nun Yambo'su gibi, adını bile hatırlamayan bir Mr. Blank'in (Bay Boşluk), kayıp hafızasının peşinde, kimliğinin ve geçmişinin ipuçları için eşelenmesini anlatıyor. Washington çevresine yerleşmiş, çoğunun kökeni İstanbul'a dayanan Ermenilerin kurduğu Meryem Ana Kilisesi'ndeki törene, bilerek, öncesinde biraz yalnız kalmak için erken gelmiştim. Aklımda kitap okumak yoktu aslında; ama baktım, Bay Boşluk, Hrant Dink'in ardından içimi kaplayan acı, öfke ve suçluluk duygusuna iyi bir refakatçi.Az sonra, kilise dolmaya başlayacak ve "Hrant Dink anısına siz de çıkıp konuşmalısınız" diye beni ve bir Türk akademisyen arkadaşımı yanına çağıran Peder Vertanes Kalayjian, bir yandan da, "Bu kadarı da fazla. Alerjisi olan vardır, havalandıralım" diye tütsünün yoğunluğundan yakınacaktı. Ama ben, bomboş peykelerin ortasında bir başıma oturmuşken dumanaltı olmaktan memnundum. Tütsü kokusu beni, hafızamın uzak, loş köşelerinden birine çekiyor; orada yüzünü tam seçemediğim birileri bu acıyı paylaşıyordu sanki.Sonra cemaat geldi; kilise dolarken, tütsü kokusu da, duman da seyreldi; akademisyen arkadaşımla birlikte, Peder Kalayjian'la konuştuktan sonra, ön peykeye sıkıştık.Vertanes Kalayjian, Hrant Dink'in "soykırım kurbanlarının sonuncusu" olmasını dileyerek başladı törendeki sözlerine; "Dink'ten akan kanın, Ermeni ve Türk halkları arasında sevgi ve işbirliğinin yeşereceği bir bahçeyi sulamasını" dileyerek bitirdi. "Sevginin yeşereceği bahçe..." Törenden sonra dışarıya, kışın rötarlı soğuğuna çıktığımda, kilise korosunun ilahilerinden kulağımda kalanlar Washington'ın akşam trafiğini bastırıyor; Rakel Dink'in, o gün İstanbul'da, sevgilisini onunla birlikte uğurlamaya gelenlere "Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim" deyişi, Dan Fried'in kilisedeki sözleriyle, kafamda, aynı çekmeceye yerleşiyordu."Dünyanın kötülüğünün ölçüsü, Hrant Dink'i öldüren cahil, nefret dolu milliyetçi ise, dünyanın umudunun ölçüsü de, İstanbul'da Hrant Dink'in ardından, Ermenisiyle, Türküyle, Rumuyla sokaklara dökülen on binlerdir" demişti ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı.İstanbul'daki on binler, biz, Rakel Dink'in "Bugünle kalmayın, bu kadarla yetinmeyin" dileğini yerine getirebilecek miydik? "Bedellerin ödendiği geleceklerin... nefretle, hakaretle, kanı kandan üstün tutarak değil... karşındakini kendin gibi görerek kendin gibi sayarak, kendin sayarak olacağını" içselleştirebilecek miydik? Bunu gerçekten yapabilmek için, kolektif amnezimizden kurtulmaya niyet edecek miydik?Peder Kalayjian'ın ısrarına rağmen arkadaşım da, ben de konuşmadık Washington'daki törende; konuşamadık.Eve yalnız dönerken, "Konuşsaydım, Bay Boşluk'un labirentinden kurtulabilmemizi dilerdim" diye düşündüm. Biz Türkler, toplumsal hafızamızdaki boşlukları bir bir sorgulamadıkça Hrant Dink olamayacağız, Ogün Samast kalacağız hepimiz; bundan ne kadar korktuğumu söylerdim. "Umudun ölçüsü..."

16 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber