“Hastanın sesi çok bilgi verir”

Dr. Erol Ergüler klasik tıbbın içinden geliyor. Eskiden akupunktur, homeopati gibi alternatif tıp yöntemlerine karşıymış. Şimdi klasik tıp bilgilerini ‘tamamlayıcı’ tıpla birleştirdiği merkezinde hastalarını tedavi ediyor. Ergüler, “Hastanın sesinden başlarız ve bu çok bilgi verir. Ten teması ve hastanın yürüyüş şekli pek çok şey anlatır” diyor

“Hastanın sesi çok bilgi verir”

Diyelim idrar yollarımızda bir sıkıntı var. Ya da migren ağrılarımız. Doktora gittik... Ne ilaç önerdiyse aldık. Bazen hastalık geçmez de geçmez... İşte o zaman, televizyon ya da gazetelerde gözümüz ‘alternatif’ metotları daha çok seçmeye başlar. Ya da falanca arkadaşımızın önerisiyle kendimizi bir ‘biyoenerji uzmanı’nda buluruz.
İnsanın sağlığıyla başı dertte olunca, sadece dişi bile ağrısa, her ‘deva’ yöntemine kulak kesiliyor. Belki de o yüzden homeopati, akupunktur, lazerle tedavi, ozon gibi kelimeler beynimizin bir yerinde var; ama tam olarak ne olduklarını bilmiyoruz. Ya da klasik ilaçlardan vazgeçmemize değip değmeyeceklerini... Şöyle diyelim: ‘Tamamlayıcı’ tıp, hastalığın daha çok ‘neden’ olduğuyla ilgileniyor. Dolayısıyla semptomu değil, sorunu kökten çözmeye yönelik. Zira hastalıklar, aslen zihinde başlıyor. Ve tabii ki,
hasta olmamak, hastalığı iyi etmekten daha kolay.
O nedenle bu sistemleri anlamak ve tanımak önemli diye düşünüyorum.
Dr. Erol Ergüler klasik tıbbın içinden geliyor. Nükleer Tıp Uzmanı. Çok deneyimli bir doktor. Araştırma ve öğrenme meraklısı. Sırf üniversitedeki çocuklarına örnek olmak için onlar okurken bir de işletme diploması almış. Şu anda halen Açık Öğretim’de Felsefe ikinci sınıfta. Klasik tıbbın bilgilerini, ‘tamamlayıcı’ tıpla birleştirdiği merkezinde hastalarına uyguluyor. Bugün de kısaca bize anlatıyor.
Sağlıklı pazarlar...

Erol Bey, klasik batı tıbbından alternatif, tamamlayıcı tıbbı kullanmaya nasıl geçtiniz?

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdiğimde çok klasik anlayışlı bir doktordum. Kitaplarımızda ne yazarsa
o doğruydu. Başka şekilde, kitabımızda yazmayan akupunktur, homeopati gibi şeylerin hepsine karşıydık; hatta şarlatanlık derdik. Daha sonra nükleer tıp ihtisası yaptık. Ve tecrübemiz arttıkça her hastada organ fonksiyonlarının,
aynı hastalıkta olsa bile farklı farklı seyrettiğini, bazılarında iyiye, bazılarında kötüye gittiğini ve buna bizim klasik tıbbın cevap veremediğini gördük.

Örnek verebilir misiniz?

Mesela iki tane aynı yaşta tiroid nodülü olan hasta vardı. Biyopsi aynı, hormon sonuçları da aynı, tümör markırları da aynı. Ve aynı yaştaki iki hastaya, klasik metodumuza göre aynı tedaviyi verdik.
İki sene takip ettik. Sonunda hastanın birinin nodülü kayboldu. Biz de nodülü erittik diye övündük, aferin bize dedik. Ama diğer hastada büyüdü ve kansere çevirdi. O zaman düşünmeye başladık bilmediğimiz başka faktörler var diye. Dolayısıyla hipnozun stresi yönetmede çok iyi olduğunu bilerek, hipnozla başladık tamamlayıcı tıbba. Yani klasik tıpta bir kaşıntıyı gördüğümüzde, onu sebep olarak görüp hemen kaşıntı ilacı veriyorduk. Başında bir ağrı olduğu zaman, hemen migren ilacı veriyorduk. Kabızlık dersek yine aynı. Semptomu ‘sebep’ olarak görüyor klasik tıp. Ama holistik dediğimiz tamamlayıcı tıp, bütüncül tıp, rahatsızlığın sebebini arıyor. Dolayısıyla holistik bakış açısı olan hekim, bir kulak burun boğazcı gibi, kadın doğumcu gibi, dermatolog gibi bakmıyor kişiye, tüm fonksiyonlarına bakıyor.

“Hastanın ten temasını fark etmek önemli”

Bir hastanın bütüncül anlamda neye ihtiyacı olduğunu kavramak için ne yapıyorsunuz?

Bütüncül yaklaşımda öncelikle hastanın sesinden başlayabilirsiniz. Heyecanı, sesinin donukluğu pek çok şey konusunda bilgi verir. Heyecanlı, çabuk konuşan birisi hipertiroidli bir hasta olabilir. Hipertiroidi olup da çok donuk ve kalın, kaba sesli de konuşabilir. Ayrıca, tokalaştığımızda ten temasını fark etmek de önemli. Cildin hararetini, ısısını, terleme durumunu hissedersiniz. Yürüyüş şekli de aynı şekilde bir şeyler söyler. Bütün bu belirtiler bir hikaye anlatır.

Hastanın alternatif tıp yöntemlerinden hangisine ihtiyacı olduğuna karar veriyorsunuz? Midem sıkıntılı diyelim..

Hemen şunlara bakarsınız: O kişide gerçekten ne var? Diş bozukluğu var mı? Dişleri ağrıdığı için çiğnemeden yutan insanlarda sindirim sistemi bozukluğu zaten olur. Çok basit. İkincisi, hızlı yiyordur, çiğnemiyordur o kişiye hipnozla yardımcı olarak akupunktur da yaparak daha iyi çiğnemesi sağlanabilir. Belki de aşırı stresli ve gergindir. Bu nedenle mide asidi artıyordur. O zaman akupunktur ve hipnozla antistres tedavisi gerekir.

Akupunktur, nasıl iyileştiriyor?

Akupunktur, iğne vasıtasıyla vücudun kendi kendini iyileştirme kimyasallarını salgılamasına ön ayak olan bir yöntem. Dünya Sağlık Örgütü’nün kabul ettiği
bir tedavi yöntemidir. Ayrıca MR’larla bilimsel olarak iğne akupunktur noktasına batırıldığında beynin hangi bölgesi uyarıldığı, hangi bölgesinde hangi maddelerin salgılandığı görülür.

“Sabırsıza sabır otu, benmerkezciye hindiba”

Neden ilaç değil de, akupunktur?

İkisi de aynı iyileştirici etkiyi sağlıyor. Ama ilaçta kimyasal giriyor vücudunuza, diğerinde iğne batırmış oluyorsunuz sadece. Bir de ilaçlar o an durumu geçiriyor; sıkıntı tekrarladıkça ilacı almak zorundasınız. Akupunkturu arka arkaya yaptığınızda ise, belli bir seans sayısından sonra migren artık kaybolmuş oluyor. Senede birkaç defa destek akupunkturu yapılarak o ağrısız hal korunuyor.

Homeopati çok duyulan ama anlamı pek bilinmeyen bir tedavi yöntemi. ‘Benzer benzeri iyileştirir’ ilkesi nasıl işliyor?

Her hastalığın semptomu neyse, aynı semptoma yol açan bitki tedavide kullanılıyor. Basit bir anlatımla, soğuk algınlığına yakalandığınız zaman burnunuz akar, gözleriniz yaşarır. Kuru soğanı kesip burnunuza iyice yaklaştırıp kokladığınızda aynı belirtiler oluşur. Dolayısıyla soğandan elde edilen bir homeopatik bir ilacı, soğuk algınlığı tedavisinde kullandığınızda o belirtilerin yok olduğunu görüyorsunuz.

Bir de Bach çiçekleri var.

İngiliz dahiliye uzmanı doktor Edward Bach, bazı duygu durumlarını bazı bitkilerle eşleştirmiş. Mesela çok elemli, sevdiğine kavuşamamış bir kişi var. Sevdiği kişi başkasıyla evlendirilmiş, hâlâ kara sevdası var. Böyle bir kişiye kara ağacın ekstratını verdiğinde, keder duygusunun kaybolduğunu gözlüyor. Bach, iyi bir bakteriyolog. Sabah yürüyüşlerini yaparken bitkilerin üzerindeki çiğ tanesine bitkinin özünün geçip geçmediğini merak edecek kadar araştırmacı bir kişi. 38 tane ekstrat geliştiriyor, bu 38 ekstrat günümüzde 38 kişilik tiplemesi olarak tanımlanıyor. Diyelim ki, kişi aşırı derecede sabırsız. Ona sabır otunun ekstresini veriyor. Çok benmerkezci, etrafındakilerin hepsini kontrol etmeye çalışan kişiye hindiba öneriyor.

“Öfke karaciğeri, korku böbrekleri etkiler”

Bu kişilik özellikleri zamanla insanı hasta mı ediyor ki?

Hastalıklar önce zihinsel seviyeden başlar, sonra yavaş yavaş organları bozar. Aşırı derecede korkmuş ve çok utanmış
iki çocuğu öğretmenlerinin yanında gördünüz. Bakıyorsunuz sadece utanmış çocuk kıpkırmızı, terliyor, sıcacık. Korkmuş olan, beti benzi solmuş ve elleri ayakları buz gibi. Şimdi bunların hangi düğmesini çevirdiler de ısı farklılıkları, damar genişlemeleri oldu. Sadece zihindeki bir düşünce. Düşünceler bedenimizde bir eyleme dönüşüyor. Bunu sürekli yaşarsak, sürekli kaşımızı çatarsak, saçlı derimizi iyice kasarsak saç dökülmesi başlar. Aşırı endişe duygusu dalak-pankreas meridyenini bozar ve pankreastaki şeker hastalığı oluşur.

Öfke ya da korku?

Aşırı derecede öfke ve kin duygusu olan kişilerde karaciğer meridyeni etkilenir ve bunlarda safra ve karaciğer rahatsızlıkları daha çok olur. Aşırı korku, mutlaka böbrek ve mesane rahatsızlıklarına neden olur. Tabii her insanda genetik yapıya göre en hassas nokta neresiyse o. Damarları sürekli büzülen bir insanda beyin damarları
daha uygunsa migren ağrıları başlar, akciğeriyse astım veya âdet düzensizlikleri başlayabilir. Değişik şekillerde. Hastalıklar önce zihinde başlar. Sonra yavaş yavaş organlara sirayet ederek ortaya çıkarlar. Bach, fiziksel rahatsızlık ortaya çıkmadan önce koruyucu bir tedavi vereyim demiştir.

Diyelim sıkıntı ortaya çıktı, organa rahatsızlık verdi. O saatten sonra bu gibi bir yöntem çok işe yarıyor mu?

Birincisi ilerlemesini önler. İkincisi geriye dönüşümünü sağlar. Vücudumuz bir otomobil gibi değildir, sürekli kendini yeniler. Deri hücrelerimiz üstten sürekli kalkıp, alttan yeni hücreler çıkmıyor mu? Diyelim stresliyiz, kırışıklıklarımız var. Ama sonra rahatlamışsak daha taze olur cildimiz. dört-beş yıl görmediğiniz iki arkadaşınızı düşünün biri sürekli kederli bir dönem yaşasın, diğeri de çok mutlu, mesut. Pozitif yaşayan kişiye “Sen gençlik aşısı mı buldun, bu işin sırrı nedir?” diye sorarsınız. Diğeri için de “Aman Allah’ım ne kadar çökmüş” dersiniz. İkisininde de vücudu yeni hücreler üretmiştir ama stresli olan kalitesiz hücre üretmeye başlamıştır ki o kalitesizlerin içerisinde tümör bile çıkabilir. Zaten haberimiz bile olmadan tümör hücreleri oluşur vücudumuzda. Belli bir sayıya ulaşır da vücudun direncini yenerse tümör haline gelir. Şu anda da pek çok sağlıklı insanda birkaç kez tümör olmuştur ve vücut onları yok etmiştir. Direnç, stressizlik bu kadar önemlidir.

“İlaç almak istemeyen hasta hipnozla düzeldi”

Hipnoz kullanarak uyuşturulmadan ameliyata girmek mümkün mü?

Tanınmış üniversitelerimizden birinde bir rektör yardımcısı var. Kesinlikle kimyasal madde almak istemiyor. Kanal tedavisi olması gerekiyordu. Geçenlerde kendisine hipnoz yaptık. Rahatlıkla doktoruna gitti, ağzını açıp koltuğa oturdu. Oradaki doçent arkadaşımız önce tereddüt etti ama yavaş yavaş iki kanal tedavisini de yaptı. Hastanın
hiç canı acımadı. Sonra bana teşekkür için telefon açtılar.

Sezaryenle doğum yapmak isteyen bir kadın hipnotize edildi diyelim. Epidural ilaç vücuduna verilmeden, hiçbir ağrı sızı hissetmeden, olabilir mi?

Geleneksel tıp anlamında baktığımız zaman bu tür şeylere cesaret eden kişi sayısı da az, bunları kabul edecek doktor sayısı da az. Ama yapılıyor.

“İnsanın ömrü aslında 140 yıl, yavaş yavaş bu limiti düşürüyoruz”

‘Geleceğin tıbbı’nda ilacı ağzımıza atmadan, vücudumuza onun iyileştirici etkilerini aktarmak söz konusu olacak deniliyor. Yeni çalışmalarla başka neler mümkün olabilecek?

Tamamlayıcı tıp ve teknoloji buluştukça inanılmaz gelişmeler oluyor. Akupunktur gibi kimilerinin çağdışı bulduğu bir metodun bilgileriyle yeni teknoloji sentezlendi ve bugün bu noktaya ulaşıldı. Şu anda adını veremem ama aydınlatmada dünya devi olan, herkesin evinde ampulü bulunan bir sistem AR-GE’sinde çalışıyor. Birkaç yıla kadar piyasaya çıkacak. Sabah kalkacaksınız, dijital bir aynanın karşısında bir basküle çıkıp belki alnınıza bir kask geçireceksiniz. Aynadaki ekranda sizin o günkü kalp durumunuz, tansiyon durumunuz, yüzünüzle ilgili pek çok öneriyi alıp işe öyle çıkabileceksiniz. Şunları yeyin, şunları yapın diye. Hastalanmadan insanı korumaya yönelik bir proje.

Tıbbın kadim bilgileriyle, teknolojinin ilerlediği yer insanın ömrünü ne kadar uzatacak?

Normal insan ömrü aslında 140 yıl. Bir nevi şöyle diyebiliriz, bankadan kredi kartı aldığımızda bir limit vardır. Doğduğumuzda 140 olan ömrümüzün sigara içerek şu kadarını harcıyoruz, strese girerek şu kadar yılını harcıyoruz, egzoz dumanıyla seyahat ederek şu kadarını harcıyoruz. Yavaş yavaş bu limiti düşürüyoruz.

Zararlı maddelere hiç maruz kalmasak, kendimize çok iyi baksak 140 yıl yaşayacak kredimiz mi var var yani?

Evet. Ama krediyi çok lüzumsuz yerlere harcadığımız için ‘yaşam kredi kartı’mız ya da akbilimiz bitiyor ve bütün dostlar sizi uğurlamaya geliyor.

18 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber