"Hep bağımsız olma, kaderimi tayin etme arayışındaydım"

Hayatı boyunca askerlik dönemi hariç hiç memuriyet yapmadığını ve hep memuriyet korkusu yaşadığını söyleyen Halit Refiğ: "Parayla ilgim sadece başkasına muhtaç olmama çerçevesinde oldu. Hayatım boyunca en fazla beş sefer borç istemişimdir"

Öngörüsünün pek güçlü olmadığını kabul ediyor: "Bir filme hazırlanırken filmin seyirci tarafından karşılanması şu şekilde olacaktır dediğim hesaplarım hiçbir zaman tutmadı." "Gurbet Kuşları", "Haremde Dört Kadın", "Şehirdeki Yabancı" ve "Teyzem" gibi Türk sinemasının önemli filmlerine imza atmış bir yönetmen Halit Refiğ. Şengün Kılıç Hristidis'in yaptığı nehir söyleşisi "Sinemada Ulusal Tavır" onun hayatını anlatırken diğer yandan Türk sinemasının tarihçesi niteliğinde. Ulusalcılığı savunan, Batı'yı sadece Türkiye'ye değil, tüm dünyaya bir tehdit olarak gören Refiğ hayatının farklı dönemlerinde farklı damgalar yedi. Onun için komünist dediler, faşist dediler, Fethullahçı dediler. Son dönemde ise devletçi ve statükocu diye eleştiriliyor. Bunlara cevabı ise şöyle: "Siyasetle vatandaş olarak hep ilgilendim ama hayatımın hiçbir döneminde bir siyasi parti ile organik bağım olmadı. Anlayışıma en yakın olan CHP'nin altı ok ilkeleridir. CHP demiyorum çünkü CHP'nin altı ok ilkelerine ihanet ettiğini düşünüyorum. Devletçiyim, evet. Altı okun birisi de devletçilik değil mi? Bugün artık öyle bir noktaya geldim ki Türk toplumunun en keskin sorununun Batı'yla ilişkileri olduğu inancı içindeyim. Ve Türk toplumunun Batı'ya karşı bütün iyi niyetli yaklaşımları, dostluk hayallerine rağmen bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığına inanıyorum." Halit Refiğ ile Beyoğlu'nda ders verdiği Bilim Sanat Felsefe Akademisi'nde buluştuk. Babacan ve içten tavırları ile kalbimi bir kez daha fethetti. Ama ilk fethedişi yıllar önce izlediğim "Teyzem" filmiyle olmuştur. Bunu ona söylediğimde şaşırdı. Tıpkı film gösterildiğinde gördüğü ilgi karşısında şaşırıp kalmış olduğu gibi. İş Bankası'nın bir nehir söyleşiler serisi var biliyorsunuz. Beni de düşünmüşler. Şengün Kılıç'la önceden tanışmıyorduk. Bir gün beni aradı ve böyle bir kitap yapmak istediğini söyledi. Haftada bir gün öğleden sonraları Fındıklı'daki evime geldi, söyleşileri yaptık. Bu kitap fikri nasıl oluştu? Selaniklilik bir Rumelilik meselesiydi. Dönmelik meseleleri II. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan durumlar. Atatürk hayattayken böyle laflar ortada yoktu. Çünkü bu lafların bir ucu ona da dokunuyor. Selanik çevresi ta Selanik'ten beri Mustafa Kemal'i desteklemiş bir gruptu. Burada iki şey var. Birincisi, II. Dünya Savaşı yıllarında Almanya'dan gelen antisemit esintilerle ırkçılık Türkiye'de etkiler uyandırmıştı. İkincisi, bu eğilimden yararlanıp işin ucunu Atatürk'e bağlayıp onu halkın gözünde karalama niyetini güden daha sinsi yaklaşımlar var. Bunlar daha çok irticai gruplar. Aileniz Selanik'ten göçmüş. Selaniklilikten, Sabetayistlikten ve dönmelikten çok söz edilir oldu... Babamdaki kişiliksizlik meselesi bende aşırı bir kişilik koyma tepkisi yaratmıştı. Daha küçücük bir çocukken çok keskin tepkilerim vardı. Freud'a da, Jung'a da, Adler'e de çok ilgi duyuyorum ama insan ruhu ve psikiyatriyle bu kadar yakından ilgilenenleri okuduğumda onların da insan ruhunun tüm karanlık köşelerini görmelerinin, anlamalarının mümkün olmadığını görüyorum. Birçok şeyi anlar gibi oluyorsun ama bir de bakıyorsun ki anlamadıkların çok. Onun için kendi üzerimde de psikanalitik yorum yapmaya kalktığımda kendimi bile çok doğru tahlil edeceğimi sanmıyorum. Babanızın "donuk" bir insan olduğundan, sizi hiç kucağına alıp sevmediğinden bahsediyorsunuz. Freud'la çok ilgilisiniz. Böyle bir baba figürünün sizi yaşamınız boyunca nasıl etkilemiş olabileceğini düşündünüz mü hiç? "Yaşam tarzım marjinaldi" Desteklediklerini söylemek mümkün değil ama ne babam ne annem ne ailenin diğer bir ferdinden "Sen niye sinemacı oldun, yapacak başka iş yok muydu?" gibi bir eleştiri aldım. Bir an önce baba parasıyla geçinen bir insan olmaktan çıkma isteği bende takıntı halindeydi. İlk fırsatta yedek subay okuluna gittim. Ondan sonra da hedefim babamın veya annemin evinde kalmamaktı. Onlara beni eleştirme imkanı bırakmadım. Yaşamımdan sorumlu oldum. Tabii yaşam tarzım aileminkinden farklıydı. Hayatım daha marjinaldi ve macera gibi gözüküyordu. Bir yerde memur değildim ama bir iş garantim de yoktu. Hayatımda askerlik dönemi hariç hiç memuriyet yapmadım ve hep bir memuriyet korkusu yaşadım. Hep bağımsız olma, kaderimi tayin etme arayışındaydım. Aileniz başlarda sinemacı olmanızı istememiş. Tam destekleyecekleri sırada özel hayatınızdaki olaylar patlak vermiş. Hiç "Aferin oğlum, iyi ki bu mesleği seçmişsin" sözünü duyma şansınız olmadı mı? Türk sinema tarihinde önemli yer tutan polemik, sinemacı ve film yönetmeni olarak Türk sinemasına eleştirel yaklaşım içinde bulunan sinema yazarlarına karşı çıkmamla başladı. Türk toplumu içinde Batı kültürüne en açık yerden geliyorum. Sinemayla ilgilendiğim zaman da bende bu ilgiyi uyandıran Türk filmleri değildi. Bilgimi büyük ölçüde Amerikan filmlerinden almıştım. Ama beğenmediğim filmleri Türkiye'de seyircinin neden beğendiği sorusunu incelemeye başladığımda ortaya bir gerçek çıktı: Manevi değerler. İşte bunları idrak eder hale geldikten sonra onlara sahip çıkmak gerektiğini gördüm. Sinemaya sinema yazarlığıyla başladınız. Polemikler de sizinle başlamış. Türkan Şoray'ı sıradan bulmuştu Para konusunda kimseye bağımlı olmak istemediğim gibi başkasını da zarara uğratmak istemem. "Bu filmi yapayım da ne olursa olsun. İsterse yapımcım iflas etsin" görüşünde hiç olmadım. Bu final meseleleri filmlerin çekimleri ilerledikten sonra karşıma çıktı hep. Filmin başında bir konuda anlaşıyoruz. Sonradan yapımcı filmin ticari garantisinin nasıl olacağı konusunda fikir yürütüyor. Bu durumda filmi yarıda bıraksam ayrı mesele, "Şöyle bir finalde ısrar ediyorum" dersem ve film başarısız olursa "Batırdın bizi" diyecekler. O yüzden birkaç filmde bu final durumuyla karşı karşıya geldim. Birçok filminizde yapımcının ya da bir oyuncunun ısrarı üzerine finali onların isteği doğrultusunda değiştirmişsiniz. Bu bir yönetmen için çok zor bir şey değil mi? Birçok film sonu yüzünden çuvallayabiliyor. Türkan Şoray'ın ilk filmi "Köylü Bir Kız Sevdim" hoşuma gitmeyen Yeşilçam melodramı tarzındaydı. Şoray'ın, benim de sonradan kabul edeceğim cevherinin belirtilerini o filmde göremedim. "Acı Hayat"tan önce yaptığı, ciddiye alınabileceği tek film "Otobüs Yolcuları"ydı. Ama o filmde de ağırlık Ayhan Işık'ın üzerindeydi. Şoray güzel bir genç kız olarak gözüküyordu. Tabii ki onu seyretmiş olsaydım hakkında farklı düşünürdüm. Ama onun hakkında bende artık değişmeyecek bir fikir meydana getiren film "Acı Hayat" olmuştur. Türkan Şoray'ı da zaten sinema piyasasında Türkan Şoray haline getiren film de "Acı Hayat"tır. Dolayısıyla genel kabul ile benim kabulüm burada örtüşüyor. Kitapta anlattıklarınızdan öngörülerinizin çoğunlukla tutmadığı anlaşılıyor. Türkan Şoray'ı da sıradan bulmuş, filminizde oynatmak istememişsiniz. "Bu evlilikte teslim bayrağını çektim" Kadın-erkek ilişkisinin çok uzun vadeli olamayacağı gibi yanlış bir düşünceye saplanmıştım. İnsanların ilgi alanlarının farklılığı, bir müddet sonra kendi ilgi alanına duyduğu yakınlıkla eşine duyduğu yakınlık arasında kopuşlar meydana gelmesi gibi şimdi artık doğru olmadığını kabul ettiğim düşüncelerim vardı. Bu evliliğim düşüncelerimi değiştirdi ama bunda büyük ölçüde eşimin rolü var. Çok ehlileştim. Eşim Mimar Sinan Müzikoloji Bölümü başkanı. Öyle anlaşılıyor ki bana da bir öğrenci gözüyle bakarak "Bu adamı evlilikte nasıl adam ederim?" dedi. Gülper başlangıçtaki sivriliklerimi öyle ustalıkla törpüleme yollarını buldu ki evliliğimizin beşinci yılına geldiğimde, "Eh artık sona yaklaşılıyor, bir hesap yapayım" diye düşündüğümde baktım ki kendimi evin hakimi sanırken aslında Gülper ne dediyse o olmuş. Hiçbir tartışma, çekişme olmadan nasıl becerdiyse! Bunu idrak edince teslim bayrağını çektim. 32 yıldır evlisiniz. Öncesinde iki kısa evlilik geçmiş başınızdan. O dönemlerde evliliğe inanmadığınızı söylüyormuşsunuz. Fikriniz artık değişti herhalde. Yazları Sapanca'dayız. Kışın daha çok İstanbul'dayız. Bizi İstanbul'da kalmaya mecbur edecek bir durum olmadıkça Burgazada'ya kaçıyoruz. Bahçeşehir Üniversitesi'nde Halit Refiğ Filmleri Yoluyla Türk Kültürünün Batıyla Karşılaşması, Mimar Sinan Üniversitesi'nde Film ve Müzik, Bilim Sanat Felsefe Akademisi'nde Sinema ve Toplum dersi veriyorum. 20-30 yaşındaki insanlarla aramda epey bir kuşak farkı var ama dünyanın geleceğini merak ediyorum. Belki tuhaf gelebilir. "Sana ne ya, gidiyorsun işte" diyebilirsiniz ama merak ediyorum. Kime terk ediyoruz? Gelecek için umutlar var mı? Şu andaki görüntüler karanlık. Çok fantezi gelebilir ama iddia ediyorum ki dünyanın kurtuluş umudu Türkiye'de. Hayatınız nasıl geçiyor? "Film yapmak benim için hiçbir zaman tutku değildi" Evet. Ama Türk sinemasında en büyük istisna Atıf Yılmaz. Benimki de onunla kıyaslanmasa da uzun sürdü. Sinema tarihçilerine göre genel kural şudur: Bir yönetmenin en parlak olduğu dönem 10 yıllık bir dönemdir. Sizin parlak döneminiz 10 yıldan uzun sürdü ama, değil mi? Hayır. İnsanlara çok şaşırtıcı gelebilir ama film yapmak benim için hiçbir zaman bir tutku değildi. Özlemiyor musunuz film yapmayı? Öyle bir meslek sahibi olayım ki canım sıkılmasın diye düşündüm. En çok film izlemek hoşuma gidiyordu. Hoşuma gidecek işte çalışırım, hoşuma gidecek filmleri yapma imkanım olursa yapmaya çalışırım dedim. Aman illa film yapayım, film yapmazsam mahvolurum gibi bir tutkum olmadı. İşin içinde tutku yoksa fazla zahmetli bir iş olmuyor mu yönetmenlik?

18 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber